25.12.12

Göç Bağlantıları Sergisi Projesi'nin açılışından... / From the opening of Migration Connections Exhibition Project

Yenileme (30.12.2012): Bu kez fotolar sevgili Eda Yiğit'ten. Sağolsun...






 





Sağolsun o karda kışta Gökhan gitmiş de, açılış fotograflarını çekmiş...
Son iki fotografta sorunlu görünen o ekranda "İsveç Göçmen Dairesi'ne Mektup"un daha sonraları sorunsuzca gösterilebildiğini sanıyor, umuyorum.
Sergi hakkında geniş bilgiyi geçen hafta yazmıştım.







Fotograflar: Gökhan Akçura

22.12.12

Bugün açılan Göç Bağlantıları Sergisi Projesi'nde üç eski işim yeralıyor


“İstanbul’un ilk kent müzesi” unvanına sahip olan Adalar Müzesi, 2011’in Ekim ayında başlattığı Türkiye’de Kent Müzeciliği adlı Avrupa Birliği destekli projesinin kapanış etkinliği olarak Göç Bağlantıları adlı bir sergi düzenliyor. Farklı sanatçıların, akademisyenlerin, araştırmacıların ve müzelerin çalışmalarını Adalar Müzesi çalışmalarıyla birlikte sunan serginin küratörlüğünü Müze küratörü Deniz Koç yapıyor. Adalar Müzesi Büyükada Aya Nikola Hangar binalarında açılışı bugün yapılacak sergi 1 yıl açık kalacak. 
Uluslararası Müzeler Konseyi ICOM üyesi Adalar Müzesi, Türkiye’de çağdaş anlamda kent müzelerinin geliştirilmesi amacıyla Avrupa Birliği Kültürlerarası Diyalog Müzeler Programı’na sunduğu “Türkiye’de Kent Müzeciliği” adlı proje kapsamında “Göç Bağlantıları” sergisini düzenliyor. 
Hazırlıkları 2011 yılında başlayan, küratörlüğünü Deniz Koç’un yaptığı sergide, kentler arası yer değiştirme, insan hikâyeleri, yeni yaşam deneyimleri, paylaşım, yalnızlık, sevme ve sevilme bağlantıları, gidenlerin ve gelenlerin gözünden sunuluyor. 
Avrupa’dan “Göç Esintileri” 
Serginin Avrupa deneyimleri bölümü olan “Göç Esintileri”, aşağıda ayrıntılarıyla tanıttığım üç eşimle beni konuk ediyor. 2013 yılı Haziran ayında sergi kapsamında İstanbul'a gelecek ve sergilenen işlerim ve genel olarak yaratımım üzerine bir tanıtıcı etkinlikte yeralacağım.
Aynı bölümde yer alan proje destekçilerinden Kreuzberg Müzesi, Berlin’e Göçün 300 yılını interaktif video ve arşiv çalışmalarıyla özetlerken, proje ortağı Xanthi Folklor Müzesi ise, “Xanthi’den” başlığı ile sergiye katılıyor. 
Sergi, hazırlıkları öncesinde Adalar Müzesi çalışanları Stockholm Nacka Kommun işbirliği ile HAMN Müzesi’nin organize ettiği müzecilik atölye çalışmalarına katıldı. İsveç ziyareti sırasında gerçekleştirdikleri İsveç’te yaşayan Türklerle yapılan Sözlü Tarih görüşmelerinden elde edilen filmler de sergide görülebilir.
İçimizdeki göç
Avrupa bağlantılarının yanı sıra Türkiye’den Adalar’a göçün iç bağlantıları da serginin ilgi çekici bir diğer bölümünü oluşturuyor. Proje kapsamında Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Belma Akşit ve Prof. Bahattin Akşit ile öğrencileri tarafından yürütülen araştırma ve belgeleme çalışmaları, ilginç grafikler, haritalar ve video performanslar eşliğinde sunuluyor. 
Aynı bölümde Tarih Vakfı’nın fotoğraf ve belge arşivlerinden Adalar Müzesi ile paylaştığı görseller yer alırken, Adalar Müzesi’nin iki yıl önce Kültür Üniversitesi desteğiyle gerçekleştirdiği “Adalı Esnaflar” belgeleme videolarından hazırlanan klipler de izlenebilecek. 

Sergilenen işlerim:

İsveç Göçmen Dairesi'ne açık mektup (Öppet brev till Migrationsverket)
Hakan Akçura 
videoperformans, 2006, 51 dk.






Sanatçının ikinci kez oturma ve çalışma izni almak için başvurduğu 2006 yılında, İsveç Göçmen Bürosu'nun çağrısını aylarca bekledikten sonra yaptığı ve kaydettiği tek taraflı görüşme kaydı. Akçura, videoperformansın kaydını Göçmen Bürosu'na yolladığı gün içeriğini kamuya da açıklıyor ve diğer binlerce göçmenle paylaştığı bu sorunu medyaya taşıyor. Sanatçı, videoperformansında Göçmen Bürosu'nun soracağını bildiği soruları cevaplamakla kalmayıp, onların asla sormayacağı soruların cevaplarını da vermek, bir yeni göçmenin İsveç'e dair ilk yılının tanıklıklarını, düşüncelerini paylaşmak derdinde.

Medyada yansımaları:





Asansörler, Asansörler!
Hakan Akçura
iki bölümlü fotoğrafik düzenleme, 2007

Göçmen sanatçının bir gazete dağıtıcısı olarak asansör aynalarından yansıyan portresi.




Medyada yansımaları:


"Günaydın"
Hakan Akçura
 
videoperformans, 2007, iki ekranlı video düzenleme, 8 + 78 dakika





Sanatçının İsveç'e göçtüğü ve geçinmek için sadece üç kuruşa göçmenlerin çalıştırıldığı kimi işleri bulabildiği yıllarda yaptığı bir video-performans. İş, günlük bedava gazeteleri metro ve tren istasyonlarında inen, binen yolculara dağıtmak. Karar verdiği ve uyguladığı basit sunum tekniğinin nedenlerini bize bir "Epilog"la anlatan Akçura, gazeteleri yüzyüze, gözgöze "Günaydın" diyerek dağıtmanın, basit ama etkin bir iletişimin, verili toplumun davranış kodlarını ortaya çıkaran bir niteliği olabileceğini gösteriyor.

Medyada yansımaları:

Haber portalı Habertürk H2, Ekim 2007'de Stockholm Tegen 2'de açılan "Ben, sahibimin köpeği" sergisi   ve bu sergide ilk kez sergilenen "Günaydın"a dair bir söyleşi yayınlamıştı. O söyleşinin ilgili bölümlerini yeniden yayınlıyorum:

İSVEÇ'DE IRKÇILIK KARŞITI BİR TÜRK 


Necati Yıldırım / H2

İsveç'te yaşayan güncel sanatçımız Hakan Akçura Avrupa tarzı ırkçılığa eleştirel bir bakış atan "Ben, sahibimin köpeği" adlı sergiye katılıyor. Perşembe günü açılacak sergide Akçura İsveç özelinde Avrupa'da ırkçılığın artık müslümanlar ve diğerleri olarak alt kategorilere ayrıldığını belirtirken sergide "Günaydın" adlı eseriyle yeralıyor. 
...

Serginin adı neden “Ben, sahibimin köpeği”?

Sergi fikri, mekanın sahipleri, çok değer verdiğim sanatçılar olan ve biri sergiye de katılan Dror ve Gunilla Sköld Feiler çiftiyle, çok kısa sürede ama çok yoğun akan bir tartışmanın sonucunda ortaya çıktı. Biliyorsunuz, Lars Vilks isimli isveçli bir sanatçı, bir “meydan köpeği heykeli” önerisi olarak Muhammed’in suretini içeren bir çizim yaptı. Bu çizimi yolladığı sergi sergilemeyi reddetse de, yerel bir gazete yayınladı ve kıyamet koptu. El Kaide sanatçının başına ödül koydu, sanatçı koruma altına alındı ve İsveç’teki tüm basın yayın organları, olayı ve genel olarak “özgürlük” kavramını yoğun bir biçimde tartışmaya başladı.

Ne demek “meydan köpeği heykeli”?

İsveç’te son senelerde bir şehir sanatı olarak kimi meydanlara, değişik niteliklerde köpek heykelleri tasarlanıp uygulanıyor. Ama müslümanların mundar bulduğu “köpek kavramı” ile çizilmesi bir tabu olan peygamberlerinin, üstelik çirkin ve önyargılı bir suretini birleştiren bir tasarım, bu yaygın, hoş meydan heykelciliğine masum bir öneri daha eklemek demek değildi ve sözkonusu sanatçı bunu en başından beri çok iyi biliyordu.

Sergiye dönersek, başlığında yeralan “köpek” kelimesi bu gelişmelerle mi ilintili?

Hem hayır, hem evet… Şöyle ki, biz bu tartışmaları yeni bir zemine yükseltip, aslında bizce tartışılası olan şeyleri gündeme getirmek istiyorduk ve Dror’un elinde bir Orhan Pamuk metni vardı: “Benim adım kırmızı”dan köpeğin dillendiği bölüm. Bu bölüm, sergi boyunca bir duvarda akacak zaten.

Aynı günlerde İsveç’in en büyük günlük gazetesi Dagens Nyheter’de bir çokkültürlülük araştırması nedeniyle yazılan bir başyorumda şu kendi içinde çelişen iki cümle yayınlandı: “Göçmenlere karşı İsveçli yaklaşımı karşıtlıkları içerse de, temelde hoşgörü ve önyargısızlığa dayanıyor. Buna karşılık müslümanlara karşı varolan potansiyel düşmanlığın boyutu ise kaygı verici.” Hangi hoşgörü ve hangi önyargısızlığı tartışacağız? Artık, göçmenler ve göçmen Müslümanlar diye ayrı iki kategoriden mi sözedeceğiz? Varolan önyargılar ne? Ezberler bozulabilir mi? Tartıştık…

Sonuçta ortaya çıkan sergi, tanıtım metnimizden alacağım cümlelerle, “abartılı kibrimize ve doğudan da batıdan da gelsek, yahudi ya da arap, isveçli ya da göçmen de olsak sahip olmadığımızı sandığımız kendi önyargılarımıza da meydan okuyor.”

Sergimiz şu soruların sorulmasına vesile olmayı umuyor: “Güncel sanat keyif vermenin, bazılarının mal ve statüsünü yükseltmenin ve/veya bir sürüleri için de boş bir provokatif jest olmanın ötesine geçebilir mi? Sanat, çok sayıda insanın haberdar olduğu kamuya açık tartışmalarda da gerçek bir rol oynayabilir mi?”

Nasıl bir işle katılıyorsunuz sergiye?

1.5 saate yakın süren uzun bir videoperformansla… Adı isveççe “Godmorgon”, yani “Günaydın”. Sabit kamerayla, günlük bedava bir gazeteyi, herkese “Günaydın” diyerek dağıtırken beni belgeleyen bir çekim.

Nasıl ortaya çıktığına ve ne içerdiğine gelince, aslında sayfalarınızda yer vereceğinizi söylediğiniz ve videoperformansın ilk 8 dakikalık “Epilog” bölümünde, siz beni sözettiğim gazete dağıtımına çıkmadan önce, evimin mutfağında ilk sigaramı içerken yapıyorum bu açıklamaları.

Peki bize biraz sizi bu sergiye taşıyan süreçten bahseder misiniz?

Uzundur iş arayan ama bulamayan bir göçmenim İsveç’te. Yüzlerce işe başvurdum. Sanat yönetmeni, grafik tasarımcı, sayfa tasarımcısı, medya teknikeri olarak… 20 yılı aşkın bir iş kariyerim var bu alanlarda. Ama göçmenim. İş bulmak bir yana, görüşmeye bile çağrılmadım. O zaman genellikle göçmenlerin yaptığı, beden emeği yoğun, parası az olan işlere de başvurmaya başladım.
Sonunda buldum ve yaz aylarında gazete dağıttım bir ay, metro, banliyö istasyonu kapılarının önlerinde.

Sabah beşte kalkıp yola düşmem gerekiyordu bir güneyine, bir kuzeyine doğru Stockholm’un…

Gazete dağıtırken bizlere söylememiz gerektiği söylenen iki cümle vardı. İsveç’te biraz daha sık ve geniş bir kullanımı olan bir tür “buyrun” ya da “bugünün şu ya da bu isimli gazetesi”. Daha ilk gün, bu kadar pasif bir seslenişle değil de, onların çok şaşırdıkları basit bir kelimeyle dağıtmaya karar verdim gazeteleri: “Günaydın”.

Gördüm ki, orta sınıf hiçbir isveçli, hatta isveçlileşen göçmen, sabahın köründe, onlardan hiçbir şey talep etmeyen, hatta isterlerse üzerine bir gazeteyi bedava verecek olan, gözlerinin dibine gülerek bakan, orta yaşı geçmiş, göçmen mi, değil mi anlaşılmayan, ama belli ki göçmen işi yapan bir adama hazırlıklı ve donanımlı değildi. Çoğu seviniyor, renk değiştiriyor, cevap veriyor ve gazeteyi ister istemez alıyor, ardından neden yaptığını pek anlayamayarak beni, yani arkadan gelene de aynı sıcaklıkla “günaydın” dediğim halimi izleyerek metroya giriyordu.

Hasbelkader aynı yerde ikinci kez yine benim gazete dağıttığımı görürse, ertesi ya da bir sonraki gün, sıraya giriyor, donanımlı “günaydın”ı ile karşılıyordu beni. Ödülünü elimden alıp gidiyordu. Gelen, bir önceki gün, olanca sevimsizliği ile yüzüme bile bakmaz, gazeteyi almaz, yanımdan geçerken, ona ve arkasından gelenlere yönelik “günaydın”ımı fark edip, garipseyerek geçen bir başkasıysa, bu kez beni izleyerek ama daha yavaş yaklaşıyordu kapıya.

O başkalarını genellikle hatırlıyordum. Bakıyor, gülümsüyor ama “saygım bir yana, gazete almayacağını biliyorum” dediğim bir beden diliyle diğerlerine dönüyordum elimdeki gazeteyi uzatmak ve “günaydın” demek için.

Bu tanınma, hiç bekledikleri bir şey değildi. Bir diğerinden ayrılabilecekleri, fark edilebilecek bir özellikleri mi vardı! O fark neydi? Bir önceki günün sevimsiz suratı mı? Bir göçmen mahallesinde kaldığını unutturmaya çalıştığı, herkesi küçümser, hırslı ve korkak sulu mavi gözleri, kaldırdığı soluk çenesi, beyaz yeşil ince yatay çizgili ütüsüz gömleği üzerine çektiği siyah ceketi ve elindeki çantası mı? Tayyörünün altından aşağı iki kalın salam gibi uzanan tutuk ve doyumsuz bacaklarıyla ikide bir sol kenarı hafif titreyen dudaklarını ve balık donukluğundaki gözlerini indirip de düzelttiği “yaz geldi dekoltesi” mi?

Aralarından bazıları hafif utanarak, bu kez “talep ediyordu” gazeteyi. “Sevindiğimi anladıkları” bir beden diliyle ve bu kez “günaydın”ımla uzatıyordum. Ödülleri gibi alıyorlardı.

Dağıttığım gazete sayısı şaşkınlık vermeye başladı işverenlerime. Değişik değişik yerlere yollamaya başladılar beni. Genellikle sıkıcı bulunan otoban altı metro girişleri, uzak banliyölerin tren istasyonları… Yolcuların tek bir yönden akarak geldikleri ya da iki, giderek üç yönüne birden hakim olmak zorunda kalacağın kapılar. Merdivenden aşağıya inenlere, yukarı çıkanlara, merdivene inmek ya da çıkmak üzere yaklaşanlara dağıtmak zorunda kaldıklarıma. Yanım sıra başka gazeteleri dağıtanların olduğu ya da kuruyan boğazımı termosumdan içtiğim su ile sık sık ıslatmak zorunda kaldığım üç saatlik keyifli yalnızlıklarımın kapılarına.

Gazete dağıtırken metro kapılarının önlerinde, her gülümsemenin ve her “günaydın”ın ardından, belki de binlerce insana, hangi tende, yaşta, hal ve edada olurlarsa olsunlar usanmadan -nedense- tek tek, iyice bakmak istememden dolayı, yorgun düşüp uyuyorum öğlen suları. Tuhaf düşler görüyorum haliyle.”

Üç hafta boyunca aynı yerde, Stockholm’un uzak bir banliyösü olan ve adı Türkçeye Yakup’un dağı olarak çevrilebilecek Jakobsberg’de dağıttım gazete. Sonra bu videoyu yapmaya karar verdim: Üç haftanın ve bu yazlık geçici işim bittiği gün, gazete dağıtan kendimi ve yolcuları, yani müşterilerimi sabit kamerayla belgeledim. Yüzlerce “günaydın”ımla…

Eminim birçoğu için o gün kendisine söylenmiş tek “günaydın”la…

Yarın da, yani Perşembe açılacak sergimin iki gün öncesinde aynı yere gidip, aynı yolculardan bu kez seçtiğim kimilerine bu kez açılış davetiyemi dağıtacağım.

Bu kez de sizi videoya çekecek biri var mı?

Dror Feiler şaka yollu önermişti ama istemedim. Bu kez yapmak istediğim belgelenmesini isteyeceğim bir performans değil, samimi, yüzyüze bir davet diyaloğu.


...



19.12.12

My works on “Migration Connections”


The Museum of the Princes’ Islands in Istanbul will present a new exhibition Dec. 22, organized as the closing event of the “City Museum Studies in Turkey” project, which was initiated in October last year with support from the European Union. 
The exhibition, curated by the museum’s curator Deniz Koç, will display the works of different artists, academics, researchers and other museums. It will feature human stories, new life experiences, themes of sharing and loneliness through the eyes of those who immigrate to cities. 
The “Immigration Blows” section of the exhibition tells of European experiences and will host the Sweden-based, Turkish artist, Hakan Akçura as a guest. Video performances and photographs of his immigration experiences will be presented in this section of the exhibition. 
One of the supporters of the project, Berlin’s Kreuzberg Museum, will present a history on 300 years of immigration in Berlin with interactive video and archive works in this part.The exhibition will remain open for a year.
 
December/19/2012 ISTANBUL - Anatolia News Agency - Hürriyet Daily News

My works on the exhibition:






Open letter to Swedish Migration Board (Öppet brev till Migrationsverket)
Hakan Akçura 
videoperformance, 2006, 51 minutes

One-sided conversation recording, waiting for months after his call to Swedish Migration Board where the artist had applied  for residence and work permit for the second time in 2006. Akçura explains the content of videoperformance record the day he sends it to migration board and carries this problem he has shared with thousands of other immigrants to media. The artist is not only answering those questions which would be asked by immigrant board, he also has the worry of answering questions they would never ask, and to share the first year’s witness and thoughts of a new immigrant regarding Sweden.



Elevators, Elevators! (Hissar, hissar!)
Hakan Akçura
two-part photographic arrangement, 2007
Portrait of the immigrant artist reflected from the mirrors of the elevator as a newspaper distributor.




"Good morning" ("Godmorgon")
Hakan Akçura 
videoperformance, 2007, two-screen video editing, 8 + 78 minutes.    

A videoperformance of the artist in these years when he had migrated to Sweden and found some jobs for immigrant employment only for a few cents to make his living. The job was distributing daily free of charge newspapers to passengers who ride in or get off in train stations. Explaining his decided and implemented simple presentation technique with an “Epilogue” he shows us distributing newspapers face to face, beholding and saying “Good morning”, is a simple but effective communication that can have a qualification revealing the codes of behavior of a given society. 
________________


Open letter to Swedish Migration Board (Subtitles)

"Hi.

After joining the Istanbul Biennial in 1995 as an invited participant, I am a contemporary artist who has participated three solo exhibitions and dozens of group exhibitions, independent demonstrations, and a published poetry book.

I am a neo-fluxus artist.

Painter, poet, graphic designer, video performer, article writer, textile designer.

I live in Sweden since January, 2005.

2 years before this date I met my wife, whom I fell in love with and I am an artist who has changed his city and country in order to live with her and two children she had before me.

When I landed at Stockholm on January 2005, one year residence and work permit was stamped on my passport on October 2004 that expired on October 2005.

Last October, for the extension of that period, we have applied to Migrationsverket and waiting for about eight months.

We entered the eighth month.

If I do not show this permit which is not extended and meeting for permission is delayed for an uncertain period, I will not be send back here by the customs of the country if I go abroad, for example, when I go in my own country.

After the meeting I mentioned about, with Migrationverket on October 2005, we made ​​a series of phone calls.

We talked to people who think quite differently about when we might be called.

Some said "1 year", some "six months", and some "coming months". Some said “right now we are calling people who had applied on July, 2005, and this means you will be called after three months”. Some said “right now we are making discussions with people who have applied at the same time with you, meaning your turn will come in a few days”.

We are waiting.

We are in lack of healthy explanations that would make this waiting period meaningful and bearable.

This crisis of confidence pushed me to this art activity.

This fluxus art event, this record, "an open letter to Migrationsverket".

Doing it is being postponed by him, when he would do is unpredictable and one side of the bilateral discussion which will open the door for "the extension of residence and work permission", is me making this discussion, and to complete it.

Therefore, I would like to facilitate Migrationsverket’s work. I want to help them.

With this record, which I don’t know how long it will last, trying to keep it short, I want to document the answers of the questions which I think they would ask or answers of questions they would never ask, in other words all I want to say.

I would like to complete my side of the interview and present it. I want to make the job easier.

How many people are waiting with me, I do not know.

What problems Migrationverket lived, whether after these racist correspondence were they had to change the staff, train them. I don’t know.

Surely, there are reasons that can be understood and accepted by them.

But ultimately, I make this record where I think the thing done is practically to destroy, suspend my travelling liberty.

What will I do? Trying to sum up briefly, I will try to convey; what I've done in this country since January 2005, what I was trying to do, what I think, things I have observed, and how do I look at the future.

As soon as I came, a new form of life, "a family with two children" in my life, and moreover, I lived the required transition process for being able to live first time in a country and city.

For a while, a period had passed for learning what a new country, a new city, a new house, a new way of life is asking me, what could I offer for them, learning, teaching, trying to actualize where we would get along with.

Moreover, we moved a few months later. So after I come, this is my second house I live in.

It comes to the rush of moving ... A period of time has passed in this new neighborhood that we moved with the organization of creche and school that the children would start after summer.

Some time, turning my face to my back, to my own country, İstanbul, I sent an application there. İstanbul Biennial’s concept was “İstanbul”. I offered a contemporary art event called "Istanbul rooms”. Was not accepted, then ...

After moving inside the house, in a room, on a wall we created a small studio to work, and I immediately began to paint.

An old personal exhibition of mine "Kentresimleri" was drawn 150 years ago, and printed as etching. This was an event trying to put forth figure from drawn forms and converting 22 European cities’ core city plans to picture. Stockholm was also taking place in them.

The similar study method I used was a late term “kentresmi”. Its name was “Hecate and Empusa or Izmir bay”. It is gone from me. Now it is in a private collection.

If I do not remember wrong, in May I started “Swedish education for adults” of "Svenska för Invandrare" school.

Like most of the others who had gone to SFI, my first friends were also immigrants. Immigrants who have come during the same period or have come before me, though have no Swedish education or continue their education…Older immigrants…Our teachers…

In fact, I can say, the first institutions I encountered who provide Swedish education are government agencies or private institutions who undertake to provide the same training opportunities.

There is a series of life difference. You start to learn this country with them. Water flowing in house, hot water, heating are all free. If you are inside a space, dying from cold is not a question in this country. The power of public transportation…
Albeit a very small sample, I observe the prevalence of metro network in this city which we say there is finally in Istanbul also. I observe the roads. I observe the lives flowing near me.

I made these observations in the same time, same months – mentioning about last spring and beginning of summer – for taking about 4000 photo frames, I travelled in this city from one end of the suburban line to other end as an artist. When forming a sentence from here, in reality an absurd conclusion appears: Probably, I know the ways better than many people. With its social, ethnic distribution, changing texture of the city, ranging quality of the service, and all the indicators of the city, I began to experience a new training.

I took pictures of what? I took pictures of this city's wall tissue. So, what the local laws accept as crime. So, for whom the police forms special teams for capturing the people who do it. Graffiti culture, graffiti, stencils, stickers. New stencils pressed on them, new stickers that are sticked, new written writings. Of all the complexity. Trial of their deletion, the remaining tracks, of posts-glueings on them. From district to district, from periphery to the center, change of styles, textures, colors, words. Change of relationship forms with the passengers passing from their side. All. I tried to document all of the city wall texture. I have got such an archive about 2005.

When compared with 90s, perhaps I was in a city where graffiti culture began to decline, but at the same time as Istanbul, more than the sum of the population of this country, although more likely I came from a city where almost no graffiti culture was existing. Over time a photography exhibition project has evolved with at least 200-250 and at most 400-450 photographs. Since we had material to form such an exhibition, I could apply somewhere for an exhibition.

I applied to Tensta Konsthall because it was a contemporary art center of an immigrant district. But I think that place – later on I had a conversation with manager friends and I learned – does not want to be remembered as “immigrant district contemporary art center”, and given up this effort, and examples of this effort, and had entered the process of believing the meaning of making programs not different from the programs of a contemporary art center’s programs, alas!

I think for this reason, and perhaps also thinking that they would not be able to find support to meet required press expenditures, they rejected. But as friend has conveyed, they have liked.

At the same time, I began to experience another witness. This time it is the witness of a report, a research, a work done by my wife personally. Experiencing being with her, reading with her, and helping her…It was a research about “Crime gangs in immigrant districts”. This report was taking its strength from the interviews made with people who live in immigrant districts and have achieved very clear results. My wife made the analysis of this report and pulled the outcome document.

The resulting image, along with everything I look at is confirmed, perhaps, led to a very short time to know anything more I can learn. There were many requests of people in those places. They wanted to be seen. Although not very well received, net reality was that they wanted to exit the "status of being second-class citizens" They wanted equality, in particular in finding a job, in job selection, job attributes ... They wanted an equality in which job rates being open or close to immigrants is not mentioned.

They were mentioning that in most of these regions, after seven o'clock, no public official including the police were staying. They were talking about crime gangs who grew up in such a reality and maintain security in these regions at those hours.
Peculiar to those places, a whole new culture of life, total of habits, have developed and was a sum of indicators showing improvements.

At that time also, and perhaps one of the two works I can do - I can do one of two work-,I designed Engelska Riskförbundet's monthly publication of the "Birlik" for one issue. It was not an existing journal with its content. Besides its design, I included about twenty articles to enrich all its content.I included 6-7 photographs of mine, one of them being cover photo. I saved the subject that take place on the cover and make up the weight of the content for this research. They accepted. They wanted. Perhaps “Birlik” was the first publication that issued the results of this research.

Graffities were photographed, as well as this city was toured from one end to another, became witness of such an analysis, and I spent time designing a publication with these results forming its contents. All of these, necessarily, would bring the conditions of designing more powerful contemporary art event and presenting this to somewhere, and it brought.

I designed a project calle “Reflex”. This was an “outside” art event. A multi participatory art event.

Immigrant neighborhoods, especially driving on the highway you can see their side, which is etched in minds, or in the case of a report that the illustrations used in those places you know, there are certain silhouettes. Everyone knows…
Then on these silhouettes, these large, long and high structures, - the existence of which I learned in this country, I liked much, very functional, especially in the dark months of life has become an integral part of life, we wear for children with care, everyone wore – consider 30 meters big reflexers are hung. In the same form, perhaps in the form I determine, with the same sweetness, innocence, entertainment, pleasantness. Just visualize…Moreover,made of small again, yellow, white, gilt,and small pink reflexers. Connected with each other or sewn .

Who did this? The people who live in the neighborhood where these are hung. They have participated voluntarily to this event. Maybe I have presented, perhaps we have created forms together.

When were they hung? They were hung in every immigrant neighbor with seperate festivity.

How long will they stay hung? Two months… In these darkest months.

Highway traffic would always flow facing their reflections. Trying to understand what they were, learning, looking at it that way again. Vehicles, will pass telling us that simple message – not different than their actual usage: “Protect me”, “see me”, “don’t crash, do not give harm to me!”.

To provide such a simple sentence, with such a festive and public participation, is it necessary to have a very participatory process? For me it is necessary. Because the place I look at art is such a place. People themselves, as if they are in the flow of their lives, ultimately with a lot of parts arising from that ordinary life, not the existence of a so high, noble kind of creation of art , I believe in that artistic creation. I believe there is a creative potential even in people who call themselves ordinary. I believe, with a provocation, with a call for it, collectively, with participation, they themselves could constitute creation itself. I am putting together “art-games” from the point I tell “How good this would be if it were seen”.

Eventually, my “Reflex” project was such a project and of course it needed much support. It needed too much permission, operation (burocratic). Needed calls to be made. Needed labor – and this was the easiest, requiring not much money – Therefore, it should be presented somewhere. For doing this work with their collectiveness.

First I presented to Kulturhuset. Correspondence took months. It was a correspondence not requiring to last for months. Actually this situation brought for me to start to know another institution: Artistic burocracy. Correspondence took several months, and perhaps with mail amount reaching ten, while having a project requiring things to be said about, they talked about everything, sending me from here to there, however they never wrote a word about the project. Finally when they wrote, they wrote it because I wanted. This was unbelievable. “Lagom” ! I started to learn “lagom”. It is the most powerful and deepest institution!. It surrounds everywhere. I started to learn “lagom”. All habits, gestures, facial expressions, all collectiveness, concessions, cowardliness, retreats,
tranquillization, started to learn “lagom” the code of calling back the animal at the bottom downwards and downwards,

Already been taught in all areas of life. So, does teaching it mean “passing” it to people? No. Aren’t there people who come to this country, becoming more Swedish than pure Swedish, having discriminatory even humiliating attitudes, even old hidden racist immigrants? There are. But, generally in this country, I think, there is not many immigrants who have been taught and adopted all of these mandatory secret codes. This country, to this country, to life flowing in this country, to people, to anything belonging to people, called into being a set of human, roughly looking to everything from two different aspects. How good is that! It is an extraordinary chance for Sweden to bring all this fortune, cultural exchange, different experiences of different civilizations to this lonely land free from war, painless, calm, remote, to the middle of these people belonging to this land.

Poor, was not there, was nothing too full, I do not mean a thing happened. Do not look from this point of view. Maybe it's a powerful shaman in north, which has still intense relationship with the underground spirits , with a strong mythology, a completely different side of life, so lonely, so far, a very cold face, a sorrow that flows through all of them raised a deep culture of this country. Or else, how would a Bergman arise from this country?

While talking about this richness and lagom, the sentence I started is left behind: I was correponding with Kulturhuset. There was not a single word regarding my project in those mails one coming after another. Finally, I learned that, Kulturhuset had no objective and subsidy for outside projects. It is not accepted. I turned to Tensta Konsthall and send it there. With the same assumption and in good faith…For me, this place was still an immigrant neighborhood and contemporary art center and how good it was. Even though they found it interesting they did not accept also. Because they were not sure to organize the required support.

My studentship continued. In summer I went to Turkey with my family and came back. Good thing…It feels good. Upon returning, I started to make the big picture I wanted and finished: “My hero from 9/11”. It did not go. I still have it.

I worked for a web site that takes long to produce and still could not finish, almost believing that it is cursed. Tried to accelerate that process. I continued to enter the information I needed to enter.

I started to correspond with a publishing house in Turkey for following the published material, and for publishing my two poem books that I have filed already. Next year, I will try to procure its publishment.

In this process, at the same time, I studied the possibilities of the foundations and public organizations that support the artist. I decided to apply to several of them. I came into line for studio. The portfolio I sent was enough for them. They accepted immediately. Recently a studio was available but it was to large and expensive for me. I am still in the row.

I applied for studio support. “I applied for finding support for my “Reflex” project. Upon arrival, turning my face to my city, I applied for the provision of support for my “Rooms” project which I have told that I had presented to Biennal. From the sum of all these observations and thoughts I mentioned about, a picture weighted exhibition project called “Lagom” is developed. I applied to find support to it. I made several graphic designs in my country and here for making my way, for having support elsewhere.

The answers to most of these applications will come soon. With these answers, I will learn how long time I would spare for creation in the coming period. If my applications will be rejected I can spare less time for creation in the coming period. I will focus on work, perhaps design weighted, working in something that I did not do before to support my family. If my applications are accepted, thanks to these supports, slashingly, holding my main axis there, I could stay and live.

I love my children very much. I love my wife very much. I started to love this country more and more.

I had a creation which was the reason for starting to correspond with Kulturhuset while I was in Istanbul. When I was conveyed about the acceptance of my residence and work permit on October, 2004, they had made their decision based on art object I had presented two months before. Of course we had an “interview” but I had taken this art object to the interview and presented it to Migrationsverket. This was an art object named “About Hakan Akçura’s love and identity”. This was a book containing; my relation from the first day of our meeting which was the reason why I came, certificates of my marriage, photos of each stage, screen shots (screen prints), and after that my creative curriculum vitae, pages of my printed catalogs, criticism written for me, clippings of the interviews, my art and edition of web pages that include my art and my name. My photograph artist friend had taken photos of me from top while I flip each page of the book. While I was waiting the result of my application, I have presented all these photos as a slide show, to Kulturhuset, maybe each of them to be presented with digital press for a larger exhibition. With a project named “For residence and work permit”…They conveyed me that they could not find the possibility to exhibit in such a short time, and thanking, they rejected.
Since then, with all these flowing process 4 art books can be formed like that. Intensive flowed time. Intensive flowed life.

One of my child is in nursery school, the other one is in elementary school. They stay one week with us, and one week with their father. Their father is a very good friend of mine. From my school, from my wife’s environment, flowing through life, I started to acquire friendships slowly but gradually increasing. Some of them are Swedish. I met wise and creative, very brave young people. Both the culture of graffiti in the city, not the loneliness, light, shadow, other objects and people trying to document the existence of a total of times, and I've met a lot with them in the following months ...

I had teachers whom I liked much. Starting to learn a language at age of 43 is a tough job. Last year taught that to me.. I did not like this language much, however I look at this matter like that; if things have changed from the times till this time that I like now, they can also change from now on. In fact, at the beginning the main reason to learn this language was a fluent communication with my children, but now I think if this language could be the language that I can make them print what I have written. It became such a favorite language for me making me think that.

I liked the nature of this country very much. I liked the priority given to a child in flowing daily life very much. I liked people’s respect to animals and nature very much. I liked the sky very much. But one of the first information I had was totally against what I have conveyed. I have never seen any other country where such a large number of young population treating old people so hard, so intolerably as if they had joint resolution. They look at these old people like they do not need to live, like it is not necessary for these people to live there. Or sometimes they look at old people as they were ready consumers while others work. Young people were very tough.

When you look around from here, “loneliness” is reached. Such a large number, such a deep loneliness, one by one but the existence of human beings living together in such a country, it was not anything I can imagine. Of course, the origin of this loneliness, even if they are arrived later to this city-perhaps a hundred years ago, it is deep, it also has a strong impact on special deep loneliness of Swedish peasantry living alone 2 km. away from each others’ houses, sparse and scattered.
But for sure, I will never forget one day in particular. That day it started as if an interesting thing was being observed was a very deep education for me:

Our journey was with metro, where many Swedish and several immigrant children were in the railway car, was a journey from center to periphery to their region. Children welcome among themselves, speak calmly and with all the other Swedes, while we calmly looked around us ...At a moment, where an internal language with known and hidden laws that flows through all pure Swedes knowing how young people should be looked at, one of the young men quickly slapped on wagon glass “thud”.

All the people in the wagon stood up and sat down again. They had shock. The children immediately turned and continued their conversation calmly. Seemed like they did not look at people around them. After a period of three or four minutes displeasure and grumbling, when the medium was calm, this time another immigrant child, acting fasting than the other, slapped on the glass again. Then you understand what is this all about. This was the game of catching train when trains flow adjacent to each other. The rule of the game was: Who would catch first, slap first, while they both pass close to each other? An easy game. But it takes its pleasure and wealth from the reaction of astonished Swedes and accumulates its delight from this reaction. Who's speaking what with whom? Who wants to tell what to whom with this game, with this game’s testimony? In fact, so much things are said!

What kind of a state, gestures, facial expressions, total of ready sentences “lagom”, but also, unfortunately, in the eyes of immigrant children who deserve such a reaction, is involving the growth of a secret racism in an inner language. Unfortunately! None of them know it and live it.The people of this country, with a deep knowledge of civilization, they know how much of a civilized community they are in terms of equality and justice. These people are not still considered as Swedish people,still each of them is considered to be “invandrare”, would stay always like that, they have entered this country on foot and will continue to enter by walking… When will the community itself will be Sweden in the eyes of everyone? Very likely! Not likely! Very impossible! Not! World flowing booming. Migration from anywhere to anywhere…
But the difference is that migration in general, is the migration of people to places where wars, suffering, death, massacre, torture, difficulty, is experienced with more different heat and places that experienced alike things, but not here. They have a story where almost none of these are experienced, only to find the stories of heroism one must go up to Vikings, Almost none of them have not experienced a date, only to find the stories of heroism to gidilmsi up to the Vikings, what good is that recently war, poverty, is not seen, what good is that very deep pain, torture, is not seen, and migration to a country where no laments are heard.

I don’t know. These are the observations of an artist who has lived for a year in this country. You can read me from here, you can know where I will be today from here, what I will do tomorrow, where I would flow my creation, what I will think, how I will stay, how I will live, someday how I will think or not think to be a citizen.…

I am “passing”! Am I included in here? No. But do I “belong” there? No. Such as who? Already like all migrants…They just cannot belong here.

The third generation is here now. Those who were born here. People who do not have other country. From out of nowhere "do not come from". But they themselves do not feel Swedish. They are not encouraged to feel. Names, definitions, each being an "invandrare"... But they do not have other countries! I have one. Decrease? I do not know. Increase? I do not know. But I "pass" here. I have, but I do not have as much as a year ago!

We live in a cruel world. I think in a cruel world, this is a country where many things flow in a more fortunate
manner. In this chance, perhaps for this chance to exist, I am an artist who stare at this sum that would necessarily be merged. I want to create from here.

If you have questions regarding my flowing relations, my family life, relations with my children, ask these questions to people in nursing school, people at school, my neighbors. I feel that, you will have more proper answers.

And in summer I will go. I will go to Turkey with my family. I have people whom I missed very much. I missed sun. I am very happy to see so much rainbow in all my in this splendid sky, however sun is rarely seen. Everybody know this.

But still a man who has come from the Aegean region, a man who comes from Istanbul, feel it very deeply. Blue sea, I miss real blue sea so much.

When I go out from the country, at customs, they will look at my passport to see whether I have “residence and work permit” in this country. For this reason I don’t go out thinking that I could not return. I am afraid of not being able to go out. I am sure that people who wait with me have similar reasons seperately. I don’t know how many of them were obliged to concoct excuse to take front queue. Either he “killed somebody” in his country or made somebody ill. Their queue was either taken front or not.

But I am just telling you my wish. "I want my travelling freedom! I did not do anything for this injustice. I am talking from a position where I can say, none of the people who wait with me has done anything. I had this record for helping. I will send it to you and make you see it. I hope that the process accelerates. I hope this works.

This is the reason of everything.

This is the reason of this art event.

I am here."

6.10.12

"Ülkede korkudan çok paradoksal bir biçimde, cinnet ve kayıtsızlığın birlikte, elele yaygınlaştığını düşünüyorum."


Evrensel Kültür dergisinin ekim sayısı çıktı. Derginin ‘Çözülen Teyel, Kamplaşan Ülke’ başlıklı dosyasında Kürtlere ve Alevilere karşı düğmeye basılmış gibi hemen uyanıveren nefretin toplumsal ve tarihsel kökleri nerelere dayandığını tartışıyor. Dosyada, Yücel Demirer, Yusuf Karataş, Hakan Akçura ve Ahmet Tulgar’ın yazıları yer alıyor.


Dergide yeralan röportajımı Open Flux'a da taşıyorum. Bana sorulan sorulara cevaplarımı 18 Eylül 2012'de göndermişim:

2010 yılında bir linç haritası hazırladınız. Bu haritada yoğunlaşmaların nerelerde olduğunu, lincin başlıca saiklerinin neler olduğunu, yani lince uğrayanların hangi özellikleriyle ve yönleriyle buna maruz kaldıklarıni anlatabilir misiniz?

Tam adı "Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası" olan çalışmamı ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmak üzere Birgün Gazetesi için ürettim. Yayınlanan ilk başlığı "Az kaldı!" idi. O günlerde artan biçimde yaygınlık gösteren linç girişimleri, beni, bu çalışmam için gereken uzun süreli bir araştırmaya yöneltti. Sivas Katliamı öncesinden 2010'a kadar gerçekleşen linçleri ve girişimleri, internet üzerinden, haber taramasıyla listelemeye çalıştım. Haftalarca uğraştım. 200'ü aşkın olayı listeledim. Bunların çoğunluğu, ırkçı, etnik, homofobik, siyasal nefretle kalkışılan linçlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 32 il dışında tüm ülkeyi kaplayan bir yaygınlıkla karşılaşınca da çalışmamın görsel karşılığı netleşti: Linç kanıyla ala boyanmış ülke ve o ülkenin giderek tümü görünür hale gelen bayrağı.
Listede sıklıkla linç girişiminin yaşandığı üç il arkalarından gelenlere fark atıyordu; İstanbul, Sakarya ve İzmir.

Sonra bu haritayı yine 2010'da, ilkinden 8 ay sonra güncellediniz. Sanırım 29 vaka daha girdi haritaya. Ardından geçenlerde üçüncü kez, yaklaşık iki yıl sonra, yeni 50 vakayı da katarak yenilediniz. Ve görülüyor ki hattı linçden değil de sathı linç’ten söz edilebilir artık. Memleketin boyanmamış yerleri azalmış. Bu artışı neye bağlıyorsunuz.

Haritayı ilkinden 8 ay sonra aradaki 29 yeni linç girişimi ile yenilediğimde bu kez "Daha da az kaldı" ismiyle blogum Open Flux'ta yayınladım. Blogdaki son yenilememin başlığı ise "Bitmek üzere". Bu harita aynı zamanda 20 yıllık bir dökümü içeriyor. Umarım bir gün, "Bitti!" demek zorunda olmam.

Sorunuza dönersem, bu artışı neye bağlıyorum? Çok özetle, 40 yıldır ülkede süren savaşa, bu savaştan beslenenlerin iktidarlarına, her daim, her araç ve yöntemle yaygınlaştırılan milliyetçi, ırkçı siyasi propagandaya, tüm bunlara karşı güçlü, kitlesel, alternatif bir kültür, hareket üretilememesine...

Linç, hedef gösterme, pusu kurma, ihbar kültürü çok derin ve yaygın bir ülke Türkiye. Onca soykırım, katliam, tehcir, savaşın ülkesi... Bu geçmişiyle, farklı kurucu ortak uluslarıyla bu büyük suçlara ortak geçmişiyle gerçekten yüzleşmezse, yepyeni bir ortak yaşam kültürünü tüm bileşenleriyle yaratmazsa ülkenin bu varoluşu sürecek. Korkarım.

Her linç eyleminde siyasi kadroların bir ön demeci, bir medya yönlendirmesi gibi bir şey oluyor mu? Yoksa linç yapan kesimler kendi kendilerine durumdan vazife mi çıkarıyorlar.

Kitleler üzerinde etkin, medyaya hakim, yolgösterici, sözü dinlenir mevkilerin aslında her kelimeyi sorumlulukla sarfetmesi gereken insanlar, kurumların hedef gösterdiği, nefreti, milliyetçiliği palazlandırdığı her uğrak, gözü kara kalabalıklar için linci meşrulaştırıyor. Bu her gerçek demokraside affedilmez bir suç. Yakın zamanda bu korkunç suçu hem Başbakan, hem de İçişleri Bakanı işledi. Ne yazık ki daha da işleneceğe benzer.

Elbette ki bu uğraklar, linç girişimlerinin yaygınlaşmasına neden oldu. Dikkatli gözler bunu listemin kronolojisinde zaten farkedecektir.

Son zamanlarda Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Kürt işçilerin çalışmak için geldikleri Batı bölgelerinden gitmesi isteğiyle yaratılan gerginlikler de artış var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

AKP iktidarının, birçoğunun gözünde MHP tabanına yönelik uzun erimli planları uğruna, bence kürt sorununu çözmekte basireti bağlanmasına koşut olarak milliyetçi dozu çok artan siyasal politikası, nefret suçlarını besliyor. Süren savaşın, ölesiye şımarık niteliği, asker ve gerilla ölümlerini yarıştıran hakim söylem, toplumun tüm kesimlerinde ırkçılığı palazlandırıyor. İdris Naim Şahin'in neredeyse tüm demokratik toplumsal muhalefeti zihnindeki PKK ile örtüştüren üslubu ve sınırsız saldırganlığı, ülkenin her başkaldıran bireyini ve ülkenin batısında yaşayan tek tek her kürdü, ırkçı, bağnaz kalabalıklar için hedef haline getiriyor. Durum vahim!

Suriye ile gerginliği artırıcı politikalar Hatay ve civarındaki illeri de patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. O bombalardan biri Gaziantep’te patladı zaten. Hataylılar ise her an bir şey olacağı kaygısıyla yaşıyor. Korku ortamı sosyal çatışmaları besler mi? Ne tür bir korkudur bu?

Biraz önce "ölesiye şımarık bir hal alan savaştan" sözettim. Artık neredeyse her bombalamanın, katliamın ardında kimin olduğu hakkında beşli bahsin oynanabileceği, at izinin it izine karıştığı, olası her sorumlu silahlı yapılanmanın hızla benzeştiği bir ülkedeyiz. Bence Gaziantep bombalaması bu durumun altının kalınca çizdi. Ülkede korkudan çok paradoksal bir biçimde, cinnet ve kayıtsızlığın birlikte, elele yaygınlaştığını düşünüyorum.

40 yıldır bitmeyen savaşın bugünü, Ortadoğu'nun yeniden biçimlendiği bir döneme denk geldi. Bence uluslararası paylaşım güçlerinden biri haline gelen Türkiye devletinin, bu yeniden biçimlenme sürecinde, etkin olarak karar verici, olmazsa karar ortağı olmaya yeltendiği, bu uğurda neleri yapabileceğini çok pervasızca gösterdiği tehlikeli bir dönem. Bu tehlikeli bu uğrakta, eli kanlı bir diktatörün yanında olmayı devrimci dayanışma zanneden kemalist ve/veya Baasçı aymazlar da, sunni bağnaz halk katili çapulcular da barış ve demokrasi güçlerinin seçimi elbette ki olamaz. Tam da bu yüzden, bu zamanlarda Türkiye'de yükseltilecek sonuç verici barış mücadelesinin önemi çok arttı.

Türkiye'de, sadece ülkede süren savaşın değil, aynı zamanda üç ülkede daha süren savaş ve çatışmaların tarafı olan PKK ile bağımlı bir ilişkisi olan BDP'yi saymazsak, bağımsız, yaygın bir barış ve demokrasi hareketi yok. Bugüne değin, 1 Eylül'de Roboski'den yola çıkan, 1300 kilometre yürüyerek Ankara'ya ulaşmayı hedefleyen vicdanı redci Halil Savda'nın kararından ve manifestosundan daha doğru, bağımsız, yalın, bu yüzden güçlü, bu topraklarda barışı isteyecek her insanla güçlü bağlar kurabilecek nitelikte bir çıkış gerçekleşmedi. Peki bu yürüyüş başlayınca ne oldu? Herkes suspus!

Ayaklarına kına yakan kürt analar, yerel inisyatifler dışından 15 gündür, 350 kilometredir güya bu ülkede barışı arzulayan, kitleleri yönlendirme, bu yürüyüşten haberdar etme gücüne sahip herkes bu yürüyüşe karartma uyguluyor. Buna rağmen bu yürüyüşün katılımcıları ve destekçileri tek tük de olsa artmaya başladı. Yaklaşık kırk gün daha yürünecek. Tam da doğru ile yanlışın, barış ile savaşın, samimiyet ile riyanın, köle ruhu ile bağımsız ruhun, dün ile özlenen yarının arasından... Ben bir barış eylemcisi sanatçıyım. Benim için her gün artan sayıda yeni asker ve gerilla genç bedenlerin düştüğü bugünlerde bu kanlı topraklarda bundan daha önemli bir şey yok. Derginiz bu yürüyüş sürerken mi çıkacak bilemiyorum ama ben tüm okurlarını Halil'in yanına çağırıyorum. Onun dediği gibi: Savaş kaderimiz değildir, olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!

4.10.12

Yeni imzalarla: Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!



Kaleme aldığım ve sanat/kültür çevrelerinde yaygınlaştırdığım kampanya metnini yeni gelen imzalarla son kez yeniliyorum. Bianet'te ve "Bariş için Vicdani Red" grubunda yeralan, imza kampanyasının "süren" bir kampanya olduğuna dair yanlış duyurular yüzünden -ya da sayesinde- imza verenlerin sayısı 168'e ulaştı. 

Bu kampanyayı, en kısa ve yaygın duyuru yapabileceğim kendi meslek alanımda yaygınlaştırdım ama bu yeni kattığım imzaların kaçının sanat/kültür çalışanı olduğunu artık bilemiyorum. Aslında bunun öneminin de kalmadığı bir aşamaya geçildiğini de düşünüyorum. Benim dışımda birilerinin daha geniş, yaygın bir destek kampanyasını başlatmasının belki de zamanıdır.

-------------

Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!

Biz bu topraklarda on yıllardır süren kanlı savaşın tanığı ve mağduru olan sanat ve kültür insanları, Halil Savda ve diğer 
barış yürüyüşçüleriyle sınırsız dayanışmamızı duyurmak isteriz. 

Osmaniye'de kalkışıldığı gibi, bu haklı, anlamlı, özel barış yürüyüşüne engel olmak isteyecek her kurum ve kişi, barışa 
gönül veren herkes gibi bizi de karşısında bulacaktır.

Halil Savda'nın dediği gibi:

Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemiyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir!
Savaş kaderimiz değildir, olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!
Bu toprakların en çok ihtiyaç duyduğu şey barış! Tarafları çatışmayı durdurmaya çağırıyoruz!

O küçük bir adım attı; bu adımı hep birlikte çoğaltacağız!

Necati Abay, Altan Açıkdilli, Esra Açıkgöz, Gülsün Ağaoğlu, Ali Akay, Gökhan Akçura, Hakan Akçura, Nazire Akçura, Ayşe Kudra Akdeniz, Cihan Aktaş, Birhan Alakır, Tuğba Alakır, Hatice Altınışık, Gökçe Altunay, Fırat Arapoğlu, Faruk Arhan, Rana Arıbaş, Uygar Asan, Hatice Aslan, Mehmet Atak, Şule Ateş, Claudine Avetyan, Hasan Salih Ay, Sunar Kural Aytuna, Begüm Baki, Pelin Başaran, Pelin Batu, Kerem Ozan Bayraktar, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Burak Baysun, Elif Bereketli, Ayşe Lebriz Berkem, Saniye Boran, Beyza Boynudelik, Ludmilla Büyüm, Canan, Derya Cebecioğlu, Banu Cennetoğlu, Semra Çelebi, Aydan Çelik, Özge Çelikaslan, Yalçın Çıdamlı, Kadir Çıtak, Bahar Çuhadar, Yetvart Danzikyan, İsmet Değirmenci, Nimet Demir, Hande Demircioğlu, Seda Demirdelen, Sinan Demirtaş, Suzan Doğan, Janet Durna, Betül Dünder, Erol Egemen, Gülsüm Ekinci, Cemal Ener, Aslı Erdoğan, Emine Uçak Erdoğan, Saltuk Erginer, Haydar Ergülen, Murat Ertel, Yücel Erten, Aynur Eryılmaz, Ömer Faruk, Sevtap Şahin Genç, Murat Germen, Yasemin Göksu, Mehmet Güç, Halime Güner, Arzu Filiz Güngör, Mahir Günşiray, Ayşegül Gürdal, Hakan Gürel, Defne Gürsoy, Birgül Hakan, Mustafa Horasan, Deniz Ilgaz, Zeynep Işıklar, Esin İdil, İnsel İnal, Fatoş İrwen, Şirin İskit, Barış Karacasu, Murat Kapkıner, Mustafa Kaplan, Deniz Karabacak, Esra Karataş, Erdal Karayazgan, Şule Kangüleç, Burak Karacan, Deniz Karakaş, Gülfem Kessler, Aysel Demir Kılavuz, Esra Koç, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Mahmut Wenda Koyuncu, Rauf Kösemen, Yaşar Kurt, Bilal Lekesiz, Levent Pişkin, Murat Meriç, İnanç Mısırlıoğlu, Murat Morova, Serpil Odabaşı, Sevin Okyay, Demiray Oral, Ceren Oykut, Pınar Öğrenci, Kerem Öktem, Nuray Önoğlu, Işın Önol, Ayça Örer, Nilay Örnek, Zuhal Özden, Emine Özkaya, Nurten Özkoray, Aslı Öktener, Damla Özlüer, Özkan Öztürk, Mustafa Pancar, Ahmet A. Sabancı, Yavuz Saç, Aysel Sağır, Ersin Salman, Uğraş Salman, Günal Salt, Levent Soy, Niyazi Selçuk, Doğan Şahin, Ümit Şahin, Tansu Şen, Necla Şengül, Ali Şimşek, Macide Şimşek, Ersoy Tan, Melek Taylan, Zeynep Tanbay, Hülya Tarman, Tuluhan Tekelioğlu, Hasan Özgür Top, Reyhan Toplu, Taylan Tosun, Zeynep Tozduman, Ayla İşler Tsekka, Yücel Tunca, Ahmet Uluğ, Serpil Ünal, Ertan Vecdi, Hakan Vreskala, Özcan Yaman, Nimet Yardımcı, Ömer Emre Yavuz, Şendoğan Yazıcı, Seçil Yersel, Sibel Yerdeniz, Hülya Yetişen, Abdullah Yılmaz, Duygu Yılmaz, Levent Yılmaz, Nazım Ünal Yılmaz, Serra Yılmaz, Nalan Yırtmaç, Şanar Yurdatapan, Doruk Yurdesin, Leyla Yücel, Emre Zeytinoğlu

Halil'e mektuplar - 3



"Ben barış yürüyüşçülerinin hiçbirini şahsen tanımadım. Aralarından bildiğim ve uzundur takip ettiğim sadece başı derde girdikçe, yazdıkça, hakkında yazıldıkça, Halil Savda'ydı. Başlattığı yürüyüşün ilk gününden beri o ve katıldıkça diğerleri, önlerine çıkan her fırsatta konuştular, demeç verdiler, anlattılar. Çok sık değildi bu olanak. Yürüyorlardı çünkü. Ama o birkaç video ve radyo programının ardından, neredeyse her biri hakkında artık seslerini, şivelerini, seçtikleri cümleleri dinleyen bir insan olarak kişisel, detaylı düşüncelerim var. Tüm bu düşüncelerimi, tek bir kelime ile özetleyebilirim size: Çok gerçekler! 

Halil'in yola çıkış metninin içeriği de gerçekti, olması gerektiği gibiydi, Halil'di. Bugünlerde Türkiye'de bayilerde olması gereken Evrensel Kültür'ün "Türkiye linç haritası" çalışmam hakkında sordukları soruları cevaplarken, sözü bu yürüyüşe getirmiştim, bilerek ve isteyerek. Şöyle tanımlamıştım yürüyüşü: "Ayaklarına kına yakan kürt analar, yerel inisyatifler dışında 15 gündür, 350 kilometredir güya bu ülkede barışı arzulayan, kitleleri yönlendirme, bu yürüyüşten haberdar etme gücüne sahip herkes bu yürüyüşe karartma uyguluyor. Buna rağmen bu yürüyüşün katılımcıları ve destekçileri tek tük de olsa artmaya başladı. Yaklaşık kırk gün daha yürünecek. Tam da, doğru ile yanlışın, barış ile savaşın, samimiyet ile riyanın, köle ruhu ile bağımsız ruhun, dün ile özlenen yarının arasından... Ben bir barış eylemcisi sanatçıyım. Benim için her gün artan sayıda yeni asker ve gerilla genç bedenlerin düştüğü bugünlerde bu kanlı topraklarda bundan daha önemli bir şey yok." Şimdi ekliyorum: Bu eylem -uygulayıcıları farkında olsa da, olmasa da- çok güçlü bir dönüştürücü güce sahip! Onu bu adalete aç topraklarda elbette ki çok yapılagelen diğer yürüyüşlere ya da her gün Taksim'den Tünel'e, Tünel'den Taksim'e bağırarak yolalmaya benzetmeye kalkmak sadece haksızlık değil, gaflet de...

Dört gün boyunca imza topladım kendi meslek alanımdaki insanlardan ve kimse bana bu, yani "bu adı belli 109 sanat ve kültür insanının" altına birlikte imza attığı bir başka metin daha gösteremez. Bianet, imza kampanyamızı yanlış olarak "başladı" diye haberleyince, yeni onlarcası daha bugün ismini yollamış bana... Ne yapmalıyım da onları da görünür kılmalıyım diye düşünüyorum. Belki de birinci gün, ikinci gün diye uzadıkça yayınlanmalı bu liste. Karar veremedim. 

Halil, son günlerde,"bu topraklarda hangi partiye oy verirse versin, hangi siyasal düşüncede olursa olsun barışı dileyen, çağıran, isteyen, özleyen herkes bizi destekleyecektir," derken doğru bir şeyi vurguluyor. Üstelik, yola çıkılan ilk günden bu yana, "Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemiyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir!" demeyi sürdürüyor olmasına rağmen, belki de artık "o yüzden". Bu alışılmadık...

Osmaniye engellemesinin hem boşa çıkarıldığı, hem de yürüyüşün nihayet kalabalıklarca da kısmen de olsa görülmesine hizmet ettiği, desteğin arttığı ama yine de medyada karartmanın sürdüğü bugünlerde, şu son 2-3 haftada, hele ki Suriye'yle savaşın da kıyısına gelmişsek, artık rahatlıkla şunu söyleyebiliyorum: 1978'den beri şu ya da bu biçimde içinde olduğum, yakından izlediğim Türkiye barış mücadelesinin en gerçek, en doğru zamanda gerçekleştirilen ve bu coğrafyada en zor olanı da başararak, savaştan beslenen hiçbir tarafa göbeğini şu ya da bu kadar bağlamayan bu yalın ve soylu yürüyüşe sınırsız destek vermek, yüreğimizin, acımızın, akan kanımızın, giden yıllarımızın borcu... Onlar gerçekten Savda'mız olmalı! Tek kaygımız, ortak çabamız da, biz onlarla ve daha kalabalık kenetlendikçe, bu sürecin niteliğini dönüştürmeye çalışacaklara "karşı" olmalı derim.

Dostlukla..."

Bu "Ölüm yolunda barış yürüyüşçüsü (Halil Savda)" facebook grubunda başlayan tartışmaya yazdığım not, ister istemez Halil'e üçüncü mektubum oldu. 

Kardeşin.

Hakan Akçura
3 Ekim 2012
İsveç saatiyle 00:56

Halil Savda'nın barış yürüyüşüne destek poster tasarımlarım

Halil Savda'nın barış yürüyüşüne eşlik eden blogfacebook sayfası ve facebook grubu sizi bekler.