3.4.14

Dediklerim bunlarmış

Mayıs'tan Nisan'a Türkiye gündemine dair sosyal ağlarda yazdıklarım... Birarada.

Mayıs 2013

Hey siz! Gezi Parkı'ndakiler! Şaka maka Türkiye'nin ilk "işgal et! / occupy!" eylemini başlattığınızın farkında mısınız?

Umarım bu eylemi çoğulluğundan yalıtacak yöntemlerle "yeniden işgal"e ya da sahiplenmeye, tek renkli kılmaya çalışanları da kararlılığınız ve açık zihninizle, bilincinizle yola getirir bir uyanıklık, çoğulluk, şeffaflık, doğrudan demokrasi ve süreklilik sizle olur! Hep!

Devlet kötü saldıracak, haberiniz ola! Sıkı durun!

Binlerin ortak nefesinin, direnişin, haklı işgalin, konu dışı sloganlarla kararsızlaşıp nitelik değiştirmesi büyük tehlike.

Her siyasal yapının bu sıradışı olgunluktaki çoğul muhalefeti, pankartları, sloganlarıyla sahiplenme niyeti söndürülmeli.

Demokrasi düşmanı, sol görünümlü, faşist, bozguncu TGB, İP ve uzantılarının kışkırtma girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Binlerin ortak kararları almasının yolu konseydir, doğrudan demokrasidir. Bugün denenmiş gibi. Ne hoş! Umarım sürdürülür.

Taksim'de apartmanı, okulu, barı, dükkanı, sendikası, derneği olan herkes, o mekanların ismiyle katılsa işgale keşke...

Bu yemyeşil ülkenin tüm ağaçları, o ağaçları gözü gibi koruyan yerküre bilinci sizinle!

Kibrin insafsız kıldığı siyasal iktidar çok gördük. Birileri yerkürenin direniş bilincinin çok değiştiğini ise öğrenmeli.

Bu binlerce cesur ve kararlı insan elbet hep birlikte öne, hızla 100 metre koşsa ne değişir onu da öğrenecek!

Haziran

Bu haklı ayaklanmaya, özgürlük ve barış düşmanı, darbe destekçisi konumlarıyla yamanmaya çalışanları da püskürtme azmi dilerim.

Taksim Gezi Direnişi, tam bu uğrakta, doğanın, kentin, ülkenin karar hakkını neden, nasıl savunduğunu net, yalın dile dökmeli!

Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!

İsyanın kıvılcımını çakan, alçakgönüllü kararlı yüreklerini tanıdığım o bir avuç entelektüel, hedef ne ve ne değil, açıklamalı!

Hiç yüksünmeden, bu iş bizi aştı demeden, sorumluluk ve bilinçle! Herkese dinletmek isteyerek!

Bu isyan hedefine ne onuncu yıl marşlarıyla, ne kışladan, cezaevinden çıkarılmaya çalışılan generallerle varacak! Tam tersine!

Yoksa bizi daha derin bir karanlığın, sınırsız akacak kanın, savaşın beklemesi işten bile değil.

Onlarca videoyu izliyor, her sistem karşıtı eylemi kemalistler cumhuriyet mitinglerine mi dönüştürecek artık diye kaygılanıyorum.

Taksim zaferinden sonra, çok organize bir biçimde her yerde, her şehirde, hatta ülkede hızla boy gösteren başta TGB'liler olmak üzere aktif provokatörleri gördükçe kaygım salt -anlaşılabilir siyasal anti demokratik (genellikle) hasımlar olarak- kemalistlere dair olmaktan da çıktı zaten... Umarım korktuğum olmaz!

Erken bir saptama: #occupygezi yerkürenin en kitlesel, nitelik sorunlarını hızla çözmeye aday ve devletin muhatap aldığı ilk işgal eylemi!

#occupygezi 'nin bu niteliği savaştan ve asimilasyondan yana statükonun yeniden inşası derdini taşıyan her derin gücün iştahını kabartıyor.

#occupygezi yeni özgür yerküre muhalefeti kültürüyle, kuşanmadığı, hedeflemediği o yaygın, hiyerarşisiz örgüt yapısının tohumunu da taşıyor.

Yarın, onurlu, uyanık, zeki perspektiflerle dolu, alçakgönüllü, sorumluluk bilinci yüksek, etkin #occupygezi kolektif liderliği ihtiyacımız!

Erdoğan, ülke çapında seçim turuna çıkma ihtiyacı duyuyorsa bir seçimin uğrağında olduğundan ya da olduğumuzu hissettiğinden. Ya da ikisi de.

Erdoğan sadece püskürtüldüğü o en büyük kentin o en büyük meydanını zorla, kanla yeniden devralmak için destek ihtiyacında, turunda. Gaflet!

Var ya, bu görüşme çağrısına adıyla sanıyla devletin diz çöküşü denir, eğer doğru okunur ve dik durulursa... Paçası tutuşan devletin, bunca deneyimiyle, ne kadar acemi kaldığının seyri önümüzde akan... Kurulduğundan beri bu devlet hiçbir meydanını, üstelik barikatlarla çevrili olarak devletsiz kılmadı. Unutmayın.


Polisten kurşunun gelmediği, sistematik işkence, hapis ve darbe tehdidinin olmadığı zamanın ilk isyanı en büyüğü oldu.

Devlet hızla öğrenecek. Ötesi Gezi öyle bir şey ki, dünyaya ders veriyor: Zulmün de özgürlüğün de yeni şafağı.

Bence ortada bir tuzak varsa, ki çok mümkün ve Gezi izler, hazmedemezse tükürecek ve n'olacaksa olacak.

Diliyor muyum, uyduruyor muyum ben de bilmiyorum: Evinde kalpaklarıyla bekleyen bunca ırkçının hevesi de kursağında kalacak.

"Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!" Aynı yerdeyim.

Şimdi, tam da bu insanlık dışı kör şiddeti seçmişken iktidar, görev BDP'de. Bu şiddeti, keyifle, direnişin niteliğini dönüştürmek için kullanacaklara set örmek, tek sizin elinizde. Genellikle anlaşamadığım önderinizle ilk kez aynı yerdeyim. Siz? Sembolik katılımınıza bakılırsa cevap "hayır". Özgürlükçülerle eski oligarşiden yana olanlar paydası ortak diyen yöneticilerinize bakılırsa cevap "hayır". "Türkler yıllarca kürtler ne çekti, anlasınlar," demek tek sözü olan kanaat önderlerinize bakılırsa cevap "hayır".

Olası tüm oyunları bozup, isyana sahip çıkıp, Gezi'yi koruyup direnişin eksenini ve "barışı" korumak elinizde.

Katılırmış gibi yapmaktan vazgeçip katılmak mı, bu Kürdistan'ın sorunu değil deyip izlemek mi size onur verecek? Gün geldiğinde, direniş ırkçı savaş destekçilerine yaradı işte, deyip haklılığınızın keyfini mi çıkaracaksınız? "Bu direnişin ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelerin denetimine girmesine izin vermeyeceklerin," başında BDP gelmiyor mu? BDP kendini Öcalan'ın işaretlediği "Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler"e katmıyor mu? Direniş bu geceden itibaren ülkeyi saracaksa güç vereceğiniz, koruyacağınız hedefi sahip çıkılası değil mi?:

"Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!" "Demokratik Anayasa! Demokratik Cumhuriyet!" Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

"Çadırımız basıldı, Sırrı'ya söz hakkı verilmedi," diye küsmeye çok hazır ruh halinize bakılırsa cevap "hayır". "Kürtler, meydandan, ırkçı kalabalıklarca 'teröristler dışarı!' diye bağırılarak kovuluyorlar"mış.

Oysa bu iş meydanı çoktan aştı. Kürtler de aslında, o ırkçıları, değil meydandan, direnişin asıl sahipleriyle birlikte ülkenin tüm direnen sokaklarında kovalayabileceğini biliyor. Soru: neden önderlerine sırt dönen yöneticilerini dinliyorlar?

Kutluğ Ataman, Amanpour'u cevaplarken o dahil görüşmecilerin direnişçilerin temsilcisi olmadığını söyleyerek ahlaklı davrandı. Ama referandumu olumlu alternatif olarak savunarak temsilcisi olmadığı bir direnişin seçimi, isteğine karşıt bir görüşe sahip çıkmış oldu. Bunu bağımsız fikir sahibi olarak değil, Erdoğan'ın seçilmiş görüşmecilerinden, "kaygılılardan" biri olarak, görüşme ertesinde yaptığı için de, ister istemez Gezi'ye karşı hükümetten taraf oldu. Oysa, seçilmemiş olduğunu vurgulama ahlakı, en azından tarafsız kalabilme ahlakını beraberinde getirebilmeliydi.

Temmuz

Gezi direnişi şaşkını AKP çalıştayından korkutma ve sindirme yöntemleri çıkmışa benzer. Bu, hala şaşkınlıklarını atamadıklarının göstergesi.

Gezi Direnişi, ruhundaki sefaleti bugüne kadar saklamış herkesi, artık "olamadıkları" yerden açığa çıkarması ile de anılası bir nitelikte... Kastettiğim ruhu sefil ve tam da aradığı manipule edilesi eylem zeminini bulanlara ne prim, ne de olanak veren o niteliği ile ilgili değil. Şaşılası, öğrenilesi, değer verilesi, değişerek katılınası bir "yeni"yi içine almaktansa, tüm zehrini saçmayı seçen bir sefillik kastettiğim.

Bin aynadan Gezi'yi dinlemek çok hoş ve heyecan verici. Dostlardan, forumdan, yeni arkadaşlardan, bizzat sokaktakinden, yolda yürürken, kahvede otururken, vapurda yolcuyken yanındakilerden, bizzat polislerin sohbetine kulak kabartarak... Kadınların daha bir omuzlarını geriye ata ata yürüyüşlerindeki o inanılmaz yaygın tattan, gençlerin üç hızlı cümle kurduğu ve ardından dinleyenlerle birlikte durup etrafı sakince seyrettiği, sonra karşısındakine dönüp güldüğü tanış olmadığım enerjilerinden... Adalar'daki foruma katıldığı anda "hoşgeldin komiser" diye karşılananın, söz nerede kaldıysa oradan devam eden tartışmaya karşı yüzüne, diline hiçbir hazır cümle, tavır yerleşemeyeşinden. On dakika oturup çaresiz gidişinden... Zeka, beceri fışkıran sokak sanatından...

Ağustos

Şu an süren Roboski'li aileler ve Erdoğan, Atalay, Ergin buluşmasını, üç kamerayla belgeliyor olmak isterdim.

Ergenekon Davası, Türkiye'de asker-sivil-mafya ayaklı derin devletin kapsamlı -ama yetersiz- yargılandığı ilk davadır. Dava sürecinin Fırat'ın ötesine geçememesi ya da verili iktidarın yeni, olası ittifaklarını içermemesi bu niteliğini silmez. Demokratik cumhuriyetin tesis edilmediği bir ülkede hiçbir siyasi dava süreci ideal adaletliliğe sahip değildir, olamaz. Bu davanın ağır cezalarla sona ermesi, demokratik cumhuriyet yolunda bir kazanımdır. Tümüyle kabulümdür. Ötesi hedefimdir. Ötesi, Çiller'lerin, Ağar'ın, benzerlerinin, JİTEM'in ve kirli savaş tüccarlarının yargılanacağı bir yarın cümlesidir. Verili iktidarla savaşımın, bu hesaplaşmamın dışında, hakettiğince kendi bağlam ve zemininde akan niteliği zihnimi karartmaz

İktidarın Haberal ile yaptığı anlaşma, uzlaşma ne ise, çürük leş kokuyor. Hep kokacak!

Dezenformasyon kaynaklarını, yalan ortaya çıksa da takipçilerinde yarattıkları etki daha da yayılsın diye sürdürdükleri suskunluktan tanıyın. Bu çok profesyonel bir suskunluktur. Geçirilen her anda dezenformasyon bir başkasının mesajına, sayfasına eklenir, bilen, isteyen, bekleyen.

Kürkçü'nün destek verdiği yere sevinmem, Gezi sürecini "seçimler" gibi bir derde, niteliğini söndürecek bir hedefe kilitlemesini tehlikeli bulmama engel değil.

Bu aralar en midemi bulandıranlar ise Rojava dezenformasyonlarının etkin kaynağı ya da yayıcısı olmayı "seçen" kürtsevmez türkler.

Barış süreci düne kadar cayır cayır yazan yüzlerce PKK'li ve destekçilerini sessiz kıldı. Neden? PKK değil mi barışan ve seslenmesi gereken? Yazık değil mi bu sessizliğin şişip şişip de zehirli bir hal alması ve sadece cayır cayır dezenformasyona dönüşmesi! Bu durum ne anlatıyor?

Kutluğ'un pespayeliği bir yana da, birileri için, Koç'a koç yumurtası atarak devrimcilik yapmaktan Koç götü yalamaya mı döndü iş diye de bayağı meraktayım.

İsveç'teki ırkçılık karşıtı hareket genellikle ateistlerden ve hıristiyan kökenlilerden oluşsa da elbetteki epey müslümanı da kapsar. #hijabupproret'e (türban isyanı: İsveç'te türbanlı gebe bir kadına yönelik ırkçı saldırıya karşı türbanlı portrelere dönüştürülmüş sosyal ağ avatarlarıyla anti-ırkçı sosyal eylem) anarşistlerin ve feministlerin yoğun katılımına, ırkçıların cevabı, alaycı, manipülatif saldırılar bugün. Öte yandan İsveç'te yaşayan kemalist beyaz türklerin yükselen "türban isyanı"na katıldıklarını, umursadıklarını hiç sanmıyorum. Hayat işte!

Devlet, aşağılanmayı kabullendiğin kadar barışacaksın derken PKK de kuşkum kadar güçlenirim mi diyor yani? Barış?!

Sıcak evlerinde cikciklerken çok yakında birkaç milyonumuzun yokolacağı bir savaşın doğmakta olduğunu belli belirsiz sezinleyen insanlarız.

Ne çok insan müsveddesinin karar verici mevkiye sahip olabildiği, yine de sefil köle bir ruh taşıyabildiği bir ülke!

Bienal'in/"Sergi'nin" bütünlükten/bütünlük_imgesinden yana kuşkusu/kaygısı varsa inanılmasa da anlaşılabilir de, niye var?

Şimdi, Bayık'a "Gezi'ye aktif katılmalıydık," dedirten yazıklanmanın nedeni, "bazen yanyana olan o Atatürk ve Öcalan posterlerinden, çözüm sürecine katılım mesajı çıkarması" olunca, benim bile kafam karışıyor haliyle... Gezi, kemalist darbecilerin çözüm sürecini baltalama girişimiydi diyen zihin fukaraları ve Gezi'ye aktif katılmamayı kemalistlerin varlığına bağlayan kürtler bu işe ne diyecek, hiç bilemedim.

Eylül

Arcayürek'in -Emine Erdoğan'a dair- yazdıkları 85'lik bir kemalistin yalnız, güçsüz sayıklamaları değil hala milyonlarcasının tam da o kelimelerle düşündüğü şeyler. Arcayürek başörtüye sokakta şu ya da bu kadar sessiz kalabilse de o'nun devlet protokol giysisi olabilmesine dayanamayan o milyonların sesi.

Öte yandan yeni olan, aynı kemalist köklerden gelse de bu ayrımcılığa düşman, laik, dindarlıktan uzak milyonlarca dost genç de var ülkede. Birçok yeni, şaşırtıcı yetkinlikte özgürlükçü özelliğinin yanısıra bu ayrımcılıktan da çok uzak niteliğiyle Gezi'nin hakim damarı umudum! Bu ayrımcılığı paradoksal olarak kullanan AKP'nin anti demokrat politikasına özden karşı olan dindarlar Gezi'nin bu damarıyla aslında dost!

Dünya Suriye'ye saldırı karşıtı eylemlerle günü geçirecek. Olası saldırgan, olası hedef, vatandaşlarının çoğu saldırıya karşı ülkede tık yok! Bugün niye Türkiye'nin her şehrinde milyonların katıldığı savaş karşıtı mitingler düzenlenmiyor? Düzenlenemiyor demesin kimse bana...

Umarım bugün Gezi Direnişi'nin kürt düşmanı, darbeci, ulusalcı, ajan kesimlerden, onların provokasyonlarından ayrışmaya başladığı gün olur. Buna yolaçması gereken, bunu dayatan her şey tek tek oluyor. Gezi, kolay gaza gelen, hassas ve öngörüsüz bir yapıdan hızla uzaklaşmalı. Kürt ulusal demokrasi hareketini Gezi Direnişi'nden kovmaya kalkan, AKP'nin iktidardan düşmesini, ordu yanlısı demokrasi düşmanı özleri ve bozulmuş 80 yıllık rahatları gereği isteyen ya da Esad'ın Muhaberat ajanı olmayı devrimcilik diye dayatan hiçbir gücün Gezi'ye hayrı yok.

Gezi, tam da bu aşağılık AKP iktidarına -ya da yerine gelecek benzerlerine- hiçbir yerelde istediğince at koşturamayacağını, ne topragımız, ne suyumuz, ne yeşilimiz, ne havamız, ne barışımız, ne ekmegimize, ne sokağımız, ne giyimimiz, ne yaşam biçimlerimiz, ne olduğumuz gibiliğe, ne ekmegimize, ne eğitimimize, ne cocuklarımız, ne bedenlerimiz, ne yarınlarımız hakkındaki kararlara el uzatamayacağını, teker teker, yaygınlaşarak, sakin, usta, kararlılıkla öğretecegimiz direnişimizin adı olmalı.

Paket, AKPseviciliğini beyansız, utanarak yaşayanlar ve anti-demokrat kemalistlerin, özgürlük mücadelesiyle arasını açacak. Bu iyi bir şey. 
Beyansız AKPsevicileri hazla "daha ne!" küstahlığını rahatça dillendirirken, anti-demokrat kemalistler ırkçılıklarıyla "and içmeye" başladı. 

Yolcu yolunda gerek! -mış gibi yapmanın ipliğinin çoktan pazara çıktığı bir ülke Türkiye. Demokratik cumhuriyet, özgürlük mücadelesine devam.

Ne kürt ulusu, ne gücünün farkındalığını bu yıl olduğu kadar tatmamış özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yetinecek halde değil! Hayvan terli!

AKP, milyonlarca insanın geleceğini, sadece seslendirdiği değil, artık iktidara rağmen kurmaya başladığı ülkede "sadaka dağıtır" hale geldi. AKP artık gündemi belirleme, yönlendirme gücünü yitirdiğinin, milyonların çok gerisinde kaldığının farkında. Son şansını da bugün yitirdi.

Anadilde eğitim! Yerel yönetimlerde özerklik! Kirli geçmişiyle yüzleşen devlet! Suyu, toprağı, kenti, bedeni üzerinde bireyin karar hakkı!

Denetlenebilen, yargılanabilen devlet! Şeffaf, yerinden, katılımcı yönetim! Çokuluslu demokratik cumhuriyet! Barışın sürekliliği! Adalet!

Özel olarak da bu paket [hükümetin demokrasi paketi], kürt ulusal demokrasi hareketine verdiği hem yetersiz, hem belirsiz cevapla barışın sürekliliğine de tehdit...

Umarım kürt ulusal demokrasi hareketi bu düşkırıklığından çıkış yolu olarak savaşın devamını değil, kitlesel yaygın barışçıl direnişi seçer.

Gökçek, Tayyar, Bağış, Tuna'yla ses bulan bu iktidara kimse inanmaz. Deri değiştirmekte olduğunu iddia eden artık barsaklarını temizlesin.

Ekim

Verili "ortaya çıkarıcı, farkındalığı artırıcı" edimlere, çabalara, ürünlere sistem karşıtı denmesi kabulünü, ben dahil herkes terketmeli. “Müze Bir Muharebe Alanı mıdır?”'ı izlemek zihnimi açtı. Gün bence yarattığın işle, "gösterilmek istenmemeyi, yoksayılmayı" hedefleme günü. Dokunduğun, konu ettiğin, "ortaya çıkardığın, farkındalığı artırdığın" şeyin ne olduğu artık olağanüstü önemde. Saf "tehdit" olabilmelisin! Sistemin yürümesini sağlayan şirket, kurum ve onların tüm vitrinlerine karşı değil, "sistemin yürümesini sağlayan şeye" tehdit olmak kastım! Kastettiğim sansasyonel bir tehditkar kimliğiyle, sansasyonel bir tehdit içeriği bulabilmek değil; uzun sürecek, başedilmesi güç emekler... İnsanlara, toplumlara, "yüzleşme", "arınma" fırsatı ve "şifa" verebilmeyi hedefleyen her sanatsal emeğin, karanlığı, zehri deşmesi gerekiyor. Bu "yüzleşme", "arınma" fırsatının, "şifa" ile "özgürleşmenin", bu karanlığın kodları sayesinde yürüyen sisteme tehdit olduğunu düşünüyorum. Bu izlekte akmak, verili -çoğu dile getirilmeyen- kodları gösterecek, sorgulatacak, devreden kaldıracak bir kazıyı, emeği çağırıyor. Zor iş!

Her sanatçının biraz da tarihçi, arşivci, kazıcı, sosyal bilimci olması gereken, daha önemlisi "neden olması gerektiğini bildiği" bir izlek. Varsa güncel aktivist kimliğini sanatının içine doğrudan taşımak kolay çözümünden vazgeçmesi gerektiği, sakin, olgun, meraklı bir uğrak bu. Meraklı, çünkü kimsenin, ondan önce bilmediği, keşfetmediği, bilip, keşfettiyse susturulduğu, yoksayıldığı yoldan yürümeyi seçmekle ilgili.

Demirtaş, Bayık'ın "içsavaş tehditi"ni "barış hayali kırılan türk ve kürtlerin öfkesine ilişkin uyarı" diye tanımlıyor. Yersen! Ben yemedim.

Kasım

AKP - Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi son on yılda yüzlerce kez AKP'nin Cemaat'in partisi olduğunu yazdıydı. AKP - Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi "gerekiyorsa" yarın yine AKP'nin Cemaat'in partisi olduğunu yazabilir. Hayır, dün TC'yi "AKP eliyle Feto yönetiyor" diyen indirgemeci solculuk, yarın Cemaat'in CHP ile olası ittifakını desteklerse kıçımla gülcem.

SSÖ, "KCK'dan da, Ergenekon'dan da yargılanan eve gitsin. Toplumsal barış böyle olur" deyince faili meçhul çocugu KCK'liler çok mu sevinmiş? Ergenekon suçlularının bazıları o cinayetlerin birinci elden sorumlularıdır yine de. JİTEM'in üst komutanları da. Yetersiz, eksik, kimileri hukuksuz yargılanmış olsa da Ergenekon ile KCK'yi aynı terazide tartmak edepsizlik bence. SSÖ, durumdan bir "toplumsal barış" çıkarabilme aymazlığına rehin KCK tutuklularının "özgürlük hakkı"nı masaya sürerek kalkışıyor. Dehşet!

Bence Öcalan - SSÖ/Kürkçü ittifakı "kürt halk önderi"nin en büyük düşünü yaşama geçirmek üzere: "TC sol cephe partisi."

Nagehan Alçı ile ROK, medyanın içinde ve bu isimlere değer ya da ilgi verenlerin aynasında biriken irinin düzeyini gösteren ciddi örnekler!

Ordu aşığı CHP'nin, Cemaat karşıtı MGK tavsiye kararını imzalayan AKP'yi Cemaat'tan yana eleştirebildiği bir absürd zamana mı geçtik şimdi?

TC tarihinin en çok "diklik, diklenme, dik durma, dikine gitme" sorunu olan, "dikilesi, dik" başbakanıyla karşı karşıya olduğumuz günleri...

Aralık

Bir Numara'nın hala azımsanmayacak düzeydeki gücünün nedeni sadece sahip olduğu arşiv olmamalı. Balbay, ne zaman öpecekmiş Demirel'in elini?

Bu ülkede AKP'nin kıçını çok bir mağdur ve demokrat bulup yalamak, ister istemez küstah sanatçı elitizminden soytarılığa terfi etmenin yolu.

Kendimi bildim bileli karşısında konumlandığım, bu emek, özgürlük, bağımsızlık düşmanı devleti hiç bu kadar "yönetemez" halde görmedim. O bağırsakları birbirine dolanmış haldeyken barış, özgürlüğün demokratik cumhuriyetini kurabilecek örgütlülüğe sahip olmak müthiş olurdu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış otokratik iktidara yaygın başkaldırı, yarınının garantisi için kürt demokrasi hareketinin desteğine muhtaç. Kürt demokrasi hareketiyse, bu otokratik iktidar ve bizzat kendi önderliği eliyle ilkesiz bir barış sürecinin felcine uğradığı günlerde... İpliği her gün yeniden pazara çıkan ve aslında bu otokratik iktidardan daha güçlü ve kara devlet refleksleri olan CHP'yle su içmeye gidilmez. Gezi'dir, CHP'lilerin partilerine inancının pek kslmadığı, AKP'lilerin önderlerine tapmaktan başka yollar aradığı bu günlerin yolunu açan. Temiz, şeffaf devlet, yerinden yönetim, halkların barışı, emek, su, toprak, kent hakkı, geniş demokrasi, özgürlük için başkaldırı olanaklı.

Bu ülke "her kürtaj bir Uludere'dir," demek aklından geçemeyecek, diyemeyecek filan değil, rahatlıkla diyen bir Başbakan eliyle yönetiliyor.

Bence yakında Erdoğan'ın Putin ve otokrasisine hayranlığından değil Putin'in hayranlığından bahseder olacağız.

PKK kürt gençlerinin kendilerini yakması karşısında net karşı tavır almalı. Öcalan desteklercesine karşı çıkıyor, PKK medyası destekliyor.

Ocak 2014

Öcalan: Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Öcalan: 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar.

Öcalan'ın son alıntıladığım cümleleri Sırrı Süreyya Önder'in "sayın başkanına" itiraz etmediği 23 Şubat '13 görüşme notlarından. Ne değişti? Kemalist kürt solunun kurdurduğu "kemalist değilmiş gibi yapmayı iyi bilmesi gereken kemalist türk solu partisi"nin özgür iradesi mi var yani?

2015'e bir kala ve belki de tam bu zamanlamayla kürt liderleri tarafından -devlete?- deklare edilenler "ırkçılığın milleti yok" dedirtiyor.

Herkesin ses kaydını dinledim. Birbirinden şerefsiz, beş para etmez adamlar hem kanımızı içiyor, hem kanımızı döküyor, salyalı kahkahalarla. Bu her biri birbirinden şerefsiz, kimisi inşallah'lı, kimi .mına koyım'lı milyon dolar sahiplerinin kıç yalayıcıları da bu medya maymunları... Kimi Afrika'da kuyu açarken burjuva besler, savaş başlasın diye konferans düzenler, kimi rüşvet yiyerek belediye, ülke yönetir. Sülük bunlar! Evine ekmek götürebilme, çocuğunu sevindirebilme derdindeki, biraz daha fazla adalet, özgürlük derdindeki milyonların kan emicileri bunlar.

Şubat

[Öcalan'ın] Sorgu videolarına dair KCK-BDP-HDP, önce gladyo montajı, sonra da Öcalan dahil tümü "ne olmuş? baştan beri biz zaten bunları dedik" mi dedi?

"Hükümet istifa", göbek havası ritmiyle "Hırsıız Tayyiip Erdoğan!" filan diye bağırmak yerine, net hedef ve sloganlara ihtiyacı var sürecin. Milyarlarca doların hesabını, Erdoğan'dan, ülkenin her karışına yayılarak sormak, AKP'ye fark atacak bir barış savaşçısı olmaktan geçiyor. Çok kirli, çok kanlı, çok it izinin at izine karıştığı günler bekliyor üstelik bizi. Hesap soramadan biz, gidecek o milyarlar yerine... Kendi adıma, ne Cemaat denen irinli fıçının, ne de gelişmelerden çok memnun o demokrasi, barış düşmanlarının askeri olmayı hiç düşünmüyorum. Kullanılıyoruz kelimesini daha erken telaffuz etmek, sanki içerde olduğundan daha kolay "dışarda", bu tuhaf "dışardan gören" perspektifle... "Elimde başka bir olanak yoksa", demokrasi ve barış için kullanmak istiyorum bu birbirine dolaşan bağırsakların kavgasını. Bok dolu içleri!

Örgütsüzken, kürt ulusal hareketi "barış adına" ikircikli, AKP destekçilerinin kızgın köle soluğu ensedeyken "net" ayaklanmak gerek! Ki zor!

Neden kimse, başta kürt ulusal demokrasi hareketi, Erdoğan'ın elinden barış sürecine dair o yalan silahı "almaktan" sözetmiyor? Bugün Öcalan'ın özgürlüğü, genel af, özerklik için neden salt siyasal, yığınsal, etkin mücadeleden değil de hala silahtan sözedebiliyoruz? PKK, KCK, BDP, HDP, "kürt ulusal demokrasi mücadelesi hedeflerine silahlı değil siyasal, sivil mücadeleyle ulaşacak" dese ne kaybeder? Bu saatten sonra her yeni kürt ve türk gencini öldürecek bir silahlı kalkışmayı sürekli askıda tutmak ne kadar koşullara uygun, anlamlı? Barış sürecine dair üzerine düşen adımları atmayan AKP'ye karşı elde tutulan o tehdit ne kadar kullanılası, ne karşılığı var Kürdistan'da? "Yetti! TC üzerinize düşen adımları atmadı. Tüm gerilla güçleri savaşa yeniden başlıyor!" dese PKK, kim bu barış soluğunu almışken "peki" der? Çok açık değil mi Kürdistan'a yayılan ve gayrıresmi özerkliğe neredeyse karşılık gelen örgütlü mücadelenin, tek tek tüm hedeflere ulaşacağı? Kürt ulusal demokrasi hareketi, kendi geleceğini, bu ülkenin geleceğinden bağımsız mı, onla birlikte mi kuracağına aslında karar verdi mi? Neden HDP'nin türk sol hareketleriyle girdiği ittifakın, kürt ulusal demokrasi hareketini yaymaktan başka anlamı olmadığına inanıyorum? Neden HDP'nin kullandığı tüm genel demokrasi söyleminin "kürdi" bir dudak bükümü ile telaffuz edildiğini düşünüyorum? Bende mi sorun? Yoksa? Kürt ulusal demokrasi hareketine 17 yaşından beri destek veren biri 51 yaşında "sıra sizde aslında" deme hakkına sahip mi? Türkse de...

Mart

Demokratik bir Cumhuriyet! Berkin Elvan, Ceylan, Uğur'un anaları, Cumartesi anneleri, Roboski anaları, Rakel'e, on binlercesine borcumuz...

Biz tüm ibneleri kulağından tutup sikip atacak bu Muammer Güler lümpen ağzı bu ülkede hükümet kaldıkça 10 Gezi az!

Öyle bir ülke ki geleceğine dair gerçek bir umudu verebilecek ve ne yazık ki olmayacak tek şey, 2015'te türklerin ve kürtlerin ortak özrü.

Gezi'nin yerelde hiyerarşisiz karar mekanizmaları yaratma deneyimini geliştirip yeryüzü için muhalefetle birleşmesi umudum hala baki ama zor!

Reel politika ile tüm kanatlarımızı bağlamayı nerede ise başardılar.

Vahim bir komedi: Çok değil bir yıl öncesine kadar Cemaatçi AKP ve ABD'ye düşman kemalist ulusalcılar, üç aydır Cemaat,şimdi ABD ile gülüyor.

Geçende gündeme gelen Yazıcıoğlu'nun elindeki kozmik Dink Cinayeti dosyasını Dink'in kardeşine verdiği açıklamasına aileden cevap geldi mi?

Ben öyle gönülden desteklemiyorum HDP'yi. Gezi potansiyelini kendine kanalize etmeye çalışan, Riza Altun'un bugün dediği "PKK'nin, Türkiye hareketi olmaya dair kuruluş projesi" olduğunu düşünüyorum, pragmatist ve inorganik buluyorum.

Bileşenlerinin politikasında etkin, eşit yeralamadığını , batıbedepesi olmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Ötesi, PKK'yi, bu barış sürecinde, silahlı mücadeleden vazgeçmesi gerekirken vazgeçmemesi, gerilla saldırıları tehdidini sürekli gündemde ürkiye utmasıyla, kendilerine tanıdıkları savaşma hakkını benim artık tanımadığım, yığınsal, sivil, özerkliği bile koparıp alacak bir halk ayaklanması hedeflemediği yerden paradoksal olarak barışı bitirebilecek en olası güç olarak görüyor ve eleştiriyorum.

Tüm bu düşüncelerime rağmen PKK'yi haklı istemler için karanlık bir önderlikle, maşist, stalinist bir örgütle, binlerce yiğit, gerilla, yonetici, entelektüel muhalif kürdün katili bir örgüt gördüğüm günlerde nasıl yine de BDP'ye -anarşistliğimle- oy vermişsem, şimdi de HDP'ye verirdim, verebilsem.

Egemen, işgalci ulusun entelektüelinin muhalif konumu (sadece "muhalif") bunu gerektiriyor.

Üstelik Gezi ayaklanmasının reel politikanın çok dışında yayılma, karar alma, uygulama, mücadele etme zeminleri yaratacağına umudum varken ve bu umut zemini seçimleri çok umursamayacak diye içim rahatken...

Kürt ulusal demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ve biçimsel de olsa onla ittifak kuran Türk muhalefetinin her artacak oyu, mücadeleyi yükseltecek. Kürt ulusal sorununu çözmeyen ve kendi katliamcı ve yağmacı tarihiyle yüzleşmeyen bir Türkiye geleceği yok.

Türkiye ne görmedi, yaşamadı! Artık gerçek kurşun görmesi zor, askerin gölgesinde olmayan, barışı soluyan bir ülkenin kuşakları ise ilk kez "var" ve ne iyi ki onlar savaşmayı seçti, sokaklarda öğreniyor savaşmayı.

AKP'ye gerçek cevap bu bence. Yenilgiyi buradan hisseder o. İstanbullu bir sahtekar hırsız, Ankaralı bir faşist onu geçerse bilir ki o oyları verenlerin bir kısmı hala kazanabileceği türden insanlar.

3.8.13

"Yersiz: Kader Birliği"nden fotograflar ve video



15-28 Haziran 2013 tarihleri arasında Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, geniş bir sanatçı katılımı ile gerçekleştirilen "Yersiz: Kader Birliği" sergisinin video ve fotograflarını paylaşıyorum

Birçoğu Mardinli ve Kızıltepeli olan serginin tüm katılımcıları şunlardı: Erinç Seymen, Vahit Tuna, T. Melih Görgün, Hakan Akçura, Volkan Kızıltunç, Turgut Yüksel, Şerif Kino, Serkan Demir, Fatih Tan, Abdo, Stella Angelidou, Mehmet Ali Boran, Gökçe Süvari, Erdal Arslan, Mehmet Fahracı, Ferhat Dalmış, Mahmut Celayir, Feyzi Çelik, Fahir Kuzu, Sevil Tunaboylu, Seyfettin Arslan, Erdal Duman, Mehmet Çeper ve Elena Constantinou. 


Sergide Kürtçe Dersi videolarım (1,2,3) ve Pax Rhetorica sergilendi.












Fotograflar: Fatih Tan

29.7.13

"İsveç'te olmak, göçmen olmak, sanatçı olmak"



Adalar Müzesi'nde 2013 Aralık ayına kadar sürecek "Göç Bağlantıları Sergisi" kapsamında, 30 Haziran 2013 tarihinde Adaevi'nde yaptığım sanatçı sunumunun tam kaydını sizlerle paylaşacağımı iletmiştim. Nihayet bunu yapabiliyorum.



Altta iki ayrı kameranın kaydıyla tüm sunumum yeralıyor. 

İlki benim kameramdan ve yerleştirirken düşüncesizlik edip ne yazık ki projektör fanının sesini de sesime katmışım. Yine de videonun sesini biraz açarsanız, duyma sorunu yaşamazsınız.



İkincisi Harikalar Kutusu'ndan Banu Barmak'ın kaydı. Onda da ses çok geride kalmış ama benimkinde görünmeyen projeksiyon perdesini bu kayıtta izleyebiliyorsunuz. Sonuçta seçim sizin...



İsveç'e göçtükten sonra, yani sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul'da yaptığım ilk toplu etkinlikti bu. Göçmen kültür emekçisi kimliğiyle yüzümü kimileyin anavatanıma, kimileyin yeni şehrime ve ülkeme, kimileyin de dünyanın değişik coğrafyalarına ya da geçmiş zamana dönerek yaptığım, ettiğim, yaşantıladığım hemen her şeyi, genel hatlarıyla taşıdığımı düşündüğüm bir sunum... 



Sunumumun akışını da zaten bu blogumun zamandizimi belirledi. Değindiğim her işimin kesintisiz kayıtlarını, arkaplan öykülerini ve yankılarını bu blogun arşivinde bulabilirsiniz. Sağ yukardaki "blog içinde ara" yazan yere aradığınız işimin ismini yazmanız yeterli.


(Fotograflar: Bülent Özden / Harikalar Kutusu )

Konuklarıma, beni bir hafta Büyükada'da ağırlayan, sunumun duyurusu, belgelenmesi, konuklarımın hoşnutluğu için uğraşan tüm Adalar Müzesi ile Adaevi yönetici ve çalışanlarına, Harikalar Kutusu'na çok teşekkür ederim. 

Sunumuma dair yazacağınız her türlü yorumunuz beni sevindirir.

Kayıt 1


Kayıt 2

29.5.13

Kürtçe Derslerim, Mardin Kızıltepe, “Yersiz Kader Birliği”nde...

"... Şimdi Deleuze gibi soracak olursak: Kimdir bir “oralı”? “Genel olarak” kimdir? Yani bir farklılık etkeni olarak; ama niteliğini kökensellikten almayan bir farklılık etkeni olarak… Tüm çatışmaların odak noktasında bulunarak… Çatışmalardan ve farklılıklardan, bir gücün yarattığı bir “ortak kimlik” olarak…
Oysa “oralı” için bugün çok daha acil bir durum vardır ve o da şu soruda açığa çıkar: Tam da tarihin bu anında… Tam da “yer” kavramının artık kullanılmadığı anda… Tam da “yok-yer”in ya da “yer-olmayan”ın egemenliğini ilân ettiği anda… Kimdir bir “oralı”? “Yer” ile “oralı” arasındaki bağların çözülüp gittiği anda…
“Yer” sayılmayan bir “yer”de ve “oralı” sayılmayan bir “oralı” için, bu soruların yanıtları nedir?"
(Kimdir Bir “Oralı”; Tam da Tarihin Bu Anında?/ Emre Zeytinoğlu. Sergi kataloğunda yeralan yazısından) 
"... Arap baharının cerayan ettiği, başta Kahire ve Şam gibi tarihi kentlerin bin yıllara dayanan tarihsel nitelikleri, muktedirlerin(kendini ev sahibi var sayanların) arzularına uygunlaştırılarak kentleri sosyal dokusundan yavaş yavaş soyutlayarak kendi kültürelliği ve tarihselliği içine hapsedilmesini gerektirmiştir. Sosyal yapının bir özne olarak tarihin akışından alıkonulması, Freud’un deyimiyle bastırılan öğenin, tekrar geri gelmesi ve bir anda tekinsiz bir role bürünmesine yol açmıştır. Tarihsel kentlerdeki “duran zamanı” algısını tekrar çalışan zamana çeviren nokta burasıdır. Bu sebeple tarihi kentlerin bin yıllardır duran saatini tekrar çalıştıran tekinsiz durumun bu olduğu söylenebilir."
(Tarihi kentler de tarih yapar / Mahmut Wenda Koyuncu. Sergi kataloğunda yeralan yazısından) 

14 Haziran 2013 tarihinde Mardin’in Kızıltepe ilçesi, geniş bir sanatçı katılımı ile gerçekleştirilen bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 

“Yersiz: Kader Birliği” adını taşıyan bu sergiyi, ağırlıklı olarak Mardinli ve Kızıltepeli sanatçılar oluşturuyor ve onlara, çok farklı yerlerden gelen sanatçılar ekleniyor. Sergide yer alan sanatçılar şunlar: Erinç Seymen, Vahit Tuna, T. Melih Görgün, Hakan Akçura, Volkan Kızıltunç, Turgut Yüksel, Şerif Kino, Serkan Demir, Fatih Tan, Abdo, Stella Angelidou, Mehmet Ali Boran, Gökçe Süvari, Erdal Arslan, Mehmet Fahracı, Ferhat Dalmış, Mahmut Celayir, Feyzi Çelik, Fahir Kuzu, Sevil Tunaboylu, Seyfettin Arslan, Erdal Duman, Mehmet Çeper ve Elena Constantinou.

Ayrıca bu sergi sırasında bir de panel düzenleniyor. Mahmut Koyuncu, Mahsum Çiçek, Fırat Arapoğlu ve Emre Zeytinoğlu’nun katılacağı panelde, sergi konseptinin ana fikrini içeren “yer” ve “kimlik” kavramları arasındaki ilişkiler ele alınıyor ve bunların hangi siyasi ataklara maruz kaldığı tartışılıyor.

Sergi ve dolayısıyla panel konusu, bir “yer”de yaşayan farklı kimliklerin, hangi süreçler sırasında nasıl ortaklaştırılmaya çalışıldığı, bu farklılıkların hangi projelerle tek bir kimliğe dönüştürüldüğü üzerine gelişiyor.

İşte “Yersiz: Kader Birliği” sergisi, önce bir “yer” ile özdeş kılınmaya çalışılan kimliklerin maruz kaldığı ortaklaştırma / bütünleştirme siyasetlerini irdelerken, ulus-devlet modelinden, günümüz liberal modellere kadar geniş perspektiften bakıyor. Farklılıkların modern projeler dâhilinde nasıl tahrip edildiği ve sonra da bugünün liberal siyasetinin ise bu farklılıkları nasıl ortak bir tüketim kimliğine soktuğu, bu sergide ve tam da bir alışveriş merkezinin içinden* ele alınıyor.

(*) Mova Park AVM. Sanat Galerisi (Mardin Havaalanı yanı, Kızıltepe-Mardin)


Sergide Kürtçe Dersi videolarım (1,2,3) ve Pax Rhetorica yeralacak. 

(Videolara, hem adlarına ya da numaralarına, hem de aşağıdaki görsellerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.)





18.5.13

"Listan" på TEGEN2 / “När allt kommer omkring tänker jag att det kanske finns stupor vi behöver hoppa utför först..."




"Listan" 
"Huvudsakliga ättestupor i Sverige" och "Huvudsakliga fåglar i Sverige -1"

Vägginstallation, Hakan Akçura, 2013 

Foto: Hakan Akçura


När allt kommer omkring tänker jag att det kanske finns stupor vi behöver hoppa utför först för att kunna hälsa på varandra med ögon som ler, är jag en konstnär som försöker öppna vägen för det med dem jag möter med lätt hjärta och glädje."
(Utdrag ur ett långt reportage som publicerades i två delar från en nyhetssajt 2013 mars: Sajten är populär bland muslim-demokrater i Turkiet. Reportaget gjordes av journalisten Cihan Aktaş)

Genom att ställa ut “Listan”, vill jag väcka liv i Ivar Lo-Johansson's argument som nämns i hans bok "ålderdom" och som för första gången aktualiserar frågan: "Ättestupor är ingen myt utan verklighet" eller åtminstone "Sannolikheten att Ättestupor är en verklighet är ganska stor".

Mina efterforskningar under de tre senaste åren i ämnet har visat att dessa platser finns på väldigt många ställen runtom i landet och benämns dessutom i tidningar, rese-, naturböcker och en del historieskrifter från det senaste decenniet som säte för kusliga händelser och gamla riter. (Digitaliserade svenska dagstidningar” , Projekt Runeberg) etc.)



Rödhaken på ättestupan som kallas Falkaberget i Örebro, Närke
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura

Ända från starten av efterforskningarna har jag mött ett och samma motstånd från flera olika personer med varierande social och politisk ställning, nämligen:”Men Hakan, vet du inte att man redan har bevis för att ättestupor bara är en myt och egentligen inte ägt rum?”. En intressant sak var att det inte gick att hitta ett enda dokument som kan styrka detta kollektiva motstånds argument genom att redogöra för en arkeologisk utgrävning som pekar ut plats, när det ska ha gjorts och hur man har gått tillväga.

Och förresten, känner ni till att just detta allmänna argument som kom till stånd tack vare Birgitta Odén's artikel från 1996 som försäkrade alla om att ättestupor var endast en myt har faktiskt tjänat till att ”skydda” dessa stupor.


Domherren på ättestupan som kallas Valhalla i Olofström, Bleking
 (Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura


Jag har sett att Riksantikvarieämbetet har lagt ner mycket arbete och namngett dessa platser som "ättestupa", “plats med tradition” och “minnesmärke”. Antalet som redovisas där är 50 st och klassas som “Riksintressen för kulturmiljövården”. Jag undrar förstås varför Riksantikvarieämbetet tolkar in eller ser så mycket mening i en "myt" och undrar vidare kring hur många som känner till detta; klassificieringen, meningsgivanden och skyddanden av dessa platser...


Foto: Hakan Akçura


Koltrasten på ättestupan som kallas Ramberget i Göteborg, Västergötland
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura

Som resultat av mina efterforskningar visar det sig att de hittils allmänt kända 10-15 ättestupor, i själva verken ett 90 tal, tills nu och de ska få se dagsljus första gången i min utställning. Jag är nästan säker på att jag skulle kunna hitta lika många till de kommande 3 åren.

Å andra sidan, om motsatsen till det jag tror skulle gälla, om ättestupor bara var en myt, vore det inte ännu mera tragiskt? Att ett sådant begrepp, som inbegriper ett grymt -och inte verkställ / brott mot folkrätten har kunnat få grogrund, leva vidare, frodas i fred och få allmänt acceptans och utbredning i samhället under flera decennier i det här landet.



Sädesärlan på ättestupan som kallas Alster i Karlstad, Värmland
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura

Jag hoppas att det kan bli starten på en meningsfull diskussion; det som Ivar-Lo Johansson framförde för 70 år sedan i egenskap av författare och forskare, som jag idag uttrycker som konstnär på nytt.

Sammanfattningsvis tänker jag att ättestupatraditionen är det äldsta och starkaste inslaget i folksjälen, dess avtryck leder förjaktligen till en känsla av brott, skam och kollektiv skuld.

Huvudsakliga ättestupor i Sverige
(Hakan Akçura, 2013, Stockholm)


Updatering:
Efter utställningen har jag hittat 35 ättestupor till, som har refererats i dåtid som verkliga ättestupor. Jag bestämde publicera hela ”Listan” med alla dokument av varenda ättestupa mellan oktober, 2013 - mars, 2014.

Senaste listan

Huvudsagliga ättestupor i Sverige


(R): Riksintressen för kulturmiljövården

Från utställningen 
(Foto: Hakan Akçura)

TEGEN2


Ja jag vill leva jag vill dö



Hakan Akçura 
Chun Lee Wang Gurt 
Kerstin Hansson
Peter Johansson 
Dorinel Marc
Gunilla Sköld Feiler
Paula Urbano

Vernissage – 17 maj (Norges nationaldag) 17 – 22
Artist talk – 6 juni (Sveriges nationaldag) 18 – 20


Foto: Hakan Akçura

Ja jag vill leva jag vill dö gör ett nedslag i existensen och identiteten mellan hägg och syrén.

Så, vad ska vi fira – om vi ska fira? Vad kvarstår när myterna spelat ut sin roll: historien, naturen, moderniteten, framstegen, folkhemmet. ”Behovet av en nationell identitet är existentiellt” anser Sveriges största morgontidning samtidigt som ”svenskheten” blivit alltmer ogripbar och undflyende i takt med globaliseringen.

Qaisar Mahmood – författaren bakom boken ”Jakten på svenskheten” anser t.ex. att Sverige måste bli tydligt med vad det innebär att vara svensk och skapa en inkluderande nationalism som inte bygger på hudfärg. Så, hur gör vi det och vad ska binda oss samman – som nation – och varför är det så viktigt? Identiteten bygger ju på så många olika delar bland många möjliga – i en ständig dialog och omvandling. 


Den drastiska titeln för utställningen Ja jag vill leva jag vill dö som hämtats ur Sveriges Nationalsång har och får därmed olika innebörder, som t.ex. olika krav på underkastelse, i relation till vem och vad som definierar svenskheten, samtidigt som Sverige lider brist på förmågan att göra sig nya självbilder.

Den 6 juni, kl 18 – 20 på TEGEN2 – på Nationaldagen (som blev helgdag 2005) kommer också ett samtal om dessa frågor hållas med de deltagande konstnärerna med utställningen som bakgrund.

Utställningen ingår i PROJEKTOR som med utgångspunkt från Platons grottliknelse reflekterar spänningsfältet mellan sken och verklighet och projektion och verklighet. Tidigare utställningar har fokuserat på Grottan, Föremålen och denna gång – Idéerna som kommit att spela stor roll för nationsbyggen, sverigebilder och identitetsproblematik. Projektet har fått stöd från Kulturförvaltningen.

Utställningen pågår t.o.m. 16 juni.

TEGEN2
öppettider: torsd-sönd 12-17, 
Bjurholmsg. 9b, Stockholm T-bana Skanstull
tel. 070-7161923 070-2855777
info@tegen2.se

Foto: Paula Urbano