29.6.08

Baykam imzalı bir ibret vesikası ve açık istifam


İbret vesikası

kimden: upsd@upsd.org.tr
kime: hakcura@gmail.com
tarih: 27 Haziran 2008 Cuma 22:26

Hakan Akcura'nin UPSD yonetim kurulu olarak kendisine ilettigimiz yanita cevabini biraz ilgi biraz da dehsetle okudum. Birincisi kendisine olan yanitimizi tek basima yazsaydim tek basima imzalardim. Ama, biz bunu dunku yonetim kurulumuzda tum yonetim kurulu uyelerinin katildigi bir oturumda yedi kisinin birebir bilgisi dahilinde, tum icerik ve gerekceleriyle beraber tartisip, hemfikir olarak karar verdik. Merak ettim, Hakan Akcura neye dayanarak UPSD yonetim kurulunun karar ve imza yetkilerini sorgulama hakkini kendinde buluyor?


Evet, bu mailin benim mail adresimden UPD'ye, oradan kendisine gittigi dogru. Hangi mail server larini kullanip kullanamayacagimizin iznini Akcura'dan mi alacaktik?

Bugune kadar Turkiye neredeyse hergun, belki 30, belki 60 yildir buna benzer siyasi polemikler ve tartismalar, inis cikislar yasadi. UPSD ise 19 yildir var. Bugune kadar Akcura hangi UPSD yonetimine "su konu hakkinda tepki vermeyecek misiniz diye" bu sürecte kac kere girisimde bulunup, mail atti? Bize daha once onca cok kritik baska konuda atmadigini ben birinci elden biliyorum. Daha once de baska yonetimlere attigini da hic sanmiyorum.


Bu arada birden onumuze cikardigi bu konuya bakiyorumda, acaba Akcura hic dusundumu, neden kendisinden baska hic kimse, bu konuda dernekte boyle bir tepkiye gerek duymadi diye? 1200 kisi arasinda tek akilli kendisimi? Biz siyaseti ve ozellikle bizi ilgilendiren bolumlerini dikkatlice ve gerektigi kadar tabii ki izliyoruz. Ama anlasilan Sn Akcura heyecanla bu konulara birden yeni uyanmis!

Ayrica Akcura sunu bilmeli ki Ataturk devrimlerini korumak ve onlara bagli kalmak icin ne benim ne de inaniyorum diger yonetim kurulu uyelerimizin Ordunun gozumuzu acmasina ihtiyaci yok. Hakan Akcura kendi demokratik temayulleri dogrultusunda Ataturk hakkinda ister malum AKP li vekiller, ister Taraf gazetesi yazarlari, ister baska 2. Cumhuriyetci yazarlar kadar veya onlardan daha fazla sorgulayici olabilir. Bu onun kisisel hakkidir. Ancak bizler Ataturk devrimleri ile ovunuyoruz, hicbir sekilde bunlardan utanmiyoruz veya onlara bir tur "yeni donem mahcubiyeti" icinde bakmiyoruz.


Ataturk devrimlerini korumak icin Ordunun yonlendirmesine veya Akcura'nin onayina (!) benim ihtiyacim olmadigi gibi, kendi gorusume gore biraz tarihsel analiz yapabilen hicbir Turk aydini veya sanatcisinin da ihtiyaci olduguna inanmiyorum. [abç] Bu ulkemizin icinde bulundugu sartlar birbirimize zaman kaybettiren bos polemiklerle ugrasamayacak kadar vahim noktadadir.

Bu tartismanin bu noktalara tasinmasini da, da surdurulmesini de dogru bulmuyorum.

Bedri Baykam

Açık cevap, açık istifa

Polemik dilinde iktidar kurmaya çalışmanın belli başlı, ucuz birkaç çok bildik yöntemi vardır: Babacan bir sertlikle, haddini daha çok bildirebilecekken o kadarıyla yetinen deneyimli abiyi-dayıyı oynamak; sözkonusu polemiğin zemininin ne olduğuna, ne kapsamda ve ne kadar sürmesi gerektiğine dair kararları vermesi tartışılamayacak ve bunu zaten tek hakeden kimliğin gömleğini giymek; polemiğin zemini ne ise, o zeminin gerektiğinde en bıçkın sokak çocuğu, gerektiğinde en sıkıcı ama yetkin öğretmeni olabileceğini, ezcümle o yolların diğeri giderken kaçıncı defa döneni olduğunu "hatırlatmak"; saf tutulan yerin "değerlerinin" sorgulanamaz gücünü, onları elde bir doğa ya da tanrı
emriymiş gibi sunarak hissettirmek ve bu arada aba altından sopa göstermeyi ihmal etmemek; küstahlığı, sözkonusu polemiğin "umulmayan, şaşırılan, dehşete düşülen, ilginç bulunan kimi özellikleri" gerektirdiği için, –ister istemez ya da kendini tutmak istese de tutamadığını hissettireceğin bir hiddetle, ee ne yapalım artık- "hesap sormanın da gerektiği" bir üsluba yedirmek; herhangi bir şeyi yapmanın, söylemenin, istemenin, daha önce kaç defa yaptığınla, söylediğinle, istediğinle anlam bulabileceğini karşıdakine ve herkese bir kez daha hatırlatan, bu ucuz patriyarkal retoriğin elde bir haklı olduğunu "herkesin kabul ettiğini varsayan" bir dayatmayı kullanmak...

Yoruldum ağdadan. Siz de belki... Ama bir klasik Baykam polemik metninde bu yöntemlerin hepsinin birkaç paragrafta yeralabilmesine, bu kendini sürekli yinelemekten vazgeçemeyen, daha yaratıcı olamayan basiretsizlikten yana bir şaşkınlığım hep olmuştur. Bu kez paylaşayım dedim.


Bir de işin komiği, aynı sığ düzlem, karşıdakini -bu sefer mesela beni- bu kapışmada kolay pes etmeyecekse -bari-, aynı zeminde ve aynı sığlıkta cevap versin diye kışkırtır: "Yaa Bedri, geç bunları! Sen California College of Arts and Crafts'da, Lisa, Holly, Angelique, Olivia, Novella, vs. ile saklambaç oynarken ben 'bir sınıfın diğer sınıflar üzerine tahakkümünü tesis etmek için teşkilat organize etmekten' yargılanıyordum, bu işlerin hele Türkiye'de tevellüdünü sorgulamak tehlikelidir, ters teper. Ben Mustafa Kemal'le yollarını o Mustafa Suphi'leri öldürttüğünde ya da İzmir İktisat Kongresi kararlarında ayıran bir geleneğin izine sahibim, beni bu geleneğin oldukça sağında kalanlara benzetmeye çalışman sadece komikleşmeni sağlar ve cehaletini eleverir," ya da "ya oğlum sen değil miydin Kerinçsiz'le kolkola bu ülkenin aydınlarını yargılandıkları mahkeme önlerinde şeytan diye taşlayan; kaldı mı o kara ayinlerden geriye senin demokratlığın!" türü bir cümle kurmamı ister ki, o babacan, o deneyimli abi-dayı, bu kez karşısındakini aynı çamura düşürebilmiş ve kendini hedef kılabilmiş olmanın verdiği yeni yetkiyle, daha affedici, küçümseyici bir ezici küstahlığı tükürebilsin, özüne daha uygun bir yerden yoluna devam edebilsin, rahatlayabilsin.
Bu tür kurbanların ardından yazılan ve ona daha keyif verdiği ayan beyan olan birçok klasik Baykam polemik metni de eminim okumuşsunuz ya da okumaya başlayıp bırakmışsınızdır bu kısa hayatınızda ne yazık ki, benim gibi.

İşte tam bu yüzden bu tür cümleler de kurmayacağım ve onlar, sadece sizlere nasıl bir yorgun şaşkınlığı paylaştığımı aktaran, olası gerçeklerin kurgu cümleleri olarak yukarda kalacaklar.

Artık gelelim konumuza:

Sondan başlarsak, Baykam "bu noktalara taşınmasını da, sürdürülmesini de doğru bulmasa da" hele ki onları ben başlattıysam, içinde yeraldığım tartışmaların ne kadar, nasıl süreceğinin kararının bensiz alınmasından hoşlanmam. Polemiğe "boş" demenin de, "ülkenin bu şartlarında bunlarla zaman kaybetmemeliyiz" dese de, bu tür nitelik ve zamanlama vurgularına belirleme yetkisinin benden alınmasından hiç hoşlanmam.
O insan eti yiyici güzel sokak lakırdımızdaki gibi, "delikanlı ol ciğerini yiyeyim!" Ben seni üstümde ya da altımda görmeyebilen bir eşitlikle karşıma alıyorsam, bunu sen de becerebil.

Ben, bana verilen cevap metnine, altında yeralan tüm imzaların, –onlar nedense bana bunu kendileri de iletebilecekken- Baykam tarafından iletildiği biçimiyle " tüm içerik ve gerekçeleriyle beraber tartışıp, hemfikir olarak" katıldığını öğrenmekten pek memnun olmadım. En azından onların katılmamış olmasını beklerdim o satırlara. Onları çok tanıyıp, sevdiğimden mi? Hayır. Bulundukları konumun bence gerektirdiği insan ve aydın sorumluluğu adına. Dolayısıyla, Baykam'ın onlardan habersiz bir metni ortak kararmışçasına yayınlamasını "yakaladığıma" değil, onların o metnin içeriğine ortak olmamasına sevinecek bir duruşum vardı.

Ama yukardaki bu kez sadece Baykam'ın imzasına sahip metni ve özellikle "Ayrıca Akçura şunu bilmeli ki Atatürk devrimlerini korumak ve onlara bağlı kalmak için ne benim ne de inanıyorum diğer yönetim kurulu üyelerimizin Ordunun gözümüzü açmasına ihtiyacı yok. [O'ları büyük yazan Baykam'dır]" satırlarını okuyup, üslubundan belli ki
sadece bana yollanmamış, yaygınlaştırılmış olan bu içeriğe diğer yönetim kurulu üyelerinin yine sessiz kaldığını görünce, bana yapacak tek şey kalıyor.

Dünkü Genelkurmay bildirisini imzalayanların son yayınladığım videodan dolayı her gece aynı saatte uzun uzun bu blogu da incelediğini giren ziyaretçi kayıtlarından ilgiyle izlediğim bu günlerde, ilk yazışma konusuna geri dönmeyi pek düşünmüyorum. Güncel en büyük derdim daha çok insana "gerçekler bilinsin yeter" dedirtmek; asla UPSD'nin bu "yeni ve resmi" niteliğiyle polemiği sürdürmek değil.

Bana kalan tek şey ise, İsveç'e göçtüğümden beri sadece sembolik anlamıyla üyeliğimin sürüyor olmasından yine de hoşnut olduğum, ama artık "Uluslararası" olduğunu düşünmediğim, bağımsız olduğunu hiç düşünmediğim, belli ki Baykam'ın "Yurtsever Hareket"inin yeni mevzisi haline gelmiş, alabildiğine resmi ideolojinin etkisi ve gücüyle varolan bu Plastik Sanatlar Derneği'nden istifa etmek.


Asla İsveç'teki benzeri gibi sendikal bir sanatçı kuruluşu olamamasını, sadece bir lobi örgütü olarak kalmasını yönetim kurullarının karar ve uygulamalarına değil, kendim dahil tüm üyelerinin bu konudaki tembellik ve yetersizliklerine bağladığım UPSD, benim için üyesi olmaktan mutlu olduğum, olabildiğince, zamanım ve gücüm elverdiğince görev aldığım ve evet bu yukardaki yazışmaların öznesi olan "neden" dışında sadece "ölüm oruçları" zamanında siyasal otoriteye karşı üyelerini seferber etmeye çalıştığım bir sivil toplum örgütüydü.

Benim istifamla ne göğerecek, ne eksilecek olan bu oluşuma ilişkin kararımı, oralarda yaşasaydım, 'bağımsız' bir sanatçı sendikası kurma çabasına eklemler miydim, emin değilim ama bunu yapabilmeyi isterdim.

Sevgili UPSD emekçisi Ahmet Sarıkamış'tan bu açık istifa metninin -UPSD sayfalarındaki benim ismim, e-mail adresim ve bu blogun linklerinin silinmesi de dahil- tüm gereklerini yerine getirmesini rica eder, Türkiye'nin tüm "resmi olmayan sanatçılarına" dostça "kolay gelsin" dileklerimi yollarım.


Hakan Akçura

27.6.08

UPSD-AIAP yönetimine bir sorum, cevapları ve yorumum

Soru:

kimden: hakan akcura
kime: aiap upsd
tarih: 24 Haziran 2008 Salı 23:08
konu: Soru

Selamlar,

Genelkurmay'ın
Turkiye'yi Biçimlendirme Planı (Genelkurmay Başkanlığı, Bilgi Destek Planı ve Faaliyet Çizelgesi) içeriğinde yeralan asağıdaki satırlara karşı, AIAP-UPSD yeni yönetim kurulunun yayınlayacağı umarım gereğince sert olacak bildiriyi merak ve hasretle bekliyorum:

"Kamuoyu oluşturma gücüne sahip bulunan üniversiteler, üst yargı organları başkanları, basın mensupları, sanatçılarla temasın muhafaza edilmesi suretiyle, bu kişilerin TSK ile aynı paralelde hareket etmelerinin sağlanması. Temas için uygun zemin/fırsatlar oluşturulacak, bu maksatla iş yemeği adı altında toplantıların yapılması da düşünülecektir."

"Uygun sanatçı ve yazarlara eser hazırlatılması: 'TSK ile benzer dünya görüşü olduğu bilinen sanatçı ve yazarlara öncelik verecek şekilde, seçilecek temaları işleyecek eserlerin hazırlatılması ve böylece hedef kitlelerin bilgilendirilmesi sağlanacaktır. Bu kapsamda bazı sanatçı ve yazarların desteklenmesi ve ön plana çıkarılması sağlanırken, TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların yıpratılması hedef alınacaktır.' "

Gecikilecek mi, yoksa ne hasret ne de merakla beklenmemeli mi?

--
Hakan Akcura
http://open-flux.blogspot.com/

Cevap:

kimden: upsd@upsd.org.tr
yanıt: upsd@upsd.org.tr
kime: hakcura@gmail.com
tarih: 27 Haziran 2008 Cuma 12:52
konu: Sn. hakan akcura (emailiniz)

Original Message:
From: Bedri Baykam bedri.baykam@gmail.com
Date: Fri, 27 Jun 2008 13:17:40 +0300
To: upsd@upsd.org.tr
Subject: hakan akcuraya gonderilecek

Sn Hakan Akçura,


Bize yolladığınız 24/06/08 tarihli iletiyi aldık. Gösterdiğiniz demokratik hassasiyeti tabii ki çok önemli. Öte yandan size hatırlatmamız gereken bazı ülke gerçekleri var:


Taraf Gazetesi’nin yaptığı ve sizin değindiğiniz bu yayın, ortaya atılan bir iddia. Resmi, fiili bir durum değil. Dernek olarakTürkiye’de hergün siyaset ortamında rastladığımız karşılıklı atışmalar, iddialar, suçlamalar ve polemiklerin bir parçası olamayız. Örneğin AKP’nin en üst düzey siyasilerinden biri henüz çok kısa bir süre önce “Atatürk Devrimlerinin bıraktığı ‘travma’”dan söz etti. UPSD olarak neredeyse hergün rastladığımız buna benzer densizliklere de hergün müdahale edemeyiz. Ya da telefon dinleme olaylarına, ya da Ergenekon iddialarına da hergün karışıp muhatap olamayız. Çünkü o zaman işi gücü bırakıp, hergün siyasi parti gibi gündeme göre demeç veriyor olmamız gerekir.


Umarım kendimizi ifade edebildik. Sakın yanlış anlaşılmasın. Polemik veya iddia seviyesini aşıp toplumla ve bizlerle buluşan her fiili durumda, ister AKM yıkılma çabaları olsun, ister sanata getirilen sansür konuları. UPSD olarak tabii ki üzerimize düşeni yapar, müdahale ederiz ve ediyoruz da. Demokrasiyi, özgürlükleri, sanat alanını korumak tabii ki görevimiz. Ama, bazı dozları kaçırırsak, esas varoluş dengelerimiz bozulur.


En iyi dileklerle,


UNESCO AIAP TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Başkanı
Bedri Baykam

Yönetim Kurulu

Bahri Genç

Safiye Mine Erdurak
Ayşe Erel
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Prof. Tülin Onat

Yorumum:

Eğer bu cevap, gerçekten yeni yönetim kurulunun ortak cevabı ise durum vahim. İlk e-mailin Bedri Baykam'ın kişisel adresinden UPSD'ye geldiğini ve oradan bana yönlendirildiğini görünce, diğer yönetim kurulu üyelerini -adresini bulamadığım ikisi hariç - bilgilendirdim ve bu açıklamanın altındaki imzalarına sahip çıkıp çıkmadıklarını sordum. Cevaplarını bekliyorum.

Evet, "durum vahim" diye yazdım yukarda. Çünkü, bu açıklamayı yazan zihin, Taraf'ın bu haberinin sadece bir iddia olduğunu söylemiyor sadece. Böylesi bir haber ve Genelkurmay belgesi varsa, bu belgenin amaç ve içeriğini aslında desteklediğinin de ipuçlarını veriyor.

Nasıl mı?

Deniyor ki: "AKP’nin en üst düzey siyasilerinden birinin" -UPSD yönetimi ya da Baykam'a göre 'densizce'- Atatürk devrimlerinin bıraktığı ‘travma’dan sözedebilmesi, belki de bu zihin açısından UPSD'nin aslında öncelikle tepki göstermesi gerekirken "günlük siyasete dair bir gelişme olduğu için" ne yazık ki gösteremediği bir olay. Anlaşıldığı kadarıyla bu yönetim kurulu ya da Bedri Baykam, Atatürk devrimlerine ve sonuçlarına dair farklı bir düşüncesi ya da iddiası olanlara karşı tahammülsüz ve cansiperane bir karşıkoyuş duygusu taşıyor. Genelkurmay'ın da zaten 'gerçekse' bu "
Türkiye'yi Biçimlendirme Planı"ndaki amacı bu tahammülsüzlüğü yaygınlaştırmak ve her farklı düşünceyi 'densiz' bulacak bu zihni, güdümlü sanatçılarla daha da güçlendirmek değil mi!

Hayır Bedri Baykam ya da UPSD Yönetimi!
Taraf Gazetesi’nin açıkladığı ya da varolduğunu iddia ettiği bu belgeye karşı yorumda ve karşı çıkışta bulunulması için bu belgenin 'fiili bir durum' olması gerekmiyor. 'Fiili bir durum olma' ihtimali öylesine tehlikeli ve özgürlük düşmanı, demokrasi düşmanı bir belge ki bu, tam da bu noktada UPSD'nin, bu belgenin gerçek olması ihtimaline karşı, sanatın özgürlüğü ve her türlü güdümden, özellikle de askeri güdümden uzak niteliği adına açıklama yapması ve "Genelkurmay Başkanlığı'nı bu belgeye ve içeriğine dair net bir yalanlamaya çağırması" hem gerekli, hem de mümkün. Hatta zorunlu.

Ama belki de, Atatürk devrimlerine karşı yapılacak "densizliklere" ve başka bir dizi "densizliğe" karşı da
"Atatürk devrimlerinin koruyucusu" olan ordunun bu tür 'biçimlendirme planları' yapması desteklediğiniz bir şeydir. Ne dersiniz?

Bekliyorum. Siz dediğinizi deyince, eğer gerekiyorsa yüzümü artık UPSD üyelerine döneceğim çünkü!


Hakan Akçura

22.6.08

"Gerçekler bilinsin yeter" (Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)

"Gerçekler bilinsin yeter"
(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)
Hakan Akçura
210 dakika
Stockholm, Haziran 2008

Selamlar,

Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -
sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...

Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.

Videoda benim sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).


Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yılları arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.


Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".

Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.

Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.

JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.


Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve İsveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.

Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.

Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.

Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.

Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.


 

Bu linki, ticari olmayan kaygılarla, kişisel izlenme ve yükleme niyetiyle istediğinizce yaygınlaştırabilirsiniz.
Gazeteler, TV kanalları, haber siteleri, bu videonun akan ya da sabit görsellerini, ancak iznimle ve ismimi, eserin ismini ve yayınlandığı bu blog sitesinin linkini vererek yayınlayabilir. Aksine kullanım, cezai yaptırım nedenidir. 
Tabii ki, seyredenlerin yorumlarını bu blogun en altına eklemeleri de beni çok sevindirir.


"Bu kaydı üzerindeki sis perdesi kaldırıldıkça, ne denli kirli olduğu yeniden, yeniden ortaya çıkan kirli savaşın tüm kurbanlarına, onların çocuklarına ve Kadir'in çocuklarına adıyorum."


Hakan Akçura
İsveç, Stockholm, Haziran 2008


Abdülkadir Aygan'ın verdiği resimaltı bilgileriyle, filmin sonunda yeralan fotoğraf ve belgeler:

(Önemli not: Bu fotoğraf ve belgeler sadece yanı sıra "Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com" kaynak bilgisi eksiksiz yeralırsa, yazılı, görsel ve elektronik medyada alıntılanabilir ve yayınlanabilir.)




Abdülkadir Aygan, Adana Motor Meslek Lisesi'nde arkadaşları ve öğretmenleriyle (orta sırada, soldan üçüncü). Yıl 1976.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda arkadaşlarıyla (ayakta, soldan üçüncü).



Abdülkadir Aygan, 1990 yaz aylarında Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı karargahı Bölük Er Yatakhanesi'nde. 


"Şerif" ("Aziz Turan" / Abdülkadir Aygan) 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Grup Komutanlığı'nda. (Fotoğrafı çeken A. Cem Ersever - A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile eklendi.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Hüseyin Tilki, Fethi Çetin, Recep Tiril, İbrahim Babat, Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken Adil Timurtaş.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Abdülkadir Aygan, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Fethi Çetin, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken İbrahim Babat.)


JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani ile Diyarbakır Orduevi'nde (1992-1994 yılları arasında bir tarih)


JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ile Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)


JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ve diğer katılımcılarla Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)


Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) JİTEM maaş bordrosu



Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Ordu Yardımlaşma Kurumu daimi üyelik belgesi 


Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Emekli Sandığı belgesi

Bu videoda, bu söyleşide yeralan isimlerin yeralma sırasıyla listesi:
Doğu Perinçek, Mustafa Kemal Atatürk, Bülent Ecevit, Mehmet Ece (Tosun), Mustafa Karakuş, Mustafa Karasu, Abdullah Öcalan, Ali Ömürcan (Terzi Ali), Bozan Aslan (Muhtar Bozan), Kemal Emre, Hasan Kartal, Salman Ömürcan, Halil Ataç (Ebubekir), Mehmet Sait, Selahattin Çelik, Mehmet Aygan, Cemil Efetürk (Abdülkadir), Duran Kalkan (Abbas), Sarı İbrahim (Küçük İbo), Yaser, Mehmet Resul Altınok, Sefir Dizai, Abdülkerim Kırca, Zahit Engin, Harbi Armanlı, Mahmut Yıldırım (Yeşil), Necati Aydın, Ramazan Keskin, Mehmet Ay, İsmet Yedideniz (Yedibela İsmet), Cemil Işık (Hogir), Savaş Gevrekçi, Ünal Erkan, Neval Boz, Şırnaklı Hamit, Musa Anter, Orhan Miroğlu, Tansu Çiller, Özer Çiller, Behçet Cantürk, Mesut Mehmetoğlu, Ali Kaya, Alaattin Kanat, Ethem Akçam (Mehmet Sait), Mardinli Ayten, Baki Karayel, Haydar Altun (Kara Ömer), Halit Hoca, Cemil Bayık, Ali Haydar Kaytan, İbrahim Halil, Rıza Altun, Silvanlı Ramazan, Lamia Baksı, Sabır Cuma, Ramazan Adar (Ramo Şerik), Gözlüklü Ali, Yzb. Hakkı Akyüz, Osman Binbaşı, Hüseyin Yeşiltaş, Murat Kaya, İsmail Çalışkan, Ali Toprak, Mustafa Yıldırım, Kadir Yıldırım, Mustafa Karabacak, Nevzat (Nizip Ülkü Ocakları’ndan), Mehmet Ali Hoca, Sabri Ok, Hasan Şerif, Arif Doğan, A. Cem Ersever, Korgeneral Necati Özgen, Hüseyin Yeşiltaş, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Ali Ozansoy, Recep Tiril, Hayrettin Toka, Selahattin Görgülü, Musa Toprak, Zahir Turan, Yüksel Uğur, Kemal Emrük, Saniye Emrük, Mustafa Deniz, Mesut Barzani, Celal Talabani, Eşref Bitlis, Mehmet Ağar, Nurettin Ata, Cahit Aydın, Ahmet Aslan, Murat Aslan, Sıddık Etyemez, Servet Toprak, Hakkı Kaya, Aytekin Özer, Abdülkadir Öztürk, Cemal Kılıç (Hakan), Nuri Ateş (Oğuz), Tuncay Yanardağ, İbrahim Babat, Mahmut Ceylan, Hasan Adak, Cemal Temizöz

19.6.08

Hatadan döndüler: Nefret tünelinde Aşk'a tabii ki devlet desteği yok

Az daha Türkiye'de bunca yıllık köklü gelenek değişip de Kültür Bakanlığı çağdaş sanatı destekleyecek diye düşünüyordum açıkçası ama -iyi ki de- yazmıştım size "bu durum sevindirici ama şaşırtıcı" diye...

Tabii ki vazgeçtiler...

Baştan niye "olmayan olacakmış gibi yaptılar" anlamak pek m
ümkün değil.

Ertuğrul Günay, "açık mektubumun" ardından birilerini memur etti de, onlar sonradan vazgeçti desem, bu mümkün değil bu devletin bürokratik geleneğinde.

Yine Ertuğrul Günay, Atina'daki törende koltuğunda rahat oturmak ve benim töreni basmam
ı engellemek için "bir oyalama süreci organize etti," desem, ben dahil hepimiz "yuh artık!" deriz herhalde... Demeliyiz de!

Neyse, bu tuhaf yazışmalar da böylece sona erdi belli. Oturup Bakan'ın açıklama yapmasını bekleyecek halimiz yok ya!

Son gelişmelerin ve dayanışma çağrımın ardından kentlerinde etkinli
ğin basılması olası Bakanlık destekli duyuru posterlerini asmak ve asılmasını organize etmek için ülkenin her yerinden bana adreslerini yollayanlara çok teşekkür ediyorum.

A
çıkçası bu sanat etkinliğinin gerçekleşmesinin artık suya düştüğünü hep beraber kabullenmenin vaktidir diye düşünüyorum.

kimden: güzelsanatlar
kime: hakan akcura
tarih: 19 Haziran 2008 Perşembe 14:11

Sayın Hakan AKCURA,

Bakanlığımıza e-mail mesajı ile ulaştırılan “Nefret Tünelinde Aşk” isimli üç aşamadan oluşan sanatsal projenize yönelik maddi destek talebinizle ilgili olarak, 23.05.2008 tarihli yazımızla Genel Müdürlüğümüzce verilebilecek destekler tarafınıza bildirilmiş, 06.06.2008 günü yapılan telefon görüşmesi üzerine de gerekli değerlendirmeler yapılmıştır.

Tarafınızca gerçekleştirilmesi planlanan türden münferit sanatsal projelere, Bakanlığımız bütçe imkanları elvermediği ve bütçemizde bu amaçla konulmuş ödenek bulunmadığı için doğrudan parasal destek ve maddi yardım sağlanamamaktadır. Bunun yanı sıra, bu tür etkinliklerin kamu ve meslek kuruluşlarına duyurularının yapılmasına destek verilmekle beraber, projelere yardım çağrısı yapılması mümkün olamamaktadır.

“Nefret Tünelinde Aşk” isimli projenizin hazırlık çalışmalarının tamamlanmasından sonra, serginize uygun salon tahsisi, sergiye ilişkin duyuru afişi ile davetiye basımı konularında yardımcı olunmaya çalışılacaktır.

Bilgilerini rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Mustafa ATALAR
Genel Müdür V."

6.6.08

"Nefret tünelinde Aşk"ın duyuru afişlerinin Bakanlık tarafından basılması ihtimali ve dayanışma çağrım

Dün, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Şube Müdürü Ahmet Fevzi Kaldırım'dan bir e-posta aldım:

"Sayın Hakan Akcura

Destek talebinize yönelik e-maliniz incelenmiştir.

Söz konusu talebinize yönelik olarak detaylı görüşebilmek amacıyla, size ulaşabileceğimiz bir telefon numaranızı Genel Müdürlüğümüze iletmeniz hususunda gereğini rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ahmet Fevzi Kaldırım
Şube Müdürü"

Telefon numaramı ilettim ve biraz önce arandım.

Şube Müdürü, olası serginin İstanbul ayağı için İstanbul'da, 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Güzel Sanatlar Galeri'sinin Müdürlüğün elinden alındığını, AKM'nin de onarıma gireceğini ileterek, tahsis edebilecekleri bir mekan kalmadığını iletti.

Diyarbakır'daki galerinin ise günü gelip, katılımlar sayesinde sergi gerçekleşebilirse, tahsis edilebileceğini söyledi.

Olası sergilerin katalog, davetiye ve afişlerinin basımının üstlenilebileceği de belirtildi.

Ayrıca, isteğim üzerine, "Çağrı"nın yaygınlaşabilmesini sağlayacak duyuru afişlerinin 35x50 cm. ebadında 5000 adet basılabileceği, bunların 500 kadarının güzel sanatlar fakülteleri, meslek okulları ve kamu kurumlarına dağıtılabileceği, geri kalanların ise dağıtımının ben tarafından örgütlenmesinin sözkonusu olabileceği bildirildi.

Kabul ettim.

Yaklaşık 15 gün sürebilecek bir bürokratik onay sürecinin ardından bana haber verilecek ve onay alınabilmişse afiş tasarımım basılmak üzere istenecek.

Açıkçası şaşırtıcı ve sevindirici bulduğum bu gelişmelerin ardından, 'Nefret tünelinde Aşk" sanat etkinliği çağrıma destek ve gönül veren herkesi benimle dayanışmaya çağırıyorum.

Basılması sözkonusu olan binlerce afişin yaşadığınız kentlerde, özellikle gençlerin gözdesi olan mekanlarda, okullarda, belli başlı meydanlarında
olabildiğince yaygın olarak asılabilmesini diğer arkadaşlarıyla birlikte organize edebilecek herkesten, afişler basılırsa, onlara yollanmasını sağlamak üzere Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne ileteceğim adreslerini rica ediyorum. Adreslerinizi e-posta adresime yazabilirsiniz: hakcura@gmail.com

Belki de çağdaş sanatın Bakanlık tarafından desteklenmesinin ilk örneği olan bu gelişmenin artarak sürmesi, yaygınlaşması dileğimle...

1.6.08

My video by name "Catharsis" at the1st International Roaming Biennial of Tehran

My new video by name "Catharsis" is presented for the first time at the1st International Roaming Biennial of Tehran in Istanbul, Turkey.

This video is first of the works among my new video-creation line "Recording".
I have made serial videos with my identity of only being recorder and maker in this line.

Catharsis from hakan akcura on Vimeo.

Catharsis

(05:25 min.; 2008; Stockholm)

Gamla Stan is the center area of Stockholm.
Oldest and more touristic zone of the city.
Other side of the Gamla Stan subway station is seeing inland sea, have a nice panorama but trashy...
When I recorded some scenes at this area a few young men which were high came up to me and wanted to do "rap" in front of my camera.
I said: "Okay!" and recorded them.
I was only a recorder and a witness.

All big metropols in Europa need this kind of purifications.
Immigrants could help.
I’m sure.


"Urban Jealousy"
the 1st International Roaming Biennial of Tehran
30th May - 6th July 2008


Hafriyat Karakoy, The Realm of Manifold Arts :
Necatibey Cad. No: 79 Karakoy Istanbul, Turkey


Curated by Serhat Köksal and Amirali Ghasemi

The theme of this biennial is URBAN JEALOUSY. A Jalousie (“jealousy” in French) is a window that one can see through but not be seen; barriers that allow us to observe the world without being invited to the table. Iranian artists are given an understanding of what goes on in the world without being offered a single opportunity to communicate their thoughts - outside of our very own jalousie window: a rigid ethnic frame within an extremely politicized context.

Of all the huge urban areas around the world, Tehran stands out as a different kind of Megalopolis. It boasts one of the most dynamic art scenes in the Middle East even as the city itself deals with a rudimentary public transport system, an exploding population crisis, and an ever-increasing sprawl of mass housing; An unsightly city of experimental architecture that swallows entire villages and towns without offering them any sort of public services.

Despite its complicated urban situation - which according to experts has already spiraled out of control - artists’ societies in Tehran continue to hold numerous biennials in semi-tribal fashion. A great number of these events are government-sponsored projects whose outlook and also their premises can shift 180 degrees from one year to the next. Each community has its own set of ceremonies, as a result of which, any sense of solidarity among the artists is lost.

The Tehran Visual Arts Festival, The Calligraphy Biennial, The Sculpture Biennial, The Cartoon Biennial, The Painting Biennial of the Islamic World, The Graphic Design Biennial, The Children’s Books Illustration Biennial, The Painting Biennial, The Poster Biennial, The Poster Biennial of the Islamic World… the list is endless.

Although the legendary "TEHRAN BIENNIAL" goes back 50 years, not a single one of the above-mentioned events can be considered a biennial by prevailing and accepted international standards". An arts society recently published a call to boycott the upcoming Painting Biennial in order to demand a professionally curated exhibition, protesting the open call process and a “jury” they deemed unacceptable.

It seems impossible to have a proper Tehran biennial in Tehran, so our sprawling city and its elitist art scene remain excluded from the highly competitive art market in the region despite being surrounded from all sides by lucrative biennials and auctions. We may have great artists living and working in Iran, but we don’t have a chance to share the profits.

Tehran, as one may suppose, does not seem interested in presenting itself as a desirable destination for cultural tourism, by playing it ‘cool’ like other global cities, or scramble to be hip by coughing up the membership dues to be in the international art market.

So, to jumpstart the process, and after a long discussion with my friend, Serhat Koksal - a critic of the global biennialization process - we decided to curate a ‘mini’, on the move, Tehran biennial. To not only stop complaining about the current situation but to benefit from the advantages of it. An independent, low- budget, traveling exhibition which can be presented almost anywhere. We will travel like nomads, carrying artwork, objects, texts, and whatever, in a package no bigger than a medium-sized suitcase, preferably weighing less than 20 Kg., so it can be carried on any cheap flight.

Urban Jealousy will end its journey in May 2010, but Tehran’s Roaming Biennial will carry on. Feb 2008

Amirali Ghasemi
Biennial Tehran in Istanbul 10.06.2008 ntv

23.5.08

"Nefret tünelinde Aşk"ı TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün desteklemesi ihtimali üzerine "Yazışmalar"

kimden: hakcura@gmail.com
tarih: 2008/5/22
konu: Hatirlatma
kime: ertugrul.gunay@kultur.gov.tr

Sayin Ertugrul Gunay,

Asagida yeraklan maili 12 mayista size gondermistim.
Bir cevap alamadim.
Elinize ulasip ulasmadigi hakkinda suphem var.
Ulastiysa beni haberdar eder misiniz?

Saygilarla,
--
Hakan Akcura
http://open-flux.blogspot.com/

kimden: güzelsanatlar
kime: hakcura@gmail.com
tarih: 23 Mayıs 2008 Cuma 14:51
konu: Destek talebiniz.
gönderen: kulturturizm.gov.tr

Sayın Hakan Akçura,

"Nefret Tünelinde Aşk" isimli sanatsal çalışmanıza yönelik destek talep ettiğinizi belirten yazı Genel Müdürlüğümüzce incelenmiş olup, birimimizce verilmesi muhtemel destekler; katalog, broşür, afiş, davetiye vb. tanıtıcı materyallerin basımının üstlenilmesi ve yurtiçinde gerçekleştirmeyi düşündüğünüz sergilerde sergileme mekanının temin edilmesi şeklindedir.

Çalışmalarınızın içeriği ve destek talebinizin niteliğine ilişkin olarak tarafımıza daha ayrıntılı bilgi vermeniz hususunda gereğini rica ederim.

Mustafa ATALAR
Genel Müdür V.

kimden: hakan akcura
tarih: 2008/5/23
konu: "Nefret tunelinde Ask" sanat etkinligini Guzel Sanatlar Genel Mudurlugu'nun nasil destekleyebilecegine dair...
kime: Mustafa Atalay
Cc: ertugrul.gunay@kultur.gov.tr

Sayin Mustafa Atalay,

Sayin Bakan'in yolladigim maille ilgilenmis ve sizin kimliginizde Kultur ve Turizm Bakanligi, Guzel Sanatlar Genel Mudurlugu'ne yönlendirmis olmasina cok sevindim.

Calismamin icerigi, cagrisinin yayinlandigi linkte oldukca acik bir bicimde yeraliyor.

Ben bu cagriyi ayrica bu maile bir metin dosyasi olarak ekleyecegim. Ekleyecegim ikinci metin dosyasi ise, bu etkinligi duzenlememin nedeni olan ve tum destekcilerin bilmesi gereken "Kimi turklerin kurtlere ve kurt olmaya ve kimi kurtlerin turklere ve turk olmaya nefretinin, irkci saldirisinin, okunmasi cok zor belgeleri".

Size yollayacaklarimin onlarca katinin her gecen gun daha da artarak internette ve elbette ki karsiliginin da gercek hayatta yayginlastigini tahmin etmeniz ve böylesi bir etkinligin gercek anlamini kavramaniz dilegimle, simdiden sizi yoracagim, uzecegim ve sasirtip, allak bullak edecegime uzulerek ekliyorum o dosyayi da...

Sanat etkinligine dönersek:

Cagri'dan da anlasilacagi uzere, bu sanat etkinligi, uc asamadan olusuyor:

1. Cagriyi yayginlastirma,
2. Videolarin uretim ve yapim sureci,
3. Sergiler ve sergilerin tanitimi.

Muhtemel desteklerinizi "katalog, broşür, afiş, davetiye vb. tanıtıcı materyallerin basımının üstlenilmesi ve yurtiçinde gerçekleştirmeyi düşündüğüm sergilerde sergileme mekanının temin edilmesi," diye aciklamissiniz.

Bu destekler, geleneksel bicim ve icerikte bir sergi sureci icin cok anlasilir, yararli ve yeterli denebilecek nitelikte... Ilk elde, "Nefret tunelinde Ask" sergisinin Istanbul ve Diyarbakir'da iki genis sergi salonuna ihtiyac duydugunu ve bu sergilerin mekan teminini saglamanizin, katalog, broşür, afiş, davetiye vb. tanıtıcı materyallerinin basimini ustlenmenizin beni cok sevindirecegini belirteyim.

Ancak, bu etkinligin sergisinin gerceklesebilmesi icin, "Cagri"sinin ulke capinda yayginlasmasi gerekli. Böylece bu cagriya olumlu cevap verecek "bir yani kurt, bir yani turk" ya da "bir yani ermeni, rum, musevi, suryani, arap ve diger yani turk olan" ciftlerin, videolarini yapabilmesi ve bana sergilenmeleri icin yollayabilmesi ancak bu sekilde olanakli olacak.

Ben bu sanat etkinliginde, sadece cagriyi yapan ve gelecek videolarin sergiye hazir hale gelmesini saglayacak ve sergileyecek sanatciyim. Sergi mekanlarini ziyaretcilerine hazirlayacak olanim.

Dolayisiyla bu surecin ucuncu yani sonuc bolumune, "sergiler ve sergilerin tanitimi"na cok yardimi olacak "Istanbul'da ve Diyarbakir'da -buyuk bir ihtimalle İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ve Dİyarbakır Güzel Sanatlar Galerisi olacak- iki genis sergi salonunu saglamaniza" ve "bu sergilerin katalog, broşür, afiş, davetiye vb. tanıtıcı materyallerinin basimini ustlenmenizi" elbette ki hararetle istiyorum.

Surecin ikinci bölumu, tumuyle bana ve katilimci ciftlere kalan bir "uretim ve yapim" asamasi. Bu asamaya dair sizden bir destek talebim yok. Videolarin hazirlanmasi icin gerekecek ve sergi teknik altyapisina, gereken ic mekan baskilarina ve multimedya araclarina dair destekleri sizin disinizda bulabilecegimi saniyorum.

Ama bu serginin olmazsa olmaz asamasi, halen icinde bulundugumuz ilk asamasinin, yani "cagrimin yayginlasmasi"nin sizin desteginize öncelikle ihtiyaci var. Bu asma basarili olmazsa zaten diger iki asamanin gerceklesebilme sansi hic yok.

Size, bu asal asamada olasi desteklerinizin ne olabilecegine dair önerilerim sunlar:

1. Mudurlugunuzun, tasarimini benim yapacagim ve cagrinin genis kitlelere duyurulmasini saglayacak ilan ve afisleri cok sayida basmasi. (Simdiden sayisi oldukca fazla olan gönulluler onlari dagitip, asabilir.)

2. Genel Mudurlugunuzun bu afisleri, ulke capinda universitelere ve tum kamu kurumlarina asilmasi istemiyle yollamasi.

3. Genel Mudurlugunuzun Turkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile bu etkinligin cagrisini konu alan programlarin yapilmasi icin iliskiye gecip, destekci kurum olarak ricaci olmasi. Böylece -sesimle ya da bizzat katilarak- benle yapilacak radyo ve tv söylesileriyle cagrinin yayginlasmasina destek olmaniz.

Genel Mudurlugunuz tarafindan, bu uc maddeyle özetledigim desteginizin verilmesinin hic de zor olmayacagini tahmin ediyorum. Bu destekler sergilenecek videolarin olusmasina, serginin yapim surecine ve yine yukarda sizin de olanakli oldugunu belirttiginiz desteginize muhtac olan, Istanbul ve Diyarbakir'da ayni anda acilacak olan "Nefret tunelinde Ask" sergilerine giden yolu acacaktir.

Bu sergiye vereceginiz her asamadaki aktif desteginizle, gelisen irkciliga karsi, ulkemizin baris ve kardeslikle tanimlanacak gelecegine de destek vereceginizi zaten bildiginize eminim.

Cok gecikmeden olumlu cevabiniz alacagim umuduyla...

Saygilarimi sunarim.

Not: Sayin Ertugrul Gunay'a verdigim soz geregi, sizin onun adina verdiginiz cevabi ve size yazdigim bu mektubumu da sitemde yayinlayacagim. Bu surecin seffaf akan niteligi, sanat etkinligine ve baris ve kardeslikten yana hedefimize guc verecektir; eminim. Benim sanatci kimligime, simdiye kadarki sergi ve etkinliklerime iliskin genis bilgiye asagida yeralan blog sitemden ve en asagida yeralan Sayin Ertugrul Gunay'a yazdigim mailde yeralan özgecmisimden ögrenebilirsiniz.

--
Hakan Akçura
http://open-flux.blogspot.com/

TC. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a "Açık Mektup"

12.5.08

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a "Açık Mektup"

kimden hakan akcura
kime ertugrul.gunay@kultur.gov.tr
tarih 12 Mayıs 2008 Pazartesi 18:22
konu "Anna Lindh Avro-Akdeniz Vakfi, Kulturler Arasi Diyalog icin Gazeteciler Ödulu" töreni yaklasirken bir "Acik Mektup"


Sayin Ertugrul Gunay,

Adimi hic duydunuz mu bilmiyorum. Uc bucuk yildir Isvec Stockholm'de yasayan bir guncel sanatciyim. Ressam, performans ve video sanatcisiyim. Sair ve tasarimciyim. 15 yillik sanatcilik kariyerim boyunca, ulkemizde, Avrupa'da ve dunyada kendimce tanindigim, bilindigim bir duzeye ulastim. Kendini sanatsal yaratima uzak hisseden her insana, aslinda yaratici potansiyelin onlarda da oldugunu ileten, gosteren, onlari kiskirtan, dunyada da sayisi pek fazla olmayan "neo-fluxus" sanatcilarindan biriyim.

Bu mektubu size yazmamin nedeni, 29 Mayis'ta Atina'da gerceklesecek "Anna Lindh Avro-Akdeniz Vakfi, Kulturler Arasi Diyalog icin Gazeteciler Ödulu" toreninde gazeteci Vercihan Ziflioglu'nun yaninda yeralacaginizi ögrenmis olmam. Bu ödulun sadece Vercihan Ziflioglu icin degil, Turkiye basini ve ulkenin tum barisseverleri icin gurur verici bir gelisme oldugunu dusunuyorum. Bir dusundugum de, kulturler arasi diyalog gibi bir kavramin aciklik, samimiyet ve gercegin -aslinda- ne olduguna dair bir bilgiyle birlikte odaklanilmasi gereken bir kavram oldugu...

Söyle ki; Vercihan
Ziflioglu'ya bu ödulu kazandiran birkac yazisinin baslicasi ve bugun Anna Lindh Avro-Akdeniz Vakfi web sitesinde yayinlanani benle yapilan ve "Nefret tunelinde Ask" isimli cagrim ve sanat etkinligini konu alan bir röportajdi. Okumadiysaniz, öncelikle bu röportaji okumanizi ve Vakif tarafindan gururla sergilenme bicimini görmenizi isterim:

Sözkonusu özgun dili ingilizce olan röportaj ayni gazetecinin imzasiyla Referans Gazetesi'nde turkce de yayinlanmisti:

"Nefret tunelinde Ask" sanat etkinligime dair cagriyi 23 Mart 2007'de "Open Flux" isimli blog sitemden yaptim:

Cagrim basindan destek gordu ve sirasiyla Birgun, Radikal, Tempo, Daily Turkish News (ödul kazanan roportaj) ve Haberturk-H2'de uzun bir zamana yayilan birkac yaziya konu oldu.

Oysa cagrinin cok daha yaygin duyurulmaya ve bana yollanacak filmlerin olusumu, sergilenmesi surecinin aktif destek ve yardima ihtiyaci vardi.

Cagrimin sonunda yeralan notta sunlari yazmistim:

"Bu serginin hazırlık ve sergilenme aşamasında her türlü yardım ve desteği verecek olanlara kapım açık. Bu çağrının ve olası serginin haber, duyuru olarak dergi, gazete, forum, yazışma grupları gibi zeminlerde yaygınlaştırılabilmesi, kurgu ve altyazı döşenmesi sürecinin mali gereksinimi, sergilemeye dair yönlendiricilik, küratörlük ve mekan sağlama çözümleri, sergi baskı ve ses-görüntü donanımlarının gerektireceği destek ve dayanışma…"

Ayni dönemlerde Isvec Stockholm Kultur ve Turizm atesesi Aybala Dagasan ile bir toplanti yapmis ve "Nefret tunelinde Ask"tan daha önce yayinladigim ve Turkiye ile Isvec arasinda varolan önyargilari ortadan kaldirmaya yonelik bir baska kulturlerarasi diyalog sanat etkinligi cagrim olan "Gercek Diyalog" uzerine konusmustuk. Ben kendisinden Kultur ve Turizm Bakanligi'nin o cagrimi yayginlastirabilmesi icin olanaklarini bana acmasini ve o serginin olusum surecine maddi destek vermesini istemistim. Cok olumlu gecen ve bana umut veren toplanti, yasandigi ile kaldi. Somut bir cevabi hic alamadim ve yeniden biraraya hic gelemedik.

Dolayisiyla, zamaninda yine basinda, ozellikle de Radikal gazetesi ve NTV'de tanitim olanagi bulan ama muhtac oldugu diger desteklere hicbir zaman ulasamayan "Gercek Diyalog" surecine dair Bakanliginizla girdigim diyalogun bir benzerini "Nefret tunelinde Ask" icin yapmadim.

Ama bugun, yani Vercihan
Ziflioglu'nun 29 Mayis 2008'de Atina'da, bu etkinlige dair yaptigi roportajla, -ne guzel tesaduf ki - bir Isvec Vakfi'ndan alacagi odul töreninde TC'yi temsilen sizin yeralacaginizi ögrenince, sessiz kalamadim.

Önce beni bu ödul töreninden haberdar eden Vercihan Ziflioglu'na sunu yazdim:

"Selam Vercihan,
Cok sevindim yine...
Tam bu ugrakta senden bir istegim var.

Bir konusma yaparsan, yapacaksan, "Nefret tunelinde Ask" cagrisinin ve sergisinin, sana bu ödulu aldirtan "niteligine" ragmen, öksuz ve yetim kaldigini, hala hicbir kurum ve kisiden destek alamadigini ve bir sonuca erisememe ihtimalinin cok arttigini seyircilerine iletmezsen cok uzulurum.

Oysa, sadece Kultur Bakanligi, elindeki duyuru olanaklarini bana acsa, en azindan radyolar ve okullar yoluyla bile bu cagri milyonlarca kisiye rahatlikla ulasabilirdi. Birkac gazetecinin destegi disinda ne duyuru, ne de yapim asamasi icin gereken desteklere ulasamadim.

Oysa herkes biliyor ki, cagrinin guncelligi ve yakiciligi her gecen gun artiyor. Ben genclere, gonullu tum katilimcilara, duzenlenecek workshoplarla filmlerini nasil yapabileceklerini Istanbul'dan Diyarbakir'a kadar anlatabilecek bir enerjiye sahipken, bu etkin duyuru, yol göstermenin hic yapilamadigi surecte, bu serginin olabilecegine dair umudum hizla sönuyor. Zaman gectikce, yani sira akacak yeni haberler olmadikca, en baslarda cok istekli olan katilimci adaylari da filmlerini yapmaktan -sadece usengeclikten ve utanarak- teker teker vazgeciyorlar.

Aldigin ödul, keske bu cagri ve etkinlige yeniden ivme kazandirabilse ve Kultur Bakani o gun koltugunda cok rahat oturamasa...

Sevgiler."

Sonra dusundum ki, size haksizlik etmemeliyim. En azindan bu istegimden sizi de haberdar etmeliyim ve size bu cagri ve etkinlige o ödul töreninden önce destek verme sansi, olanagi sunmali, bunu simdiye kadar yapmadiysaniz bile, bundan sonra yapabilmenize önayak olmaliyim.

Ne dersiniz?

O gece o koltukta gururla oturmak ve belki de yapacaginiz konusmada bu cagrinin ve etkinligin amaciyla ortak bir perspektife sahip oldugunuzu, bunu da desteginizle gösterdiginizi tum Avrupa ve Akdeniz halklarina iletmek ister misiniz?

Sizin de, uzerinde yasamis ve yasayan tum halklari, turku, kurdu, ermenisi, rumu, suryanisi, arabi, bosnagi, cerkesi ile bu olaganustu kulturler mozayigini olusturan ulkemizin baris ve kardeslikle tanimlanacak bir gelecegi olmasini istediginize dair umudum ve istegimle, sizden bunu talep ediyorum.

Yukarda da yazdigim gibi, kulturler arasi diyalog gibi bir kavramin aciklik, samimiyet ve gercegin -aslinda- ne olduguna dair bir bilgiyle birlikte odaklanilmasi gereken bir kavram oldugunu dusunurum. O yuzden bu acik mektubu kaleme aldim ve bugun blog sitemde yayinlayarak ilgili herkesi bilgilendirecegim. Kisa bir surede vereceginize inandigim cevabi da ayni yerde yayinlayacagima emin olabilirsiniz.

Saygilarimla,

--
Hakan Akcura
http://open-flux.blogspot.com/

29.4.08

60 seconds - 60 saniye - 60 sekunder


60 seconds from hakan akcura on Vimeo.

Maker and performer:
Hakan Akçura

Stockholm, 2008

Caution: This artistic movie include brutal images.

12.4.08

Çok üzgünüm


“Now I’m tired of the war, I would come back to the job of yore, to a wedding gown or something white, to hide my vocation to triumph and crying.” (F. De Andre, italian singer)


Pippa Bacca, yani Giuseppina Pasqualino di Marineo ölmüş. Öldürülmüş. Otostopla bindiği arabanın şoförü, ona önce tecavüz etmiş, sonra öldürmüş ve çırılçıplak gömmüş. O adamın iki çocuğu varmış. Henüz üç gün önce adını duyduğum, amacını ve uğruna yapmak istediği şeyleri öğrendiğim, yaşamı hakkında kaygılandığım o ne güzel gülen kadının başına en korktuğum şey gelmiş. Ben bu ülkeyi biliyorum ya! En az sizler kadar... Her biriniz bu kadarını bile umar ya! Ne yazık ki bu, bizi biz yapan şey.

Hürriyet gazetesini ancak internet üzerinden okuyabiliyorum. Pippa'nın katilinin tutuklandığını okuduğum sayfasında, hemen o haberin yanında, ”Yuh artık” başlıklı bir diğer haberde, Rus çocuk mafyası liderlerinden bir adamın, babasının onu da çalıştırmak istemesine direnen kendi kızı da dahil olmak üzere 14 kız çocuğunu öldürüp, kalanları da yıllarca satan bir adamın ömür boyu hapis cezasına çarptırıldığını aktaran bir haberi okuyunca, Hürriyet’in neye ”Yuh!” dediğini merak ediyorum. Bu aktarılanların ne kadarı yuh’un berisinde ve kabul edilebilir de, neden sonrası ”yuh”? Çocugunu da satmak istemesi mi? Direnen kızını öldürmesi mi? Yoksa Hürriyet, doyumsuz zekilikte bir başlık atıp, aslında cezanın ömür boyu olmasını mı kabullenemiyor?

Pippa, ilk kez performans sanatı hakkında bu kadar çok düşündüğüm ve düşündüklerimi paylaştığım bir dönemde girdi ve ”kaldı” hayatımda. Meksika’dan ve Bodrum’un bir köyünden iki ayrı arkadaşımla yazışıp duruyorduk bu aralar performans sanatı üzerine. Meksika’daki arkadaşım oralarda performanslarını en sevdiği kadını ve onun yaptığı son işleri aktarmıştı daha geçen hafta: Lorena Wolffer’i ve onun Meksika sınırında son sekiz yıl içinde işkence edilip öldürülen ve cesedi tanınamayacak halde bulunan 400 ve hala kayıp 4000 genç yerli kadın için yaptığı "Biz Uyurken..." başlıklı performansını...

Hürriyet’i ve kimi haber sitelerini yurtdışından ülkesini merak eden, onun adına kaygılanan bir sanatçı olarak takip etmek, o hangi sıfatla dillendirebileceğimi bilemediğim ”okur yorumları”nı da okumaktan geri duramamak demek. Hepsi çok gerçek, her şeye rağmen şasılası, inanılması güç ve bir sonraki okuma eylemi için çiğ ve derin bir bilgilendirmeyi sunan öğreticilikte yorumlar onlar:

”Bir Türk vatandaşı olarak bu olaydan dolayı çok üzüntülüyüm. Bu tip sapıklar yüzünden dünyaya karşı imajımız yerle bir oluyor.”

”Pazardan 2 kg elma alırsınız, içinden mutlaka bir kaç tane çürük çıkar. Bu diğer elmaların yenmeyeceği anlamına gelmez.”

”Bu mevzu derin derin şahısları aramalı ve tespit etmeli... Yani çok basit bu kadıncağızın öldürülmesinden elbette en büyük zararı biz gördük. Ama böyle bir durumda kimler menfaat sağlayacak en ince ayrıntısıyla araştırılmalı..”

”Bence hristiyanlara bu da az, daha fazlasını hakediyorlar :)”

”O katilin şeceresine bakın. Mutlaka Diyarbakırlıdır.”

”Kürtlere hakaret edip, bir kişi şahsında bütün bir kürt halkını aşağılayan siz türkler, bu türk kardeşiniz yaptığıyla gurur duyuyorsunuz değil mi? Elin Avrupalısı ağzına bir şey dolamıştı barbar türkler diye... Bu deyim bu tecavüzcü kardeşiniz şahsında bir kez daha doğruluğunu kanıtlamış oldu barbar türkler.”

”Kadın savaşa hayır demek için ta İtalya’dan gelmiş. Yazık oldu kadına. Onu öldüren hayvana da inşallah hapistekiler bir güzel tecavüz edip, bir kenara atarlar..”

”Ya niye kendinizden utanıyorsunuz? Bazıları yazmış kendimden utanıyorum, yok Türkiye batmış, bitmiş, rezil olmuşuz... Ya bırakın bu kadar karamsar senaryo yazmayı! Hepiniz film senaristleri gibisiniz. Bu da sizlerin çok dizi izlemenizden... Aşırı duygusallığınızın tesbitidir bu. Gayet normal; her ülkede olabilen bir durumdur. Her ülkede, her insanin başına da gelebilir. Avrupa’nın her ülkesinde bunlardan her gün oluyor artık. Kadını da erkeği de dikkat edecek. Hangi ülkede olursa olsun. O kadar Türkiye’yi karalamaya, kötülemeye hiç gerek yok!”

Pippa’nın bir fotoğrafını gördüm, ”gelinliği” ile, yol kenarında, üzerinde ”Gorizja” yazan...

Urfa’ya özel ilgim var bu aralar. Bir karma sergiye katılacağım orada, mayıs sonu. Sergilenecek işlerimin hiçbiri yerel çağrışımlar içermiyor. Bu durum içimde bir eksiklik duygusu yaratıyor. Gözatıp duruyorum sürekli Urfa haberlerine ve izliyorum yerel basının ya da herhangi bir urfalının Youtube’a koyduğu videoları.

Geçenlerde, Urfa’da genç kadınların ”biz kimsenin namusu değiliz” yazılı kağıtları üzerlerinde gelinlik gibi taşıdıkları kefen bezlerine iliştirdikleri bir eylemin videosunu izlemiştim. Bir ”töre cinayeti” kurbanı kızın mezarı başında, uzun bir basın bültenini kürt aksanlı bir türkçeyle sert bir biçimde okuyan arkadaşlarının arkasında... Pippa bilebilir miydi ”gelinliğinin” bir kefen bezi bile olamayıp, çırılçıplak, çok yaralanmış bir biçimde gömüleceğini? Lanet olsun! Bu bir Patricia Highsmith romanı değil ki! Ama biz biliyorduk en karanlık kabuslarımızda!

Pippa anlayamıyordu çığlıkları ya da sessizliği ile, bir insanın bir diğer insana bunu yapabiliyor olmasını.

Çok şaştı, çok korktu, çok acı çekti ve bitti. Bitirildi. Karnına öylesi bir başka balonu sokup da kendini o mutlu gebe kadın kılamayacak.


Gücüm, param olsa konaklamaya ve yemeğe, aranızdan o on taşaklı sanatçıyı bulur ve onlarla Gebze’den Diyarbakır’a kadar otostopla ayrı ayrı ve Pippa ile Silvia gibi hedef kentte buluşmak üzere, yol alırdım. Kapkara giysiler içinde.

Ben beyaz giyecek kadar iyimser değilim.


Not: Bu yazımı sadece okuyun diye yazdım. Onlar da okusun isterim: Bu performansın linkinde yayınlanabilmesi için italyancaya çevirebilene şükran duyarım.