Showing posts with label milliyetçilik. Show all posts
Showing posts with label milliyetçilik. Show all posts

26.9.10

Daha da "Az kaldı!"


Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası
(1992-2010)
(Lynching Map of Turkey: A map of Turkey, showing location of attempts and executions of lynchings between 1992-2010)

Ocak ayında yayınladığım harita
o günden bu yana gerçekleşen 30 yeni linç teşebbüsü ile ne yazık ki yenilendi:

Erzincan 17 Ocak 2010
Adana Kozan 31 Mart 2010
Tire 6 Nisan 2010
Samsun 14 Nisan 2010
Denizli 14 Nisan 2010
Bursa 16 Nisan 2010
Kayseri 23 Nisan 2010
İzmir 28 Nisan 2010
Sakarya 1 Mayıs 2010
Samsun 3 Mayıs 2010
(Muğla-Milas 6 Mayıs 2010)
Antalya 7 Mayıs 2010
Manisa-Demirci 3-8 Mayıs 2010
Muğla 14 Mayıs 2010
Ankara 15 Mayıs 2010
İzmir 20 Mayıs 2010
Tekirdağ-Malkara 1 Haziran 2010
Tunceli 9 Haziran 2010
Şanlıurfa-Mardin Karayolu 11 Haziran 2010
Giresun-Tirebolu 27 Haziran 2010
Kütahya 12 Temmuz 2010
İstanbul 12 Temmuz 2010

İstanbul 18 Temmuz 2010
Bursa - İnegöl 25 Temmuz 2010
Hatay - Dörtyol 26 Temmuz 2010
Şanlıurfa - Suruç 25 Ağustos 2010
Bursa 10 Eylül 2010
Balıkesir - Susurluk 13 Eylül 2010
Bolu 25 Eylül 2010
Aksaray - Sultanhanı 25 Eylül 2010


Bu haritaya eklenecek yeni linç teşebbüsleri:
Diyarbakır 20 Ekim 2010
Konya 25 Kasım 2010

Kayseri 28 Mart 2011
Tokat 30 Kasım 2011
Şırnak - Uludere 31 Aralık 2011
Kütahya - Emet 13 Mart 2012
Adıyaman - Kahta 12 Nisan 2012
İstanbul 15 Nisan 2012
Kayseri - Pınarbaşı 25 Mayıs 2012
İstanbul 19 Haziran 2012
İstanbul 4 Temmuz 2012
İstanbul 5 Temmuz 2012
Adana 18 Temmuz 2012
Niğde 26 Temmuz 2012
Bursa - Yıldırım 27 Temmuz 2012
Malatya - Doğanşehir 29 Temmuz 2012
İstanbul 30 Temmuz 2012
Tekirdağ - Çerkezköy 31 Temmuz 2012
Muğla - Dalyan 1 Ağustos
Aydın 2 Ağustos 2012
İstanbul 9 Ağustos 2012
İzmir - Kiraz 12 Ağustos 2012
İzmir - Çandarlı 14 Ağustos 2012 (linç tehditi)
Kırklareli - Babaeski 14 Ağustos 2012
Hakkari -Şemdinli (Derecik) 18 Ağustos 2012
Gaziantep 20 Ağustos
Gaziantep 21 Ağustos
Edirne 22 Ağustos 2012
Çanakkale 23 Ağustos
İzmir - Karşıyaka 23 Ağustos
Isparta - Eğirdir 25 Ağustos 2012
Konya 25 Ağustos 2012

Yenileme: "Bitmek üzere!" (Ağustos 2012)

25.2.10

Kaybolan Hayal / Xewna windayî

Sezin Öney

Taraf
25.02.2010

2003’te, Budapeşte’den atlayıp sık sık Belgrad’ın yolunu tutan bir arkadaşım vardı. O zamanlar Sırbistan-Karadağ olan ülkede, savaşla, Milošević yönetiminin işlediği savaş suçlarıyla hesaplaşmak gerektiğini savunan insan hakları örgütlerinin, toplumda “Batı ajanı”, “vatan haini” diye damgalandığını anlatan bir tez yazıyordu. Sırplar, kendilerini “kuşatma psikolojisi” içinde hissediyor, “bütün dünyanın kendilerine karşı bir komplo içinde olduğu” düşüncesiyle geçmişle yüzleşmeyi reddediyordu. Bugün savaş suçluları olarak uluslararası çapta haklarında arama emri olan isimler, o zaman Sırplar için “milli kahramanlar” idi. Milošević dönemine yönelik şikâyetler genelde yolsuzluk konusuna odaklıydı. O zamanlar yaşanan insan hakları ihlallerine isyan, etnik kıyımlara ilişkin bir vicdani sıkıntı duyulması pek de söz konusu değildi.

Bugün hayal etmesi güç ama o günlerde Türkiye’nin geleneksel zenofobisine rağmen, dış dünya paranoyası bu kadar tavan yapmamıştı. Öyle ki, çoğu zaman bu tezle ilgili arkadaşımla konuşurken, Sırpların durumuna acırdım.

O zamanlar, geride bıraktığım Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği yolunda emin adımlarla ilerleyen, geleceğe
ümitle bakan, dinamik bir ülkeydi.

Aradan geçen yedi yıl sonucunda Sırbistan, AB yolunda son sürat ilerleyen, kendine güvenen bir ülkeye dönüştü. Türkiye ise, siyasetinden sivil toplumuna, sokaktaki insanına herkesin sürekli birbiriyle didiştiği, itiştiği, aşırı milliyetçiliğin kol gezdiği bir “Linç Cumhuriyeti”ne. (Linç Cumhuriyeti deyince, İsveç’te yaşayan sanatçı Hakan Akçura’nın 17 Ocak 2010’da Birgün’de yayımlanan ve Türkiye genelinde 1992’den beri gerçekleşen veya kalkışılan linçlerin illere göre dağılımını ve Türkiye haritasının nasıl kan kestiğini gösteren sarsıcı çalışmasını anmadan olmaz).

Salı günü Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin Türkiye genelinden ve Diyarbakır ile çevresinden gelen sivil
toplum örgütlerini buluşturduğu toplantıya katılan yerel örgütler, aslında kendi dertlerini dile getirirken barış sürecinin de ne denli ciddi biçimde sekteye uğradığını ortaya koyuyordu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Sekreteri Burhan Zorooğlu’nun, “1990’lardaki konsept, farklı şekilde uygulanıyor” sözleri, maalesef, ortadaki tabloya bakılınca gayet doğru gözüküyor. İHD’nin Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey’in KCK operasyonları çerçevesinde tutuklandığını da hatırlatmak gerek.

Toplantıda, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde gözaltına alınan, mahkûm edilen çocuklar, hapishanelerdeki kötü koşullar, tedaviye muhtaç olduğu halde gerekli bakımı alamayan mahkûmları anlatan karanlık bir resmigeçit dile getirilirken, BDP İl Başkanı Mehmet Ali Aydın’ın, ifade vermeye çağrılmışken tutuklandığını sonradan öğreniyorduk. Diyarbakır’da hemen herkeste bir karamsarlık, bıkmışlık, yorgunluk vardı.

Oysa aynı gün, güzel şeyler de oluyordu. Mesela, Vali Avni Mutlu ile sivil toplum örgütleri temsilcilerinin görüşmesinde son derece olumlu, iletişime açık bir hava vardı. Mutlu, devletin dinlemeye çalışan, çözüm bulmaktan yana yüzünü yansıtırmışçasına bir tavır içersindeydi. Keza, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendisini ziyarete gelen gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcilerine özellikle dikenlerinden arındırılmamış olarak verdiği kırmızı güllerle beraber ilettiği mesaj da yapıcıydı. Baydemir, “Bu ülkede herkesin işi zor. Hükümetin de, BDP’nin de, Genelkurmay’ın da işi zor, PKK’nin de işi zor. İşi kolay olan kimse yok. Dolayısıyla, bana göre, bu işi zor olanların tümünün, aklın yolunu vicdanın yoluyla ortaklaştırması lazım” diyordu. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi gösterilerde, polise taş attıkları iddiasıyla 13 çocuk hakkında hazırlanan iddianameyi iade etmişti.

Ancak, Diyarbakır’da genel olarak olan bitene bakınca, anlaşılan o ki, Türkiye, bazı “en”lerinden vazgeçmek istemiyor. Ocak sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açıkladığı verilere göre Türkiye, 1959 ile 2009 arasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni “en çok ihlal eden ülke” oldu. 2009’da da, AİHM’in aleyhine “en çok karar verdiği” ülke olmayı başardı. Bu dönemde verilen toplam 1625 aleyhte hükmün 347’si Türkiye içindi. En çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkıydı. Aynı şekilde, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele konusunda da Türkiye’nin çarpıcı bir “başarısı” vardı.


Balyoz soruşturması çerçevesinde gözaltına alınan emekli ve muvazzaf askerlerin sayısının 49’a yükselmesi, ilk kez bu kadar ciddi “askerî” gözaltıların olması, Türkiye’nin İspanya ve Yunanistan’ın cuntacılardan kurtulma tarihini anımsatan bir sürece girdiğinin işareti sayılabilir. Ama, bu süreç, siyasi bir satranç oyununda kozların paylaşımından değil, insan haklarına duyarlılıktan kaynaklanmalı. Bunun için de, toptan bir şekilde, özellikle Kürt sorununa yönelik olarak, bir an önce insan hakları ihlallerini durdurmak gerekiyor.

5.2.10

Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?

Birgün gazetesindeki serüvenimin son eksik halkası olan "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?", Richard Hamilton'ın pop art'ı başlattığı kabul edilen efsane kolajının bir türevi...

Richard Hamilton, "Just What Is It That Makes Today's Homes So Different, So Appealing?"i (Günümüz evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?) 1956 yılında Londra'da Whitechapel Sanat Galerisi'nde açılan "This is tomorrow" (Bugün yarındır) başlıklı serginin kataloğu için yarattı. Özgün boyutları 26 x 24,8 cm. olan kolaj, serginin posterinde de kullanıldı. O günden bu yana birçok sanatçı tarafından türevleri üretildi.

Birgün gazetesine Baykuş'un bu cumartesi gününe tarihlenecek işi olarak yolladığım "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?", geçen gün yayınladığım "Al bayrak" ile benzer gerekçelerle reddedildi ve yollarımız ayrıldı.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın imzasıyla bugün 28 Şubat tarihe gömüldü.


Üretimini 3 Şubat 2009 sabahı bitirdiğim "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?"i, EMASYA protokolünün kaldırılması nedeniyle, daha önce karar verdiğim gibi sözkonusu cumartesi değil, bugün yayınlıyorum.

Richard Hamilton'a saygı ve ülkem demokrasi mücadelesine selamımla...

3.2.10

"Al bayrak" ya da Birgün'le yollarımızın ayrılması üzerine

"Al bayrak", Birgün'ün, kültür sayfa editörü Ali Şimşek eliyle "dava açılması da dahil olmak üzere bazı riskler taşıdığı", "zaten para sıkıntıları içindeyken.. durup dururken ceza yeme saflığına düşmemek için" yayınlamayacaklarını ilettikleri, yerine başka bir çalışmamı talep ettikleri, geçen hafta cumartesi gününe tarihlenmiş sıradaki Baykuş işimdi. Cumartesi gününden bu yana neden yayınlanmadığını öğrenmeye çalıştığım bu çalışmama dair reddi ve yeni iş talebini dün öğrendim.

Yayın-yaratım çizgimde yoksayamayacağım, eksik kalmaması gereken bir iş olduğu için ve aynı zamanda dost bildiğim çevrelerde yaşantıladığımız otosansürleri "kol kırılır yen içinde kalır" diyerek gizli kılmayı hiçbir zaman doğru bulmadığım için, hem "Al bayrak"ı burada yayınlamayı, hem de bu gelişmelere dair izleyenlerimi bilgilendirmeyi seçtim ve bu kararımı dün gazeteye ilettim.

Bugün, uygulamanın bir otosansür olduğunu düşünsem, onları eleştirsem de yine de Birgün'le çalışmaya devam etme istekliliğimi sürdürdüğümü de iletip yeni işimi gönderdiğimde ise, onun hakkında da benzer gerekçeyle "yayınlanamayacağı" bilgisi geldi. Artık onlar açısından da, benim açımdan da, birlikte çalışmanın olanaklı olmadığı ortadaydı. Bu da iletildi. Bence -ne yazık ki- bizim için en iyisi de bu ortak karar oldu.

Baykuş'un Birgün'deki serüveni, ancak iki işimi, "Az kaldı" (Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası) ve Hrant: Üç çift gözbebeği'ni yayınlamamı sağlayacak kadarmış.


Yukarda değindiğim, Birgün'ün ikinci reddine konu olan yeni işimi, önümüzdeki günlerde yine Open Flux'ta yayınlayacağım.


Yenileme: 

Birgün'ün ikinci reddine konu olan yeni işimi yayınlayınca buraya da linkini eklemem doğru diye düşündüm:  
"Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?"

17.1.10

"Az kaldı"

Bugünden başlayarak Birgün gazetesinde bir görsel köşem var. Adı "Baykuş".
Bugün Pazar ekinde yeralan ilk işimin adı "Az kaldı".
Köşem bundan sonra, özel bir değişiklik nedeni olmadıkça cumartesi günleri yayınlanacak.


Az kaldı/Hakan Akçura/Ocak 2010 (Detaylı görebilmek, inceleyebilmek, okuyabilmek için üzerine tıklayın.)

Ek:Haritaya ne yazık ki eklenecek "gelişmeler"
Erzincan 17 Ocak 2010

Adana Kozan 31 Mart 2010
Tire 6 Nisan 2010
Samsun 14 Nisan 2010
Denizli 14 Nisan 2010
Bursa 16 Nisan 2010
Kayseri 23 Nisan 2010
İzmir 28 Nisan 2010
Sakarya 1 Mayıs 2010
Samsun 3 Mayıs 2010
(Muğla-Milas 6 Mayıs 2010)
Antalya 7 Mayıs 2010
Manisa-Demirci 3-8 Mayıs 2010
Muğla 14 Mayıs 2010
Ankara 15 Mayıs 2010
İzmir 20 Mayıs 2010
Tekirdağ-Malkara 1 Haziran 2010
Tunceli 9 Haziran 2010
Şanlıurfa-Mardin Karayolu 11 Haziran 2010
Giresun-Tirebolu 27 Haziran 2010
Kütahya 12 Temmuz 2010
İstanbul 12 Temmuz 2010

İstanbul 18 Temmuz 2010
Bursa - İnegöl 25 Temmuz 2010
Hatay - Dörtyol 26 Temmuz 2010
Şanlıurfa - Suruç 25 Ağustos 2010
Bursa 10 Eylül 2010
Balıkesir - Susurluk 13 Eylül 2010
Bolu 25 Eylül 2010
Aksaray - Sultanhanı 25 Eylül 2010

Yenileme: "Daha da az kaldı!" (Eylül 2010)

Yenileme: "Bitmek üzere!" (Ağustos 2012)

Annem web kamerasından bana, işimin içinde nasıl yeraldığını erken saatlerde internet aracılığıyla göremediğim gazeteyi gösteriyor.

22.11.09

Dikilmesi mümkün "İzmirli ırkçılar" heykel tasarımı


(Olay aşağıda anlatılıyor. Ama yayınlanan bir tek fotograf bile daha iyi göstermiyor mu olan her şeyi aslında...)

BASINA VE KAMUOYUNA

İzmir’de bugün, 22 Kasım 2009 günü, Demokratik Toplum Partisi konvoyuna ve parti yöneticilerine taş ve sopalarla vahim bir saldırı düzenlendi. Olayı yaşayanların anlatımlarına göre Hatay Caddesi boyunca evlerin balkonlarında taşlar biriktirildiği ve bu taşların konvoya atıldığı, trafik polislerinin konvoyun önünü kesmesi ile zaten cadde kenarında konvoyun geçişini beklemekte olan insanların, duran araçlara linç etmek üzere taş ve sopalarla saldırıda bulunmasıyla olaylar başladı.

Yine olayı yaşayanların ve tanık olanların anlatımlarına göre; saldırganların çoğunluğu ‘kurt işareti’ yapmakta ve konvoydakilere yönelik olarak hakaret içeren sloganlar atmaktaydılar. Olay sırasında çok sayıda insan yaralandı ve araçlar zarar gördü.


Olay yerinde bulunan güvenlik güçlerinin saldırgan gruba etkili biçimde müdahale etmemesini, konvoyun güvenliğini almamasını, bu faşist saldırının ulusal basının büyük bir kısmında “vatandaş protestosu, DTP konvoyunda kavga, öfkeli kalabalık…” gibi sözlerle aktarılmasını endişe verici buluyoruz. Yaşananlar, bu saldırının bir anda ve kendiliğinden ortaya çıkan bir ‘öfke patlaması’ değil; günler öncesinden organize edilen, bilinçli ve programlı bir provokasyon olduğunun göstergesidir.

Planlı olduğu, yetkililerin haberdar olduğu ve yönlendirdiği yönündeki pek çok görgüye dayanan iddialarla gündeme gelen bu faşist saldırı Kürt ve Türk halklarının kardeşliğine gölge düşürmeye yöneliktir.

Geçtiğimiz yıllarda “duyarlı vatandaş tepkisi” diye başlatılan linç kampanyasının yeniden hayata geçirildiğinin göstergesi olan bu saldırı önümüzdeki günlerde Demokratik Toplum Partisi’nin yapacağı yurt gezileri açısından da kaygılanmamıza sebep olmuştur. Yaşanan ve yaşanacak muhtemel saldırılardan yetkililerin sorumlu olduğunu hatırlatıyor ve sürecin yasal olarak da takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.

23.11.2009 Pazartesi günü saat 12.30’da Konak Eski Sümerbank önünde pek çok parti ve demokratik kitle örgütü yaşanan saldırıya ilişkin basın açıklaması yapacaktır. Saldırıyı kınamak ve kamuoyu ile paylaşmak için biz de orada olacağız. [Basın toplantısında tasarımımı ellerinde taşımak isteyenler, yüksek çözünürlüklü kopyasını aşağıdan indirebilirler. HA]

Tüm duyarlı kamuoyuna duyururuz.

Saygılarımızla.

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi


Bu fotograf haberle ilgili albüm sayfasından ve "En son haber" sitesinden alındı ama onlar nereden aşırdı, aslında onu bulmak lazım.

Tasarımın yüksek çözünürlüklü kopyasına aşağıdaki resme tıklayarak ulaşabilirsiniz. HA


Olay hakkında:

DTP’li dostlarımızın yanındayız

Türkiye’ye barışın gelmesini ne kadar çok istediğini “17. 500 faili meçhulü de unutmaya hazırız. Yeter ki barış gelsin, akan kan dursun… ” ya da “barışı görelim Allah canımızı alsın” gibi ifadelerle, yetkililere, basının da önünde, sık sık anlatmaya çalışmış olan DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün de aralarında bulunduğu; mecliste 21 milletvekiliyle temsil edilen, Türkiye’nin binlerce noktasında yasayla koruma altına alınmış binaları bulunan bir siyasi partinin, Demokratik Toplum Partisi’nin yasal mitingine katılmak üzere, 200 kadar araçla havaalanından şehre gelen bir konvoy dolusu insan, canlarına kast edilecek biçimde ağır bir saldırıya uğradı.

Ellerinde taş, sopa, piknik tüp, sandalye, şezlong, lavabo taşı, bariyer demiri gibi öldürücü olabilecek nesnelerle, sırf Kürt oldukları önyargısıyla, yoldan geçen arabaların içindeki insanlara saldıranlar, tabii ki derhal tespit edilip yakalanmalı ve bunlara, ortaya çıkardıkları büyük hasar da dâhil, her türlü maddi ve manevi cezalar verilmelidir. Bunun görüntülü ve sesli kanıtları çeşitli basın yayın organlarında kamuoyuna sunulmuştur.

Bu olayda, saldırıyı başlatan ve polisin havaya ateş açarak dağıttığı grubun, sonradan tekrar toplanarak yürüyüş yapmasına izin veren ya da göz yuman tüm yetkililer sorumludur. Cana ve mala kastettikleri açıkça anlaşılan kişileri gözaltına almayan, konvoyun geçeceği güzergâhta yeterli güvenlik önlemi oluşturmayan, provokasyon olasılığına karşı istihbaratı varsa bile paylaşmayan bütün devlet memurları incelemeye alınmalıdır.

Konvoya saldırının MHP’nin sokak örgütü Ülkü Ocakları’ndan çıkan grupların bir araya gelmesiyle başladığı; aynı grupların, sonrasında bir yürüyüş yaparak tekrar aynı binaların önünde toplandıkları basında yer almıştır. Başta bu örgütlü saldırının olduğu bölgedeki MHP ve Ülkü Ocakları yetkilileri olmak üzere, MHP Genel Merkez yöneticilerine kadar pek çok kişi soruşturulmalıdır.

DurDe Girişimi olarak, “barış süreci”ne çok büyük destekleri olduğunu düşündüğümüz DTP’li dostlarımıza yapılan ırkçı-etnik milliyetçi saldırıyı kınıyor, hükümeti ve tüm devlet yetkililerini ilân ettikleri barış sürecindeki görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Barışa mal olacak her davranış ve tutumdan kaçınmak, herkesten önce, tüm masraflarını da karşılayarak, yaşadığımız ülkeyi yönetmesine izin verdiğimiz devlet ve hükümet yetkililerinin görevidir.

Irkçı saldırganlığa maruz kalan tüm DTP’li dostlarımıza geçmiş olsun diyor, barış yürüyüşünde yan yana yürümeye devam edeceğimizi bildiriyoruz.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi
24.11.2009
İzmir usulü demokrasi
Faşizmin başkenti: İzmir
Taş atan sarışınsa problem yok mu yani?
Diyarbakır’da, ve bir kez daha ‘mesela me...’
Kaplan: Başbakan kafayı yemiş
‘Operasyonel’ vicdan, sahte belge...
Böyle devlet, böyle toplum

İlk taş İzmir’den
Ahmet Türk'ten 'gerginlik' açıklaması
DTP konvoyuna saldırı protesto edildi
DTP, İzmir Emniyet Müdürü ve Valisi hakkında soruşturma istedi
"MHP ve CHP Kışkırttığı Kitleyi Kontrol Edemiyor"
İzmir'de taş devri
"İzmir'de Barış İsteyenler Savaş İsteyenlerden Daha Çok"
"İzmir'deki 'Vatandaş Tepkisi' Değil, Faşist Saldırı"

14.2.08

"Kemalizm bir ibadet biçimidir" Stockholm Supermarket 2008 sanat fuarında sergileniyor


"Kemalizm bir ibadet biçimidir" isimli afişim Stockholm'un en saygın çağdaş sanat fuarı olan Supermarket 2008'de Tegen 2 galerisi tarafından sergileniyor.

Fuara İsveç, Norveç, Danimarka, İngiltere, Polonya, Hollanda, Kanada ve ABD'den 36 galeri katılıyor. Yarın açılacak fuar üç gün sürecek ve binlerce kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.

Afişim fuarda aşağıda yeralan iki metinle birlikte sergilenecek:

Metin 1:

Hakan Akçura, “Kemalizm bir ibadet biçimidir” adını taşıyan bu afiş tasarımını, Türkiye’nin bugüne kadarki en önemli bağımsız sanat gruplarından biri olan Hafriyat’ın düzenlediği “Allah Korkusu” başlıklı afiş sergisi için yaptı.

Sergi için sanatçılara yapılan çağrı metninde "Allah Korkusu" kavramına dört değişik yönden bakılabileceği belirtilmişti:

"1. Bireysel olarak, vicdanın sesi anlamında Allah korkusu. Yani ilk anlamıyla, inanç sistemi içinde kulun Yaradan’dan korkusu.

2. Toplumsal olarak, hızla muhafazakârlaşan, İslamileşen ve daha milliyetçi bir köşeye sıkışan Türkiye’de Allah korkusu. Aysbergin yüzeye çıkan popüler kısmı "Mahalle Baskısı".

3. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu. Kabe / Anıtkabir, Müslümanlık / Laiklik, Hz. Muhammed / Atatürk. (Kesinlikle yanlış olan bu eşleşmeler, yanlış karşıt önermeler, toplumdaki kutuplaşmayı doğru gösteriyor olabilir. Serginin açılış tarihinin de 10 Kasım olduğu düşünüldüğünde her anlamıyla Atatürk’ün ölümü toplumun bir kesimi için trajik bir korku daha yaratıyor. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu...)

4. Küçülen dünya ve global ekonomi içinde Allah korkusu. Yerkürede zenginlik ile akıl, fakirlik ile korku birbirine sıkı sıkıya bağlı. Geleceği akıl’la kuranlar. Geleceği korku’yla kuranlar. Zengin ülkelerin bu dünya halinden ne tür çıkarları var?"

Sergi daha açılmadan Türkiye’de radikal İslamcı Vakit gazetesi, sergiyi Allah korkusu olmayanların Allah’a saldıracakları “Küstah sergi” olarak tanıtıp, yandaşlarına hedef gösterdi.

Açılış günü Hafriyat’ın İstanbul Karaköy’deki sergi salonuna gelen polisler ise Hakan Akçura’nın afişinin de içinde olduğu üç afişe dair inceleme başlattı. Sergiyi düzenleyen Hafriyat grubu sanatçılarının ve üç afişin tasarımcılarının savcılığa ifade vermek üzere çağrılacaklarını iletip gittiler.

Ertesi gün Radikal gazetesi, bu gelişmeleri birinci sayfasında manşetten yayınladı. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyiminden yola çıkarak, radikal İslamcıların saldırısı beklenirken adli kovuşturmanın sözkonusu olduğunu duyurdu.

Afişi hakkında inceleme başlatılan bir sanatçı sergiden işini geri çekti. Hakan Akçura olası bir savcılık soruşturmasında vereceği ifadeyi bir gün sonra aynı gazetede kamuoyuna açıkladı:

“Sayın Savcı,

Hafriyat Karaköy'ün düzenlediği "Allah Korkusu" sergisinin basına da açıklanan çağrı metninin üçüncü maddesinde geçen "Atatürksüzlük korkusu," yaptığım işi üzerinde temellendirdiğim korkudur.

Afiş tasarımımı, Türkiye'nin en önemli değerlerinden biri olduğunu düşündüğüm, düşünür, yazar, Prof. Murat Belge'nin gazeteci Berat Günçıkan'la yaptığı söyleşisinin şu cümlelerinden ilham alarak yaptım:

"Bizde de Cumhuriyet'le birlikte oluşan ideoloji tamamen seküler bir alternatif değildir. Kemalizm bir ibadet biçimidir. Dünya tarihinde kısa bir yer tutsa da, bu sekülarizasyon sürecine girmiş olmak, Allah'ı kaybetmiş olmak demektir..." (Murat Belge/Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Söyleşi: Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı, Mart 2006, sayfa 15)

Bu cümleler tümüyle katıldığım cümlelerdir.

Afiş tasarımım bir soyutlamadır ve adı bu söyleşiden alıntılanmıştır: "Kemalizm bir ibadet biçimidir."

Murat Belge'nin bu sosyo-politik saptamasının gündelik siyasi yaşantıda bire bir yansımalarını gördüğümüz günler yaşamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm'dir ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve bu resmi ideolojinin takipçisi olan insanların radikal islama karşı çıkışlarında Atatürk bir peygamber gibi anılmaktadır.

Afişim, tam da bu çelişkinin dışavurumudur. İslamın tabu kıldığı, kendi peygamberinin suretini çizdirmeme inancı, bana göre, artık tüm bu Atatürk takipçilerinin de sahip olabileceği bir inançtır. Birbirine çok karşı gibi görünen radikal islamcılar ve anti-demokratik kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranmaktadır.

Bu inançla, bu ibadet biçimiyle, Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşının başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olmaktan çok farklı bir kimliğe bürünebilmiş, saldırgan, savaş yanlısı adımlar, anti-demokratik yaptırımlar, hatta yeni bir askeri darbe ihtimali "Atatürkçülük" adına savunulabilir hale getirilmiştir.

Bir sanatçı olarak, ülkemin tek tek tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, ilgilendiğim, tartıştığım, kendi bakış açılarımı sunduğum, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim bir zemindir.

Bunu yapabileceğim ve sergileyebileceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme özgürlüğümün, bir sanatçı olarak yaratma özgürlüğümün, ötesi insanlık hakkımın doğal sonucudur.J

Saygılarımla...

Hakan Akçura”

Günlerce kamuoyunun ve medyanın yoğun ilgisiyle devam eden sergi, bir savcılık soruşturması açılmadan 2 Aralık 2007’de sona erdi.

Afiş ikinci kez Suparmarket’te sergilenmektedir.

Metin 2:

Türkiye Cumhuriyeti yasalarında Atatürk

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
BİRİNCİ KISIM

Genel Esaslar

I. Devletin şekli

MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Türkiye Cumhuriyeti
ATATÜRK ALEYHiNE iŞLENEN SUÇLAR HAKKINDA KANUN

Kanun Numarası : 5816 Kabul Tarihi : 25/7/1951

Madde 1 - Atatürk`ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk`ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk`ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.

Madde 2 - Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispetinde artırılır. Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.

Madde 3 - Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re`sen takibat yapılır.

Madde 4 - Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 5 - Bu kanunu Adalet Bakanı yürütür.

Türkiye Cumhuriyeti
24/06/1973 tarih ve 1739 sayılı
Milli Eğitim Temel Kanunu


Madde 2 - Türk Milli Eğitiminin genel amacı Türk Milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.

Madde 10 - Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Millî ahlâk ve millî kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir. Millî birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Millî Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır.

Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Temel Kanunu

VIII - Demokrasi Eğitimi

Madde 11 - (Değişik: 2842/md.3 16/06/1983) Güçlü ve istikrarlı, hür ve demokratik bir toplum düzenin gerçekleşmesi ve devamı için yurttaşların sahip olmaları gereken demokrasi bilincinin, yurt yönetimine ait bilgi, anlayış ve davranışlarla sorumluluk duygusunun ve manevi değerlere saygının, her türlü eğitim çalışmalarında öğrencilere kazandırılıp geliştirilmesine çalışılır; ancak, eğitim kurumlarında Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasî ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasî olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez.

Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Kurumları Yönetmeliği

Türk Bayrağı ve Atatürk Köşesi

Madde 30 — Türk Bayrağının bulundurulması, temizliği, korunması ve kullanılmasında 22/9/1983 tarihli ve 2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu hükümlerine uyulur.

Kurumlarda, yönetimin bulunduğu binanın girişinde kolayca görülebilecek en uygun yerde Atatürk köşesi oluşturulur. Atatürk köşesine zeminden belli yükseklikte hazırlanan bir kaide üzerine Atatürk’ün büstü konulur. Atatürk’ün fotoğrafı, ayaklı kaidede Türk Bayrağı, İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi uygun biçimde asılır. Atatürk köşesinde madalyon, gravür, fotoğraf, Atatürk’ün eğitimle ilgili özdeyişleri ile kitap, tablo ve levhalara da yer verilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI İLKÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ

Resmi Gazete Tarihi: 27/08/2003

İKİNCİ KISIM : İlköğretimin Amaçları, İlkeleri ve Genel Konuları

İlköğretimin Amaçları

Madde 5 - Türk Milli Eğitiminin amaç ve ilkeleri doğrultusunda;

b) Öğrencilere, Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsetme; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na ve demokrasinin ilkelerine, insan hakları, çocuk hakları ve uluslar arası sözleşmelere uygun olarak haklarını kullanma, başkalarının haklarına saygı duyma, görevini yapma ve sorumluluk yüklenebilen birey olma bilincini kazandırmak,

Öğrenci Andı

Madde 12 - İlköğretim okullarında öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca aşağıdaki "Öğrenci Andı"nı söylerler.

"Türküm, doğruyum, çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!"

Yabancı uyruklu öğrencilerin "Öğrenci Andı"nı söyleme zorunluluğu yoktur.

Dershane Araçları

Madde 145 - Dershanede öğrenci sayısına göre sıra ve masa bulundurulur. Sıralar, öğrencilerin yaşları, fiziki gelişmeleri ve çalışma şekline göre yerleştirilir.

Dershanelerde yazı tahtasının üst kısmına Atatürk'ün portresi, onun üstüne ay yıldız sağa bakacak şekilde Türk Bayrağı, Atatürk'ün portresinin duruşuna göre sağına İstiklal Marşı, soluna Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi asılır. Öğretim yılı süresince öğrenci-öğretmen iş birliği ile geliştirilen ve güncelleştirilen Atatürk Köşesi oluşturulur.

Atatürk Köşesi

Madde 148 - Atatürk köşesi, okul binasının girişinde, uygun bir yerde temiz, düzenli, Atatürk'ün hayatını, inkılaplarını yansıtacak ve anlamlı bir kompozisyon oluşturacak şekilde düzenlenir ve zamanla geliştirilir.

Koridorun Düzeni

Madde 149 - Okul koridorlarında Atatürk'ün eğitim ve diğer konularla ilgili düşüncelerini açıklayan söz, yazı ve resimlerle Talim ve Terbiye Kurulunca önerilmiş Türk büyüklerine ait resimler ile Türk tarih ve kültürüne ait levhalar ve haritalar, eğitici ve sanat değeri olan resimler, saat ve takvim ile okul gazetesi bulundurulur.

6.11.07

Daha açılmayan sergi Allah Korkusu'na Vakit'li saldırı

Vakit gazetesi, benim de katılacağım 10 Kasım 2007 tarihinde açılacak olan “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini alenen hedef olarak gösterdi.

Vakit'te çıkan haber ve Hafriyat'ın basın açıklaması aşağıda yeralıyor:



Hafriyat'ın basın açıklaması

Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak “Küstah Sergi” başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında “sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor” iddiasında bulunuyor, “...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti” diye yazıyor, ayrıca “...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak” diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın “korku”yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, “Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı Hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri.”

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada. Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy’ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.

Hafriyat Karaköy
Açılış: 10 Kasım Cumartesi, saat 18:00

Serginin Facebook linki

Hafriyat Karaköy Sergi Koordinatörü Deniz Erbaş, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Vakit Gazetesi’nde yeni sergimiz için bu haber çıktı ama daha katılacak olan eserler bile ortaya çıkmış değil, elimizde sadece bir kaç eser var. Biz 60’a yakın katılım bekliyoruz. Yani kimse serginin içeriğini görmüş değil. Daha önce de 57 sanatçının katılımıyla bir Alternatif Seçim Afişleri Sergisi düzenlemiştik. Bu sergide siyasi grupları rahatsız edebilecek afişler vardı ama tehdit ya da tenkit almadık. Bu sergiyle ilgili de bize ulaşan bir tepki yok. Tekzip için yasal yola başvurduk."

Sergi için sanatçılara yapılan çağrı metninde "Allah Korkusu" kavramına dört değişik yönden bakılabileceği belirtiliyor:

"1. Bireysel olarak, vicdanın sesi anlamında Allah korkusu. Yani ilk anlamıyla, inanç sistemi içinde kulun Yaradan’dan korkusu.

2. Toplumsal olarak, hızla muhafazakárlaşan, İslamileşen ve daha milliyetçi bir köşeye sıkışan Türkiye’de Allah korkusu. Aysbergin yüzeye çıkan popüler kısmı "Mahalle Baskısı".

3. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu. Kabe / Anıtkabir, Müslümanlık / Laiklik, Hz. Muhammed / Atatürk (Kesinlikle yanlış olan bu eşleşmeler, yanlış karşıt önermeler, toplumdaki kutuplaşmayı doğru gösteriyor olabilir. Serginin açılış tarihinin de 10 Kasım olduğu düşünüldüğünde her anlamıyla Atatürk’ün ölümü toplumun bir kesimi için trajik bir korku daha yaratıyor. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu...)

4. Küçülen dünya ve global ekonomi içinde Allah korkusu. Yerkürede zenginlik ile akıl, fakirlik ile korku birbirine sıkı sıkıya bağlı. Geleceği akıl’la kuranlar. Geleceği korku’yla kuranlar. Zengin ülkelerin bu dünya halinden ne tür çıkarları var?"

24.5.07

"Nefret tünelinde Aşk" Tempo'da

Tempo, bugün çıkan yeni sayısında, "Nefret tünelinde Aşk" açık katılımlı çağrım ve sanat etkinliğimle ilgili bir haber-söyleşi yayınladı. H. Hüseyin Tahmaz'ın yaptığı, dergide çok kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tümünü aşağıda okuyabilirsiniz:

H. Hüseyin Tahmaz:
Yusuf Akçura ve Gökhan Akçura ile bir akrabalığınız var mı? Bir anlamda Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesi ile sizin performansınız ilginç bir tezatı da yansıtıyor…

Hakan Akçura: Gökhan'ın küçük kardeşiyim. Ama Yusuf Akçura'yla bilebildiğimiz kadarıyla bir kan bağımız yok. Akçura, tatarlar arasında sıkça rastlanan bir soyadı.


Saptamanızda haklısınız; Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesinin özellikle üçüncü tezi, yani "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmak" gayesiyle sadece benim sanat etkinliğimin değil, yaşantımdaki tüm duruşumun, varoluş halimin bir tezat oluşturduğu doğru. Öte yandan, Yusuf Akçura'nın tezlerinin resmi devlet politikasına hâlâ sonsuz ve inat dolu bir ilham verdiği de ne yazık ki gerçek.


Ne zamandır İsveç'te yaşıyorsunuz? İsveç'e yerleşmenizdeki temel gerekçe nedir? Evli misiniz? Eşiniz İsveçli mi? Türk mü Kürt mü? Kendiniz de benzer bir durumu deneyimliyor musunuz?

28 aydır İsveç'te yaşıyorum. Buraya gelmemin tek nedeni "aşk". Dolayısıyla evlenip geldim. Eşim, 25 yıl önce Türkiye'den buraya gelip yerleşen bir çerkez. "Benzer bir durum" derken kastettiğiniz, farklı ulusal kimliklerin biraradalığı ise, etnik, ulusal kimlikleri araştırılsa Türkiye'de bu olguyu yaşamayan çift zor bulunur bence. Bende boşnak ve arap kanı da var örneğin. Ama bir türkün bir kürtle ya da bir türkün ermeni, rum, süryani ya da museviyle birlikteliği gibi, o ilişkinin dışında akan hayatta ırkçılığın kolayca boyverebildiği nesnel zeminlerde varolan ilişkilerin özel bir farkı ve belki de önsoruları, sorunları içerdiği kesin. Bu durum tonla alevi-sünni birlikteliğini de kapsar. Bu anlamda "benzer bir durum" bizde sözkonusu değil.


İsveç'te ne tür bir yaşantınız var? Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? Sanat faaliyetleriniz nasıl bir üretim sürecinden geçiyor, üretimlerinizi sergiliyor musunuz? Bunun için mekan ve izleyici buluyor musunuz? Yaratımlarınız İsveç'te nasıl karşılanıyor?

Öncelikle, isveççeyi öğreniyor, bunun için iki yıldır düzenli öğrenciliğimi sürdürüyorum. İşsizim. Bu yakıcı sorunla ve nedenleriyle bir göçmen işsiz olarak boğuşuyor, deli gibi iş arıyorum. Son altı ayda yaptığım 200'ü aşkın iş başvurusuna alabildiğim tek cevap yok. Birçok göçmenin yapageldiği gibi Sosyal Yardım Kurumu'na başvurmayı, başvuranların orada ne tür bir aşağılamayla karşı karşıya geldiklerini bildiğim ve elim tutarken, birden çok geçerli mesleğim varken onursuzluk sayıyorum. Sanat etkinliklerim, sergilerim, yeni projelerim için bir dizi kurum, vakıf ve sanat merkezi ile yazışıyor ve görüşüyorum. Bu zeminde de "bir göçmen sanatçı" olmanın sorunlarıyla cebelleşiyorum. Keyfim ve mutluluğumun kaynağı ise ailem; eşim ve çocuklarım…


İsveç'te bu iki yıl içinde ilk önce, İsveç Göçmen Bürosu'nun oturma ve çalışma izninin uzatılması için benle birlikte bekleyen 6000 kişiye dayattığı ve ayları bulan bekleme sürecine karşı ürettiğim, ardından bizzat Büro'ya yolladığım "İsveç Göçmen Bürosu'na açık mektup" isimli video-performans ile gündeme geldim. Videonun içeriği, yapılmasını beklediğimiz görüşmenin bana düşen tek taraflı kaydıydı. 51 dakikalık kayıtta, yaşantıma, beklentilerime dair, İsveç'e, göçmen politikasına ve bizzat Büro'ya yönelik sert, eleştirel dışavurumum yeraldı. Bu işim hem İsveç'te, hem de Türkiye'de çok yankı buldu. Henüz sadece bir kez sergilendi, birlikte isveççe öğrendiğim diğer 70 göçmen arkadaşıma, okulumda.

Geçen yıl çağrısını yayınladığım ve İsveç ile Türkiye arasında sorgulayıcı bir diyalog sürecini hedefleyen, zorlayan "Gerçek Diyalog" isimli sanat etkinliğim sürüyor. İsveç'ten çok Türkiye'de karşılık buldu. Daha da yaygınlaşması ve bir sergiye dönüşmesi için hem benim yapmam gereken çok şey var, hem de desteğe muhtacım. Ardından "Labirent" başlıklı bir karma sergiye katıldım. Uluslararası sanatçı kitapları sergisiydi. "Oturma izni için" başlığını taşıyan sunumum, bu kez ilk oturma izni başvurum sırasında İstanbul'daki İsveç Konsolosluğu'na verdiğim bir el yapısı kitabı belgeliyordu. Bana ve aşkıma dair bir sunumdu. Görüşmenin daha insancıl ve eşit bir zeminde geçmesini sağlamıştı.

Bu ocak ayında yaptığım ve "Mr. President let me challenge you to face his" başlığını taşıyan ve kışkırtıcı bir biçimde Saddam Hüseyin'in idamı sürecine Bush'u dahil eden iki deneysel videom ise önce birinin Youtube'da yasaklanmasıyla gündeme geldi, ardından New York Scope Sanat Fuarı'ında sergilendi. Haziran ayında bu kez Chicago'da sergilenecek. Bu videolar şimdiden, bu sergi, Youtube, videolarımı içeren [PAM] isimli video sanatı portalı ile benim blogg sitemden onbinlerce izleyiciye ulaştı.
Dolayısıyla, mekan ve izleyici kavramlarının farklı karşılıklar bulabildiği bir dünyadayız. Güncel sanatın ve benim yaratımımın zeminleri de klasik sergi mekanlarını ve oralardaki izleyicileri hâlâ gereksinse de, bu olamadığında zorlanacak, açılacak ya da hatta seçilecek farklı kapılar ve "mekanlar" var.

İsveç'te göçmenlere yönelik ayrımcılık sanat alanında da sözkonusu. Geçen yıl içinde İş Bulma Kurumu'nun Kültür Bölümü, iş ararken önümü açacak birkaç getirisi, kursu var diye başvurduğumda sanatçı kimliğimi onaylamayı reddetti. Bu açık ayrımcılığa karşı tepkiyle kaleme aldığım basın bildirime, Ulusal Sanatçı Sendikası ve komünist Sol Parti tarafından sahip çıkıldı ve Göçmen Bakanı'na yönelik bir soru olarak İsveç Parlamentosu'nda taşınıp, tartışıldı.
Ama zaten söze dökülmeyen gizli kuralları ile tüm sanat çevresi de göçmenlere karşı benzeri bir ayrımcılığı taşıyor.

Örneğin bu gizli kurallar, bir göçmen sanatçının karma sergiye katılabilmesini kabaca 3, bir destek alabilmesini 5, bir kişisel sergi açabilmesini 10 yıllık sürelere bağlıyor. İlk şartı kırıp karma sergiye daha erken katıldım. Diğerleri karşısında şansımı zaman gösterecek. Hoş, Türkiye'de olduğu gibi, artık dünyanın her yerinde de, subaşlarını tutan kimliklerle ilişkinin ve bu ilişkinin getirilerinin, amiyane deyimiyle kıç yalamanın açamayacağı kapı yok ama, Türkiye'de olduğu gibi İsveç'te de bağımsız sanatçı olmayı seçince aynı kapılar bu kez tam tersine daha da zor açılır hale gelebiliyor.


İsveç'teki göçmen politikalarını teşhir ettiğiniz çalışma "sanatçı" olarak kabul edilmenizi sağladı mı?


"İsveç Göçmen Dairesi'ne Açık Mektup" video-performansım önce buraların en çok satan gazetelerinden Svenska Dagbladet'te haber oldu. Daha sonra da İsveç televizyonunun 2. kanalında bir sanat programına konu oldu. Bu süreç bir dereceye kadar tanınmayı getirse de, yanı sıra akan destek, sergi mekanı bulma çabalarıma yaramadı. Sanat ortamları artık çok yerde ve İsveç'te de kast sistemi içerircesine varlık gösteriyorlar. Kast sistemlerinin yasaları ise bilirsiniz farklı göstergelere dayanır ve oralara kabul zordur.

İnternet sitelerini, forumları bu gözle takip edip kaydetmeye ne zaman ve hangi ihtiyaçla başladınız?

İnternet yazışma kültürü her zaman umurumdaydı ve birçok sanat etkinliğimde kullandığım, yararlandığım ya da içinde nefes aldığım zemin oldu. Hem forumlar, hem de farklı niteliklerdeki sohbet kanalları, odaları ya da iletişimin yazıdan sese, sesten görüntüye, görüntüden ortak oyunlara –eyleme- akan, gelişen niteliğini merakla izlerim. Bu merak ve ilgi ister istemez birçok zeminde iletişimin yeni biçimlerine ilişkin tanıklığımı beraberinde getiriyor. Bu tanıklıklarımda görüntülü sohbet kanallarında kürtlere yönelik çokça yazılı ve sesli saldırıyla karşılaştım ve araştırmaya başladım. Araştırdıkça da, paylaşım sitelerinde, forumlarda, sohbet kanallarında akan ırkçılığın hızla tırmanan örnekleri karşıma çıkmaya başladı. Biriktirmeye başladım.

Hrant Dink suikastından sonra adeta patlama yaptığını söylediğiniz Irkçı mesajlar, neyin göstergesi, bizleri bu anlamda nasıl bir gelecek bekliyor? Buna karşı nasıl bir tutum takınmak gerekiyor? Sizin düşünceleriniz neler?


Yakın geleceğe bakarken çok iyimser değilim. Ülkede yükselecek yeni bir türk-kürt çatışmasından medet umacak karanlık güçler, bu gayelerine yönelik adımlarını atarken artık giderek daha da geniş bir yasallığın ve desteğin peşindeler. Dink'in katiliyle hayranı oldukları bir pop şarkıcısıyla yan yanaymışçasına, kolkola fotoğraf çektiren ordu ve emniyet mensuplarına dair haber, çok az ülkede bizdeki kadar az tepkiyle geçiştirilebilir. Kanıksamayı öğretiyorlar 30 yıl sonra yine bize. O zamanlar cinayetleri kanıksatmışlardı, şimdi ise linçleri, kırımları kanıksamaya doğru itiliyoruz. "Ne mutlu türküm" diyemeyene yer olmadığı söylenen bir ülke kılındı bu ülke. En büyük günlük gazetenin başlığının yanında da benzeri bir cümle var biliyorsunuz: "Türkiye türklerindir."

Yusuf Akçura'nın "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmaya dair" teziyle başladık bu söyleşiye ve belki de konu zaten hep bu. Beyaz berelerin klu-klux-klan kukuletaları gibi taşındığından bahsetmiştim daha önceki bir söyleşimde. Hayır, onlar bile gizli törenlerin giysileriydi. Bizim ırkçılarımız gün ışığı altında ve aslında sadece onlar gibilerinin yaşayacağı bir ülkeyi isterlerken, desteklendiklerinin ve kalabalık olduklarının farkında. İşimiz zor.

Her türlü örgütlü zeminde ırkçılığa karşı, bayrağa ve "milli lidere" tapınmaya dair tüm simgelerle yeniden göğerip gelişen azgın milliyetçiliğe karşı demokrasi ve kardeşlik, birarada barış içinde yaşama bilincini yaygınlaştırmak gerekiyor. Her türlü anti-demokratik adımın, çabanın, kalkışmanın karşısında saf tutmak artarak önem kazanıyor. Son zamanlarda gelişen "Irkçılığa ve milliyetçiliğe dur de!" "Siyasal ufuk hareketi", "Yüzde 52", "Genç siviller", "Benim hala umudum var" gibi inisyatiflere ve 500 aydının muhtıra karşısındaki çıkışına çok değer veriyorum. Ama bu ülke çok daha fazlasına muhtaç.


Şimdiye kadar projeye katılımcı olarak kaç kişi başvurdu? Başvurularda beklediğiniz niteliği görebildiniz mi? Bir Türk'ü ya da Kürt'ü sevme gerekçeleri tatmin edici mi?


Şimdiye kadar ne yazık ki sadece yirmiye yakın çift katılacağını haber verdi. Yapılan iki gazete söyleşisiyle gereksindiği kadar yaygınlaşamadı çağrım. Eminim ki çok daha fazlasının katılması mümkün. Ama duymaları, öğrenmeleri gerek bu çağrıyı. Katılmaya karar veren çiftlerin ise tümü üretim sürecinde. Videolarını düşünüyor, tartışıyor ya da çekiyorlar. Henüz hiçbirinin ürettiğini izlemediğim için üzerlerine yapabileceğim hiçbir yorum yok.


Size göre, birbirini seven Kürt ve Türk çiftlerin sesi, ırkçıların sesini bastıracak mı?


Hayattan sözediyorsanız hayır. Benim sanat etkinliğim, biraz önce yaygınlaşmasını gerekli gördüğüm çabaların sadece biri ve katılımcılarının aynı zamanda birer yaratıcı olmaya soyunacakları özel bir emeği içeriyor. Sayıları ne kadar artsın istesem de bu sayının ancak bir yere kadar artabileceğinin farkındayım. Yok eğer sergiden bahsediyorsanız, katılımcıların videolarının ve seslerinin ırkçıların metinlerini ve seslerini bastıramayacak kadar az olduğunu görürsem, bu sergi açılmayacak ve bir kez daha hep birlikte şapkamızı elimize alıp düşüneceğiz.


Irkçıların yükselen sesine karşın, proje ile kurguladığınız yaklaşım da bir anlamda ırkçı önyargıların dilinden konuşmak anlamına geliyor denilebilir mi? Yani sanırım, bir Türk ya da Kürt'ü seven biri, Kürt ya da Türk olduğu için değil, kişisel insani nitelikleri nedeniyle böyle bir birlikteliği seçmiştir, Türk ya da Kürt olduğu için değil. Bu yanlış bir değerlendirme mi olurdu?


Çok sorulası bir soru bu. Katılımcı adaylarıyla en sık yazışmak durumunda kaldığım konu da bu oluyor genellikle. Katılımcı adaylarının birbirlerini "ulusal kimliklerinden bağımsız" bir zeminde sevdiklerini tabii ki biliyorum. Irkçılığın karşısına aslında tabii ki, ulusal kimliklerin "ne olmadığı"na dair bir bilgi ve dışavurum ile çıkmaktan başka bir derdim yok. O yüzden etkinliğe arap-türk, ermeni-kürt, ermeni-türk çiftler de katılıyor. Benle birlikte paylaştıkları bu uluslar ötesi ya da uluslar üzeri bilince dair, ırkçılığa karşı neyi nasıl aktaracakları ise benim de merakla beklediğim şey.
Benim çağrı metnimdeki "bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler" ifadesi aslında "karşısındakinin kürt olduğunu ya da bir türk olduğunu umursamadan sevenler" diye algılanması gereken bir ifade.

Ama şu da var: Bu çiftlerin bu ulusal kimlikleri ile yaşadıkları sorunlar ve özel bakış açıları varsa bunlar da yansıyacak belki etkinliğe. Mesela, katılımcı adayı bir çift daha birbirleriyle ilk tartışma sürecinde, içlerinde birbirlerine karşı gizli kalan kimi duygularla karşılaştılar ve ciddi sorunlar yaşadılar. Bir yüzleşme birçoğu için kaçınılmaz belki ve ben açıkçası bunu öngörmemiştim.


Sizce yaşanan bunca şeye rağmen, Türk ve Kürtlerin "gönül" bağları güçlü müdür? Yoksa yükselen ırkçılık, "gönül bağı"nın onarılmaz bir şekilde zedelendiği anlamına mı geliyor?


Kendilerine, çocuklarına, ailelerine, köyleri, kasaba ve kentlerine, varoluşlarının hemen her biçimine bu kadar zarar verildikten sonra sözkonusu gönül bağının onarılamayacak biçimde zedelenmesini belki de kürtlerden beklemeliyiz. Zaten etkinliğin bir yanı olan, çok yeni ve sınırlı bir ölçüde gelişen kürt ırkçılığının boy atmasını sağlayan şey de verilen bu zarar, çekilen onca acı, boşaltılan onca köy, atılan her bomba, yağdırılan her kurşun. Bu yine de benim açımdan kürt ırkçılığını masum kılmıyor. Zaten o ırkçılara inat, kürtlerin gönül bağı, umudu, çabası ve barış içinde yaşam istekliliği tüm göstergelere bakıldığında türklerden daha güçlü.

Türk ırkçıları hem bu ülke sınırlarını, hatta yeni işgal edilecek toprakları istiyor, hem de bu sınırlar içinde kürt görmek istemiyor. Belki de bu yüzden Türkiye demokrasi hareketinin en öncelikli hedefleri kürt demokrasi hareketinin istemleri ile örtüşüyor ve o olası ortak kazanımlar kendi geleceğinin de güvencesi olacak. Ama elbette ki uzun süren savaşın, kişisel ya da toplumsal her boyut ve zeminde açtığı yaralar hâlâ kanıyor. Bunun üzerine gelen yaygın iç göç ise, yöneldiği ve yerleştiği tüm kentlerde çok daha sert ve askeri olmayan kitlesel çatışmaların yaşanacağı bir geleceğin tohumlarını taşıyor. Tehlike çok büyük.


Projenin tahmini zaman çizelgesi nasıl bir seyir izleyecek? Ne kadar sürecek? Sergilerin açılma tarihine ilişkin okuyucularımıza bir bilgi verebilir miyiz?


Sergileri ne zaman ve nasıl açabileceğimin cevaplarını sürecin getirecekleri belirleyecek. En başta katılımın yoğunluğu ve gereksindiğim birden çok alandaki desteği bulup bulamayacağımla ilgili her şey… Çağrının yaygınlaşması için desteğe ihtiyacım var. Kurgu, transfer süreci, sergileme olanakları açısından desteğe ihtiyacım var. Sanat merkezlerinin, sergi mekanlarının böylesi bir sergiye ilgileri ve yer sağlaması, kamuoyu desteğinin gücü ile sergilenmesi oldukça zor metinleri sergileyebilmemin önünün açılıp açılmayacağı, bulabileceğim ya da bulamayacağım mali yardımlar… Tüm bu alanlarda desteğe muhtacım.

Ben en azından önümüzdeki sonbahar ve kış aylarında açmak isterim bu sergiyi ama dediğim gibi, süreç kendini belirleyecek. Okurlarınız gerek çağrı metnini okumak, gerekse gelişmeleri izlemek için http://open-flux.blogspot.com/ linkindeki blog sitemi ziyaret edebilir ve en önemlisi katılmayı düşünürlerse hakcura@gmail.com e-mail adresime yazabilirler. Şimdiden hepsine teşekkür ediyorum ve tabii ki size de…

19.10.06

"Gerçek Diyalog"un Türkiyeli katılımcılara yönelik ikinci sorusu değişti. Neden ve nasıl mı?

Radikal’de “Gerçek Diyalog”a dair 2 Ekim 2006 günü yayınlanan haberin ardından aynı gece NTV’ye bağlandım. 20 dk. sesimle konuk olup etkinlikten sözettim, Banu Güven'in sorularını cevaplama fırsatı buldum. NTV set ekibi kolay kolay görülmeyecek bir dayanışma örneği olarak, "Gerçek Diyalog"un sorularını gün boyunca cevaplarken kendilerini çekmişler ve katılım olarak bana yollamaya, sözkonusu bültende de tüm izleyicilere örnek olarak sergilemeye karar vermişlerdi. Bana yollayacaklar. O gece kayıtlarında ancak seslerini duyabildim, sevindim ama daha izleyemedim.

Bu her iki -Radikal, NTV- örnek dayanışma örneğinin ardından birçok maille soru, katılım kararı bana ulaştı. Kader bu ya, Radikal gibi NTV de program sırasında altyazıyla izleyicilerine ileteceğini açıkladığı bu blog sitesinin linkini ( http://open-flux.blogspot.com/ ) teknik bir arıza nedeniyle yayınlayamadı.

O günlerin ardından, özellikle de gelen maillerdeki soruların bolluğundan, katılımcı adaylarının arada bakıp bilgi tazeleyeceği, gelişmelerden haberdar olacağı sürekli bir linkin bilgisini onlara iletmek ne kadar elzem anladım. Anladığım ve bir diğer daha önemli şey ise, bu etkinliğin duyurularının çok daha yaygınlaşması için gereken yolları bulmam gerektiği.

İstanbul İsveç ve TC Stockholm büyükelçiliklerine yönelik birbirinin eşi iki destek çağrısı kaleme aldım. Sırayla yolluyorum. Bu mektup ve başvurularda, neye ihtiyacım olduğunun açıklaması şöyle: "ihtiyacım öncelikle çok yaygın bir tanıtım ağı oluşturabilmek. Türkiye ve İsveç medyasında yaygın duyurular yayınlayabilmek. Elime geçecek yüzlerce, belki binlerce kaydı kurgulayıp son haline getirebilecek, değişik dilleri birbirine çevirebilmemi ve videolara altyazı olarak ekleyebilmemi sağlayacak parasal desteğe sahip olabilmek. Etkinlik sonuçlanınca İsveç'te ve Türkiye'de sergileme mekanları bulabilmek, gerekirse kiralarını ödeyebilmek. Bu sergilerin her iki dilde kataloglarını, davetiyelerini ve afişlerini bastırabilmek." Yani az değil. Üstelik bu desteği talep ettiğim yerler de yalnızca bu iki büyükelçilik değil... Her türlü ve biçimde desteğe açığım.

Bir başka önemli gelişme de, katılımcıların eğilimleriyle ve onların uyarısının ardından,"Lagom"a dair soruyu Türkiyeli kullanıcılara sormaktan vazgeçişimle ilgili. Şimdiye kadar bu biçimde kaydedenler tabii ki kabulüm olacak. Ama bundan sonrası için, ikinci soruyla İsveç toplumunu nasıl lagomla yüzleştiriyorsam, Türkiyelileri de bizzat kendi toplumsal statükolarıyla yüzleştirmem gerektiğini düşünüyorum. Orhan Pamuk'un Nobel'i alması ile tam da isveçlilerin Türkiye'ye yönelik gözü, türkiyelilerin de İsveç'e yönelik gözü bu kadar açılmış ve odaklanmışken...
İkinci soru, Türkiyeli katılımcılar için şöyle değişti: "Türkiye’de giderek yükselen yeni milliyetçilik hakkında ne düşünüyor ve ülkenin geleceğine nasıl bakıyorsunuz?

Birçok şeyin sıradışı olduğunu biliyorum:

Böylesi bir açık katılımlı, sonu belirsiz sanat etkinliği,
Bir sanat etkinliğinin yaygınlaşması ve oluşması için kullandığım tüm yöntem ve araçlar,

Sürecin nasıl ve neden böyle aktığına dair sizleri bilgilendirme isteğim,
Bu sanat etkinliğinin "niteliğini" katılımcılarla birlikte kısmen de olsa değiştirebilme rahatlığım.

TC Stockholm Büyükelçiliği beni gelecek hafta toplantıya çağırdı. Siteye koymak için NTV gece programının ve dolayısıyla katılımlarının filmini bekliyorum. İsveç İstanbul Büyükelçiliği'ne yönelik mektubumu bugün yolluyorum. Katılımını bana CD ya da DVD olarak yollamak isteyenler için -ki sayıları hiç az değil- gereken posta kutusunu edinebilmek için bir dernek kuruyorum (İsveç'te kişisel posta kutusu kiralanamadığını bu sayede öğrendim). Size bu blog’u yazıyorum. "Gerçek diyalog" ise büyüyor.