9.12.14

Yen içinde kırık kollar ya da dört yıl önce kimi sorulara verdiğim cevaplar

Bundan yaklaşık dört yıl önce, 15 Aralık 2010'da bir e-posta aldım: 

 "Merhabalar, 
Adım ... Bogazici Universitesi son sinif ogrencisiyim. 
Bu donem Genco Gulan'dan contemporary art dersi aliyorum. Dersi alan arkadaslarimla beraber bir roportaj dizisi hazirliyoruz. Cagdas sanatcilarla yaptigimiz kısa soylesileri http://istanbulmuseum.org/artists/ adresinde yayinliyoruz. Yaptiginiz isleri cok degerli buluyorum ve sizinle farkli konulara deginen bir soylesi gerceklestirebilecegimizi dusunuyorum. Eger vakit ayirabilirseniz sorularimi e-mail ile gondermek istiyorum. Cevabinizi merakla bekliyorum." 

Adını yazmak istemediğim sözkonusu öğrenci, alttaki cümleleri eşliğinde kendisinden istediğim soruları da yolladı: 

 "Merhaba Hakan Bey, 
Sorularimi hazirladim. Bu konuda isinin ehli biri degilim. Ilk defa cagdas sanat dersi aliyorum ve roportaj hazirliyorum. Zamanim da azdi. Hatalarim olmussa affinizi diliyorum. Teklifimi kabul ettiginiz icin tekrar cok tesekkur ederim. 
Bir de roportaji http://istanbulmuseum.org/artists/ adresinde yayinlamamizin sizin icin bir sakincasi var mi diye sormam gerekiyor. İyi gunler diliyorum. Sevgilerimle"

Soruları okuyup, 

"Sevdim sorularini...
Gelecek hafta icinde yollarim tum cevaplarimi...
Tabii ki söylesiyi, mudahale edilmemis haliyle, http://istanbulmuseum.org/artists/ adresinde yayinlayabilirsiniz.
Yayinlayinca haber verin, ben de blogumda yayinlayip, link vereyim...

Sevgiler," 

diye yazdım.
Yoğundum ya da tembellik ettim, bir haftayı geçirdim, nazikçe uyarıldım:

"Merhaba Hakan Bey,

Benim sizden mumkunse bir ricam olacakti. Hocamiz roportajlarimizi yarina
istiyor. Eger hazirsa cevaplariniz bu aksam gonderebilir misiniz?"

Herhalde yoğun bir gündü ki, "Calisayim... Umarim beceririm," yazmışım. Neyse... Becerip, sorulara verdiğim cevapları aynı gün içinde yolladım. Şu not eşliğinde:

"Cevaplarım ekte ...
Yayınlarken, cevaplarımda yeralan köprü linkleri de koruyabilirseniz, okurlarınız bu söyleşiden daha çok yararlanır.
Yayınlandığı zaman bana haber vermenizi isterim ve bloğuma taşırım.
Kolay gele... Genco'ya ve tüm arkadaşlara sevgi, selam."

Öğrenci, aynı gün içinde şunları yazdı ve bana yolladı:

"Emeginiz icin cok cok tesekkur ederim. Cevaplariniz oldugu gibi yayinlanacak.
Selaminizi da iletecegim. Cok sagolun.
İyi calismalar,"

Sonra...

Sonra, 2011 Şubat ayının 12'sine kadar beklemişim ve öğrenciye sormuşum:

"Selam ..., 
Neden hala yayınlanmadı, merak ettim.
Bir fikrin var mı?
Sevgiler,"

(Yaklaşık dört yıldır gelen bir cevap yok.)

Baktım eski facebook mesajlarıma, iki ay daha bekleyip bu kez Genco Gülan'a bir başka şeyi sorarken araya eklemişim bu merakımı:

"...ama yine bogazici'nden ... aylar önce istanbulmuseum.org'da yayinlamak uzere daha sonra yayinlanamayan (neden sahi?) bir röportaj yapmisti..."

Genco da cevap vermiş:

"...Projeyi tamamen öğrenciler yürütüyorlar. VE ders bitince yok oluyorlar Yani proje üzerinde fazla kontrolüm yok ve bir takım kazalar olabiliyor. Zor iş, temasta kalalım, Genco"

Sonra unuttum.

Aralarda onlarca kez başka nedenlerle yazışırken, Wikipedia madde metinlerini isveççeye çevirirken, şakalaşırken, hiç aklıma gelmedi dönüp yeniden sormak. Dedim ya "unuttum".

Bugün, bir makalenin köprü linkleri sayesinde sözkonusu röportajların yayınlandığı sayfaya neredeyse dört yıl sonra yeniden gidince, farkettim ki, sanatçı listesi uzamış da uzamış. Herkesler orada... 

Birçoğu da benden sonra yapılan röportajlar. Kontrolden ve kazalardan kurtulmuş!..

İlginç!

Neyse, bari siz eksik kalmayın bu soru ve cevaplardan diye düşündüm, buraya taşıdım yayınlanmamış röportajı. 

Keyfini çıkarın!

SORU: Kürtçe sorunu, göçmen sorunu, Gazze, Irak savaşı, Ceylan Önkol, Hrant Dink… Yaşadığı dünyaya karşı duyarlı, sorumlu, kendi deyişiyle open flux sanatçı olan Hakan Akçura neden taraf olup destek veren bir aktivist değil de bir sanatçı?

HA: Sorunuz birçok açıdan sorgulanası bir nitelikte.

Öncelikle, sanatçılık ile aktivistliği birbirine karşı konumlandırdığı için sorgulanmalı... Kim demiş “yaşadığı dünyaya karşı duyarlı, sorumlu” bir sanatçı varoluşu aktivistliğe engeldir diye? Ben neden aynı zamanda taraf olup destek veren bir aktivist, diğer yandan bir sanatçı olamayayım?

Soru, “taraf olup destek veren bir aktivist” olmayı seçmek varken, “yaşadığı dünyaya karşı duyarlı, sorumlu bir open flux sanatçısı” olmayı seçmenin, bir tür geride kalışı, eksikliği beraberinde getireceğini, bu durumu asal olan yerine gölgesini, zor olan yerine kolayı seçmek sandığı yerden, bu önyargılı düz mantığından dolayı da sakat.

Bilemiyorum ama eğer siz aslında, bu denli açık, doğrudan, kimileyin oldukça sert ve yüzleştirmeye çağıran bir muhalefeti, görsel, işitsel yaratımlar eliyle sürdürmenin “sanat olup olmadığını” sorgulayan bir zihne sahipseniz, bu önyargılı düz mantığa sahip olmanız da, sanatçılık ile aktivistliği birbirine karşı konumlandırmanız da çok normal. Ama bu zihinsel çıkarsama fazlasıyla sıradan bir yanlışlığı içeriyor ve bu söyleşiyi yaptığınız zemine aslında çok uzak.

S: Tabii bunun üzerine sormam gereken neden gerilla sanat?

HA: “Gerilla sanat işleri” hızla müdahile edilmesi gereken bir olgu, olay, gelişme ve tutuma yönelik yaratılmış, üretilmiş, hızla algılanabilme, çoğaltılabilme, paylaşılabilme, kullanılabilme olanağı taşıyan işlerime verdiğim isim. Ne kadar altından kalkabildiğimi bilmiyorum ama bu yöntem, bu biçim, sözkonusu işlerin nitelik yüksekliği, çok katmanlılığı, derinliği gibi halledilmesi gereken yaratım sorunlarını aslında hiç de devre dışı bırakmıyor. Türkiye’de ve dünyada bu tür yaratımın da, bu yöntemi kullanan sanatçıların da sayısı hiç az değil.
Elbette ki “gerilla sanat işlerim”den yola çıkarak, onlardan her anlamda çok farklı birçok eseri içeren yaratımımın tümünü, bir “gerilla sanat” kavramı içine sokup tanımlamıyorum. Umarım siz de tanımlamıyorsunuzdur. Çünkü her ne kadar bu tanımlamayı başlığına taşıyan kimi festivaller ve sanat etkinlikleri varolsa da aslında muhalif sanatsal etkinliklerin yöntemsel ve biçimsel niteliğine dair olan bu tanımlamayı, başlı başına ayrı bir sanat kavramı, tanımı kılmak çok anlamlı ve kolay değil. Ben ne niyetlendim, ne kalkıştım buna.

S: Türkiye’de gerilla sanat yapmakla yurtdışında yapmanın farkları nelerdir?

HA: Gerilla sanat işlerini nerede ürettiğinizin çok önemi yok. Bütün muhalif sanatçıların yaşadıkları ülkenin özgürlüklere ne kadar açık olup olmadığı gerçeği ile birlikte yüzyüze kaldıkları kimi zorluklar ve dolayısıyla seçtiği kimi farklı yöntemler ise her zaman sözkonusu... Mahlas kullanmak, yaratımını anonim kılmak, çalışmalarının devamı için kendini koruyan bir yandaş ve destekçiler çemberi oluşturmak gibi…

Ama sorunuzda aslında özel olarak bana, belki de bir başka alışıldık önyargı sonucu aslında, İsveç’te yaşarken ürettiğim işleri Türkiye’de yaşasam üretip üretemeyeceğimi sormak istiyorduysanız, sık sık Türkiye’ye gelen, kalan bir TC vatandaşı olarak, hiç de farklı bir hukuksal zeminde yaşamadığımı sanırım size hatırlatmam gerekecek. Yurtdışında yaşamamın bana sunduğu ve daha rahat yaratabilmemi, üretebilmemi sağlayan özel bir cesaret ya da kolaylık yok.

S: Yaptığınız işler tepki toplayabilecek nitelikteler. Örneğin “Allah Korkusu” adlı sergideki –sureti silinmiş Atatürk- afişiniz nedeniyle ifadenize başvurulduğunu okudum. Böyle durumlarla/tepkilerle karşılaştığınızda “ne güzel, çalışmam birilerini düşünmeye sevketti” diye mi düşünüyorsunuz yoksa başka bir yönde mi?

HA:İfademe başvurulmadı. İfademe başvurulma ihtimali doğdu ve ben önce davranıp, henüz benden istenmeyen olası savcılık ifademi yazıp, yayınladım. Ben dahil, savcılık soruşturmasına uğrayabilecek diğer sanatçı arkadaşlarımı ve bütün olarak sergiyi savunma içgüdüsüyle davrandım.

“Kemalizm bir ibadet biçimidir” isimli o afiş tasarımım gibi resmi devlet politikalarını ve toplumda kök salmış tabuları konu edinen, sorgulayan, sarsan işleri ürettiğimde birçok kişi ve kurumdan gelecek farklı tepkilerle karşılaşacağımı zaten bilirim. Nefret e-maillerinden, mesajlarından, olası soruşturma, kovuşturma süreçlerine ve ölüm tehditlerine kadar… Tabii ki bu tepkiler bana “ne güzel, çalışmam birilerini düşünmeye sevketti,” dedirtmez. Bu tepkiler, sahiplerinin düşünmeye, dönüşmeye, yeniden değerlendirmeye ilişkin dirençlerinin, bağnazlıklarının, hoşgörüsüzlüklerinin ve saldırganlıklarının sonucudur çünkü.

Örneğe dönersek, ben o afişi yaptığım günden bu yana kemalist resmi ideoloji çok daha rahat tartışılabilir, sorgulanabilir bir hale geldi. Sürecin bu biçimde evrilmesinde, o çok ses getiren afişle benim de bir katkım olduysa bakın işte buna sevinebilirim.

S: Yurtdışında yaşamak, işlerinizde bakış açınızda ne gibi farklılıklar yarattı?

HA: Yurtdışında yaşamak beni göçmen kıldı. Nesnel olarak yaşantımı sanmadığım ölçüde değiştirdi. Göçmen karşıtı devlet politikalarının, ayrımcılığın ve gizli ırkçılığın, hiçbir göçmeni diğerlerine göre kendini “şanslı” saymaya izin vermeyecek bir eşitlik ve yaygınlıkla karşısına aldığını gördüm öğrendim. Ne yalan söyleyeyim, İsveç kültür ortamının bana kırmızı halılar sereceğini hiç düşünmemiş olsam da, nitelikli bir profesyonel ve sanatsal geçmişle, örneğin çok daha kolay iş bulabileceğimi, yaşantılamaya neredeyse altı yıl sonra bile devam ettiğim zorlukları çok daha erken bertaraf edebileceğime inanıyordum. Şimdiyse, değil ben gibi yeni, isveççeyi sonradan öğrenmiş, orta yaşı aşmış yeni göçmenlerin, burada doğmuş ve nesnel olarak bir başka ülkeyi anavatanı, bir başka dili anadili sayamayacak olan ikinci, üçüncü kuşak göçmenlerin bile ne denli yoğun bir ayrımcılıkla karşı karşıya olduğunu biliyor ve onlarla birlikte “hodri meydan!” dediğim bir savaşçı ruhla soluk alıyorum burada… Sanırım koca bir Avrupa kıtasında durum çok farklı değil.

Haliyle, neyi nasıl yaşadığı sadece işlerinin biçimini değil, özünü de etkileyen, bazen belirleyen bir sanatçı olarak tüm bu varoluş sürecim yaratımımı da etkiledi.

S: “Gerçekler Bilinsin Yeter” işinizden biraz bahsedebilir misiniz? Bu çalışmayı yapmak istemenizin altında yatan itici güç neydi?

O itici güç, şu anda sözkonusu videomun hala alabildiğine güncel kalmasının da nedeni olan hala gerçekleşmemiş olan hedefimdi.

Şöyle ki, “Gerçekler Bilinsin Yeter” (Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi), TSK, bünyesinde bir zamanlar bu ölçüde yasadışı bir cinayet şebekesi kurulduğunu kabul edene, bundan dolayı özür dileyene ve dönemin sorumlularının bulunması, yargılanması için elindeki tüm belge ve bilgileri açıklayana kadar, ya da ne bileyim, savcılarımız Kadir’in nerede olduğunu, şu anda ne yaptığını, zamanında ve şimdi kimlerin koruması altında olduğunu bu videoda ihbar ettiği katillerin yakasına yapışıncaya kadar hep ”yeni bir hikaye” olarak kalacak. Ne yazık ki!

Sorunuzun ayrıntılı cevabını videoyla birlikte yayınladığım basın bülteninde, 2008 yılında cevaplamıştım. Durduğum yer aynı. Oradan aktarıyorum:

“Selamlar,

Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...

Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.

Videoda benım sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).

Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yıllari arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.

Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".

Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.

Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.

JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.

Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve isveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.

Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.

Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.

Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.

Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.”

S: Göçmen Dairesi'ne Açık Mektup” adlı videonuzla Svelska Dagbladet'e manşet oldunuz, İsveç göçmen dairesinden “Güzel bir sanatsa güzeldir. Kızgın bir sanatsa bizim için ilginçtir. Kendimize bakıp, eleştirmek için bize fırsat verir. Biz bekleme sürelerimizin uzamasından gurur duymuyoruz" diye bir açıklama geldi. Peki asıl dışarıdaki halktan nasıl tepkiler aldınız? O zamandan bugünlere bu konuda nasıl gelişmeler oldu?

HA: Bu, aslında iki önceki sorunuzun kısmen cevabı da olan İsveç’teki ilk video performansım, sadece kendi blog sitem aracılığıyla yayınlayabildiğim, bunun dışında sadece Hırvatistan’da sergileyebildiğim bir eserim. Sizin deyiminizle “dışarıdaki halktan” gelen yaygın tepkileri gözlemleyebileceğim sergilenme olanağına hiç kavuşamadı. Ama o dönemde İsveç ve Türkiye medyasında oldukça sık yeraldı. O yayınlar kaç kişiye ulaştı bilemem… Video performansın yayınlandığı yılın ertesinde bekleme süreleri, başvuranların durumlarında özel bir sorun yoksa daha kabul edilebilir ölçülere çekildi. Bunda bu video performansın çok payı olduğunu söylemek ne kadar saçmaysa, hiç payı olmadığını iddia etmek de o kadar körlük olur bence…

Ben sizin deyiminizle “dışarıdaki halktan” gelen yaygın tepkileri gözlemleyebilmeye “İsveç Göçmen Dairesi'ne Açık Mektup”un ardından yaptığım ve sergileme olanağı bulduğum “Günaydın” isimli video performansımla buldum. Sonuçta o da sıradan bir göçmen işi yapan sanatçının, bizzat işini uygulama biçimiyle, toplumla kurmaya çalıştığı yeni iletişimi konu aldığı için, gelen ve genellikle yapıcı, düşündürücü, olumlu nitelikteki tepkilerden çok güç aldım.

S: Yazılarınızı ve bazı işlerinizi openflux.blogspot.com ‘da yayınlıyorsunuz. Ne kadar çok insana ulaşırsam o kadar iyi gibi bir tutumunuz var anladığım kadarıyla. Peki geçiminizi de sanatınızdan mı sağlıyorsunuz?

HA: Bu soruyu birkaç kere okudum. Zihin birinci cümleden, böylesi bir ikinci cümle aracılığıyla nasıl ve neden bu üçüncü soru cümlesine varabilir diye düşündüm. Blog sahibi olup, yaratımımı olabildiğince fazla insanla paylaşmaktan çalışmaya ve geçinmek için para kazanmaya nasıl zaman ve fırsat bulduğumu, aslında bulup bulmadığımı sorar gibisiniz.

Bir sanatçıya, ne tanışınız, ne arkadaşınız olmayan bir adama, nasıl geçindiğini bu kadar rahat sorabilmek de ayrıca tuhaf.

Neyse… Hayır, geçimimi yaklaşık 20 yıllık sanatçılık kariyerimin hiçbir döneminde sanatımdan sağlamadım, sağlayamadım. Çok isterdim oysa… Türkiye’de yıllarca sayfa tasarımcısı, grafik tasarımcı ve reklam ajanslarında matbaa koordinatörlüğü yaparak geçindim. O dönemlerde, yaptığım hemen her resim satılsa, satıldığı dönemlerde beni oldukça rahatlatsa da, bu durum süreklilik kazanmadı.

Yukarda sözünü ettiğiniz blogum Open Flux’ta, İsveç’teki bu ilk yıllarımdaki işsizlik koşullarımdan, çalıştığım kimi göçmen işlerinden doğan kimi yaratımlarımı bulabileceğiniz gibi, Parlamento’ya kadar çıkan etnik ayrımcılığa dair tartışma ve başvuru metinlerimi de bulabilirsiniz.

Sözkonusu ayrımcılık, destek alabilmek için başvurduğum sanatsal fonların seçicilerinde de yaygın ve etkili. Ona rağmen hemen her fona, genellikle de her seferinde farklı bir proje teklifi ile başvurmaya devam ediyorum.

Bir süredir işsizdim. Önümüzdeki haftalarda kendi olanaklarımla bulduğum ve hemen hiçbir deneyimimin olmadığı bir işte çalışmaya başlayacağım için seviniyorum.

S: Son olarak da Zeitgeist Hareketi ile ilgili düşüncelerinizi sormak istiyorum.

HA: Çok özetle, bu dünyanın karanlığa, acıya, yoksulluğa, savaşlara, kırımlara bakan tarafının kimler tarafından ve neden oluşturulduğunu doğru gören ama buradan çıkan komplo teorilerini oldukça abartılı bulduğum bir hareket.

Geçtiğimiz yılın bence iki olağanüstü eyleminin sonuçlarına bakarsak, Zeitgeist Hareketi’nin de hedefi olan o egemenlerin o kadar da “her şeye hakim” olamadığını rahatlıkla görebiliriz: Gazze’ye yola çıkan Özgürlük Filosu ve Wikileaks’in başardığı değişimlerin boyutu, az sayıda gönüllü aktivistin haklı ve öngörülemez eylemlerinin gücünün ve olası sonuçlarının hiç de yabana atılası olmadığını gösterdi. Hepimize…

30.5.14

25. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde "Türkiye'de video sanatının 40 yılından 40 video" seçkisi

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen, Türkiye’nin en köklü film festivallerinden olan 25. Ankara Uluslararası Film Festivali bu yıl 5-15 Haziran tarihleri arasında yapılacak.

Video Art gösterimleri konusunda öncü olan, bu yeni dili önemseyen ve programına dahil eden Türkiye’deki tek film festivalinde, 'Türkiye’de video sanatının 40 yılından 40 video’ isimli bir seçki yer alacak.

Nil Yalter’in Paris’te “Başsız Kadın ya da Göbek dansı” videosunu yapmasından bu yana 40 yıl geride kaldı. Ankara Uluslararası Film Festivali başından beri destekçisi olduğu video sanatının 40. dönüm yılını, Nil Yalter, Zeyno Pekünlü, Artıkişler, Başak Kaptan, Ferhat Özgür, Hakan Akçura, Işıl Eğrikavuk, Nancy Atakan, Neslihan Tanju Ercan, Nezaket Ekici & Yao Ladzepko, Dilek Aydın, Oktay İnce, Özlem Günyol & Mustafa Kunt, Yaman Kayıhan, Seza Paker, Hakan Topal, Erkan Özgen, Hatice Güleryüz, Genco Gülan, Candaş Şişman, Esra Ersan ve E. Belit Sağ’ın yani 24 sanatçı ve sanatçı grubunun 40 video işiyle kutluyor. Seçkinin sahibi ve sunucusu Ege Berensel.
Seçki kapsamında, videolarım Kürtçe Dersi 1, Kürtçe Dersi 2, Kürtçe Dersi 3 ve Pax Rhetorica, diğer sanatçıların videolarıyla birlikte 7 Haziran 2013 Cumartesi günü saat 15.00-19.30 arasında, Ankara Goethe Enstitüsü'nde gösterilecek.

3.4.14

Dediklerim bunlarmış

Mayıs'tan Nisan'a Türkiye gündemine dair sosyal ağlarda yazdıklarım... Birarada.

Mayıs 2013

Hey siz! Gezi Parkı'ndakiler! Şaka maka Türkiye'nin ilk "işgal et! / occupy!" eylemini başlattığınızın farkında mısınız?

Umarım bu eylemi çoğulluğundan yalıtacak yöntemlerle "yeniden işgal"e ya da sahiplenmeye, tek renkli kılmaya çalışanları da kararlılığınız ve açık zihninizle, bilincinizle yola getirir bir uyanıklık, çoğulluk, şeffaflık, doğrudan demokrasi ve süreklilik sizle olur! Hep!

Devlet kötü saldıracak, haberiniz ola! Sıkı durun!

Binlerin ortak nefesinin, direnişin, haklı işgalin, konu dışı sloganlarla kararsızlaşıp nitelik değiştirmesi büyük tehlike.

Her siyasal yapının bu sıradışı olgunluktaki çoğul muhalefeti, pankartları, sloganlarıyla sahiplenme niyeti söndürülmeli.

Demokrasi düşmanı, sol görünümlü, faşist, bozguncu TGB, İP ve uzantılarının kışkırtma girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Binlerin ortak kararları almasının yolu konseydir, doğrudan demokrasidir. Bugün denenmiş gibi. Ne hoş! Umarım sürdürülür.

Taksim'de apartmanı, okulu, barı, dükkanı, sendikası, derneği olan herkes, o mekanların ismiyle katılsa işgale keşke...

Bu yemyeşil ülkenin tüm ağaçları, o ağaçları gözü gibi koruyan yerküre bilinci sizinle!

Kibrin insafsız kıldığı siyasal iktidar çok gördük. Birileri yerkürenin direniş bilincinin çok değiştiğini ise öğrenmeli.

Bu binlerce cesur ve kararlı insan elbet hep birlikte öne, hızla 100 metre koşsa ne değişir onu da öğrenecek!

Haziran

Bu haklı ayaklanmaya, özgürlük ve barış düşmanı, darbe destekçisi konumlarıyla yamanmaya çalışanları da püskürtme azmi dilerim.

Taksim Gezi Direnişi, tam bu uğrakta, doğanın, kentin, ülkenin karar hakkını neden, nasıl savunduğunu net, yalın dile dökmeli!

Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!

İsyanın kıvılcımını çakan, alçakgönüllü kararlı yüreklerini tanıdığım o bir avuç entelektüel, hedef ne ve ne değil, açıklamalı!

Hiç yüksünmeden, bu iş bizi aştı demeden, sorumluluk ve bilinçle! Herkese dinletmek isteyerek!

Bu isyan hedefine ne onuncu yıl marşlarıyla, ne kışladan, cezaevinden çıkarılmaya çalışılan generallerle varacak! Tam tersine!

Yoksa bizi daha derin bir karanlığın, sınırsız akacak kanın, savaşın beklemesi işten bile değil.

Onlarca videoyu izliyor, her sistem karşıtı eylemi kemalistler cumhuriyet mitinglerine mi dönüştürecek artık diye kaygılanıyorum.

Taksim zaferinden sonra, çok organize bir biçimde her yerde, her şehirde, hatta ülkede hızla boy gösteren başta TGB'liler olmak üzere aktif provokatörleri gördükçe kaygım salt -anlaşılabilir siyasal anti demokratik (genellikle) hasımlar olarak- kemalistlere dair olmaktan da çıktı zaten... Umarım korktuğum olmaz!

Erken bir saptama: #occupygezi yerkürenin en kitlesel, nitelik sorunlarını hızla çözmeye aday ve devletin muhatap aldığı ilk işgal eylemi!

#occupygezi 'nin bu niteliği savaştan ve asimilasyondan yana statükonun yeniden inşası derdini taşıyan her derin gücün iştahını kabartıyor.

#occupygezi yeni özgür yerküre muhalefeti kültürüyle, kuşanmadığı, hedeflemediği o yaygın, hiyerarşisiz örgüt yapısının tohumunu da taşıyor.

Yarın, onurlu, uyanık, zeki perspektiflerle dolu, alçakgönüllü, sorumluluk bilinci yüksek, etkin #occupygezi kolektif liderliği ihtiyacımız!

Erdoğan, ülke çapında seçim turuna çıkma ihtiyacı duyuyorsa bir seçimin uğrağında olduğundan ya da olduğumuzu hissettiğinden. Ya da ikisi de.

Erdoğan sadece püskürtüldüğü o en büyük kentin o en büyük meydanını zorla, kanla yeniden devralmak için destek ihtiyacında, turunda. Gaflet!

Var ya, bu görüşme çağrısına adıyla sanıyla devletin diz çöküşü denir, eğer doğru okunur ve dik durulursa... Paçası tutuşan devletin, bunca deneyimiyle, ne kadar acemi kaldığının seyri önümüzde akan... Kurulduğundan beri bu devlet hiçbir meydanını, üstelik barikatlarla çevrili olarak devletsiz kılmadı. Unutmayın.


Polisten kurşunun gelmediği, sistematik işkence, hapis ve darbe tehdidinin olmadığı zamanın ilk isyanı en büyüğü oldu.

Devlet hızla öğrenecek. Ötesi Gezi öyle bir şey ki, dünyaya ders veriyor: Zulmün de özgürlüğün de yeni şafağı.

Bence ortada bir tuzak varsa, ki çok mümkün ve Gezi izler, hazmedemezse tükürecek ve n'olacaksa olacak.

Diliyor muyum, uyduruyor muyum ben de bilmiyorum: Evinde kalpaklarıyla bekleyen bunca ırkçının hevesi de kursağında kalacak.

"Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!" Aynı yerdeyim.

Şimdi, tam da bu insanlık dışı kör şiddeti seçmişken iktidar, görev BDP'de. Bu şiddeti, keyifle, direnişin niteliğini dönüştürmek için kullanacaklara set örmek, tek sizin elinizde. Genellikle anlaşamadığım önderinizle ilk kez aynı yerdeyim. Siz? Sembolik katılımınıza bakılırsa cevap "hayır". Özgürlükçülerle eski oligarşiden yana olanlar paydası ortak diyen yöneticilerinize bakılırsa cevap "hayır". "Türkler yıllarca kürtler ne çekti, anlasınlar," demek tek sözü olan kanaat önderlerinize bakılırsa cevap "hayır".

Olası tüm oyunları bozup, isyana sahip çıkıp, Gezi'yi koruyup direnişin eksenini ve "barışı" korumak elinizde.

Katılırmış gibi yapmaktan vazgeçip katılmak mı, bu Kürdistan'ın sorunu değil deyip izlemek mi size onur verecek? Gün geldiğinde, direniş ırkçı savaş destekçilerine yaradı işte, deyip haklılığınızın keyfini mi çıkaracaksınız? "Bu direnişin ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelerin denetimine girmesine izin vermeyeceklerin," başında BDP gelmiyor mu? BDP kendini Öcalan'ın işaretlediği "Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler"e katmıyor mu? Direniş bu geceden itibaren ülkeyi saracaksa güç vereceğiniz, koruyacağınız hedefi sahip çıkılası değil mi?:

"Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!" "Demokratik Anayasa! Demokratik Cumhuriyet!" Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

"Çadırımız basıldı, Sırrı'ya söz hakkı verilmedi," diye küsmeye çok hazır ruh halinize bakılırsa cevap "hayır". "Kürtler, meydandan, ırkçı kalabalıklarca 'teröristler dışarı!' diye bağırılarak kovuluyorlar"mış.

Oysa bu iş meydanı çoktan aştı. Kürtler de aslında, o ırkçıları, değil meydandan, direnişin asıl sahipleriyle birlikte ülkenin tüm direnen sokaklarında kovalayabileceğini biliyor. Soru: neden önderlerine sırt dönen yöneticilerini dinliyorlar?

Kutluğ Ataman, Amanpour'u cevaplarken o dahil görüşmecilerin direnişçilerin temsilcisi olmadığını söyleyerek ahlaklı davrandı. Ama referandumu olumlu alternatif olarak savunarak temsilcisi olmadığı bir direnişin seçimi, isteğine karşıt bir görüşe sahip çıkmış oldu. Bunu bağımsız fikir sahibi olarak değil, Erdoğan'ın seçilmiş görüşmecilerinden, "kaygılılardan" biri olarak, görüşme ertesinde yaptığı için de, ister istemez Gezi'ye karşı hükümetten taraf oldu. Oysa, seçilmemiş olduğunu vurgulama ahlakı, en azından tarafsız kalabilme ahlakını beraberinde getirebilmeliydi.

Temmuz

Gezi direnişi şaşkını AKP çalıştayından korkutma ve sindirme yöntemleri çıkmışa benzer. Bu, hala şaşkınlıklarını atamadıklarının göstergesi.

Gezi Direnişi, ruhundaki sefaleti bugüne kadar saklamış herkesi, artık "olamadıkları" yerden açığa çıkarması ile de anılası bir nitelikte... Kastettiğim ruhu sefil ve tam da aradığı manipule edilesi eylem zeminini bulanlara ne prim, ne de olanak veren o niteliği ile ilgili değil. Şaşılası, öğrenilesi, değer verilesi, değişerek katılınası bir "yeni"yi içine almaktansa, tüm zehrini saçmayı seçen bir sefillik kastettiğim.

Bin aynadan Gezi'yi dinlemek çok hoş ve heyecan verici. Dostlardan, forumdan, yeni arkadaşlardan, bizzat sokaktakinden, yolda yürürken, kahvede otururken, vapurda yolcuyken yanındakilerden, bizzat polislerin sohbetine kulak kabartarak... Kadınların daha bir omuzlarını geriye ata ata yürüyüşlerindeki o inanılmaz yaygın tattan, gençlerin üç hızlı cümle kurduğu ve ardından dinleyenlerle birlikte durup etrafı sakince seyrettiği, sonra karşısındakine dönüp güldüğü tanış olmadığım enerjilerinden... Adalar'daki foruma katıldığı anda "hoşgeldin komiser" diye karşılananın, söz nerede kaldıysa oradan devam eden tartışmaya karşı yüzüne, diline hiçbir hazır cümle, tavır yerleşemeyişinden. On dakika oturup çaresiz gidişinden... Zeka, beceri fışkıran sokak sanatından...

Ağustos

Şu an süren Roboski'li aileler ve Erdoğan, Atalay, Ergin buluşmasını, üç kamerayla belgeliyor olmak isterdim.

Ergenekon Davası, Türkiye'de asker-sivil-mafya ayaklı derin devletin kapsamlı -ama yetersiz- yargılandığı ilk davadır. Dava sürecinin Fırat'ın ötesine geçememesi ya da verili iktidarın yeni, olası ittifaklarını içermemesi bu niteliğini silmez. Demokratik cumhuriyetin tesis edilmediği bir ülkede hiçbir siyasi dava süreci ideal adaletliliğe sahip değildir, olamaz. Bu davanın ağır cezalarla sona ermesi, demokratik cumhuriyet yolunda bir kazanımdır. Tümüyle kabulümdür. Ötesi hedefimdir. Ötesi, Çiller'lerin, Ağar'ın, benzerlerinin, JİTEM'in ve kirli savaş tüccarlarının yargılanacağı bir yarın cümlesidir. Verili iktidarla savaşımın, bu hesaplaşmamın dışında, hakettiğince kendi bağlam ve zemininde akan niteliği zihnimi karartmaz

İktidarın Haberal ile yaptığı anlaşma, uzlaşma ne ise, çürük leş kokuyor. Hep kokacak!

Dezenformasyon kaynaklarını, yalan ortaya çıksa da takipçilerinde yarattıkları etki daha da yayılsın diye sürdürdükleri suskunluktan tanıyın. Bu çok profesyonel bir suskunluktur. Geçirilen her anda dezenformasyon bir başkasının mesajına, sayfasına eklenir, bilen, isteyen, bekleyen.

Kürkçü'nün destek verdiği yere sevinmem, Gezi sürecini "seçimler" gibi bir derde, niteliğini söndürecek bir hedefe kilitlemesini tehlikeli bulmama engel değil.

Bu aralar en midemi bulandıranlar ise Rojava dezenformasyonlarının etkin kaynağı ya da yayıcısı olmayı "seçen" kürtsevmez türkler.

Barış süreci düne kadar cayır cayır yazan yüzlerce PKK'li ve destekçilerini sessiz kıldı. Neden? PKK değil mi barışan ve seslenmesi gereken? Yazık değil mi bu sessizliğin şişip şişip de zehirli bir hal alması ve sadece cayır cayır dezenformasyona dönüşmesi! Bu durum ne anlatıyor?

Kutluğ'un pespayeliği bir yana da, birileri için, Koç'a koç yumurtası atarak devrimcilik yapmaktan Koç götü yalamaya mı döndü iş diye de bayağı meraktayım.

İsveç'teki ırkçılık karşıtı hareket genellikle ateistlerden ve hıristiyan kökenlilerden oluşsa da elbetteki epey müslümanı da kapsar. #hijabupproret'e (türban isyanı: İsveç'te türbanlı gebe bir kadına yönelik ırkçı saldırıya karşı türbanlı portrelere dönüştürülmüş sosyal ağ avatarlarıyla anti-ırkçı sosyal eylem) anarşistlerin ve feministlerin yoğun katılımına, ırkçıların cevabı, alaycı, manipülatif saldırılar bugün. Öte yandan İsveç'te yaşayan kemalist beyaz türklerin yükselen "türban isyanı"na katıldıklarını, umursadıklarını hiç sanmıyorum. Hayat işte!

Devlet, aşağılanmayı kabullendiğin kadar barışacaksın derken PKK de kuşkum kadar güçlenirim mi diyor yani? Barış?!

Sıcak evlerinde cikciklerken çok yakında birkaç milyonumuzun yokolacağı bir savaşın doğmakta olduğunu belli belirsiz sezinleyen insanlarız.

Ne çok insan müsveddesinin karar verici mevkiye sahip olabildiği, yine de sefil köle bir ruh taşıyabildiği bir ülke!

Bienal'in/"Sergi'nin" bütünlükten/bütünlük_imgesinden yana kuşkusu/kaygısı varsa inanılmasa da anlaşılabilir de, niye var?

Şimdi, Bayık'a "Gezi'ye aktif katılmalıydık," dedirten yazıklanmanın nedeni, "bazen yanyana olan o Atatürk ve Öcalan posterlerinden, çözüm sürecine katılım mesajı çıkarması" olunca, benim bile kafam karışıyor haliyle... Gezi, kemalist darbecilerin çözüm sürecini baltalama girişimiydi diyen zihin fukaraları ve Gezi'ye aktif katılmamayı kemalistlerin varlığına bağlayan kürtler bu işe ne diyecek, hiç bilemedim.

Eylül

Arcayürek'in -Emine Erdoğan'a dair- yazdıkları 85'lik bir kemalistin yalnız, güçsüz sayıklamaları değil hala milyonlarcasının tam da o kelimelerle düşündüğü şeyler. Arcayürek başörtüye sokakta şu ya da bu kadar sessiz kalabilse de o'nun devlet protokol giysisi olabilmesine dayanamayan o milyonların sesi.

Öte yandan yeni olan, aynı kemalist köklerden gelse de bu ayrımcılığa düşman, laik, dindarlıktan uzak milyonlarca dost genç de var ülkede. Birçok yeni, şaşırtıcı yetkinlikte özgürlükçü özelliğinin yanısıra bu ayrımcılıktan da çok uzak niteliğiyle Gezi'nin hakim damarı umudum! Bu ayrımcılığı paradoksal olarak kullanan AKP'nin anti demokrat politikasına özden karşı olan dindarlar Gezi'nin bu damarıyla aslında dost!

Dünya Suriye'ye saldırı karşıtı eylemlerle günü geçirecek. Olası saldırgan, olası hedef, vatandaşlarının çoğu saldırıya karşı ülkede tık yok! Bugün niye Türkiye'nin her şehrinde milyonların katıldığı savaş karşıtı mitingler düzenlenmiyor? Düzenlenemiyor demesin kimse bana...

Umarım bugün Gezi Direnişi'nin kürt düşmanı, darbeci, ulusalcı, ajan kesimlerden, onların provokasyonlarından ayrışmaya başladığı gün olur. Buna yolaçması gereken, bunu dayatan her şey tek tek oluyor. Gezi, kolay gaza gelen, hassas ve öngörüsüz bir yapıdan hızla uzaklaşmalı. Kürt ulusal demokrasi hareketini Gezi Direnişi'nden kovmaya kalkan, AKP'nin iktidardan düşmesini, ordu yanlısı demokrasi düşmanı özleri ve bozulmuş 80 yıllık rahatları gereği isteyen ya da Esad'ın Muhaberat ajanı olmayı devrimcilik diye dayatan hiçbir gücün Gezi'ye hayrı yok.

Gezi, tam da bu aşağılık AKP iktidarına -ya da yerine gelecek benzerlerine- hiçbir yerelde istediğince at koşturamayacağını, ne toprağımız, ne suyumuz, ne yeşilimiz, ne havamız, ne barışımız, ne sokağımız, ne giyimimiz, ne yaşam biçimlerimiz, ne olduğumuz gibiliğe, ne ekmeğimize, ne eğitimimize, ne çocuklarımız, ne bedenlerimiz, ne yarınlarımız hakkındaki kararlara el uzatamayacağını, teker teker, yaygınlaşarak, sakin, usta, kararlılıkla öğreteceğimiz direnişimizin adı olmalı.

Paket, AKPseviciliğini beyansız, utanarak yaşayanlar ve anti-demokrat kemalistlerin, özgürlük mücadelesiyle arasını açacak. Bu iyi bir şey. 
Beyansız AKPsevicileri hazla "daha ne!" küstahlığını rahatça dillendirirken, anti-demokrat kemalistler ırkçılıklarıyla "and içmeye" başladı. 

Yolcu yolunda gerek! -mış gibi yapmanın ipliğinin çoktan pazara çıktığı bir ülke Türkiye. Demokratik cumhuriyet, özgürlük mücadelesine devam.

Ne kürt ulusu, ne gücünün farkındalığını bu yıl olduğu kadar tatmamış özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yetinecek halde değil! Hayvan terli!

AKP, milyonlarca insanın geleceğini, sadece seslendirdiği değil, artık iktidara rağmen kurmaya başladığı ülkede "sadaka dağıtır" hale geldi. AKP artık gündemi belirleme, yönlendirme gücünü yitirdiğinin, milyonların çok gerisinde kaldığının farkında. Son şansını da bugün yitirdi.

Anadilde eğitim! Yerel yönetimlerde özerklik! Kirli geçmişiyle yüzleşen devlet! Suyu, toprağı, kenti, bedeni üzerinde bireyin karar hakkı!

Denetlenebilen, yargılanabilen devlet! Şeffaf, yerinden, katılımcı yönetim! Çokuluslu demokratik cumhuriyet! Barışın sürekliliği! Adalet!

Özel olarak da bu paket [hükümetin demokrasi paketi], kürt ulusal demokrasi hareketine verdiği hem yetersiz, hem belirsiz cevapla barışın sürekliliğine de tehdit...

Umarım kürt ulusal demokrasi hareketi bu düşkırıklığından çıkış yolu olarak savaşın devamını değil, kitlesel yaygın barışçıl direnişi seçer.

Gökçek, Tayyar, Bağış, Tuna'yla ses bulan bu iktidara kimse inanmaz. Deri değiştirmekte olduğunu iddia eden artık bağırsaklarını temizlesin.

Ekim

Verili "ortaya çıkarıcı, farkındalığı artırıcı" edimlere, çabalara, ürünlere sistem karşıtı denmesi kabulünü, ben dahil herkes terketmeli. “Müze Bir Muharebe Alanı mıdır?”'ı izlemek zihnimi açtı. Gün bence yarattığın işle, "gösterilmek istenmemeyi, yoksayılmayı" hedefleme günü. Dokunduğun, konu ettiğin, "ortaya çıkardığın, farkındalığı artırdığın" şeyin ne olduğu artık olağanüstü önemde. Saf "tehdit" olabilmelisin! Sistemin yürümesini sağlayan şirket, kurum ve onların tüm vitrinlerine karşı değil, "sistemin yürümesini sağlayan şeye" tehdit olmak kastım! Kastettiğim sansasyonel bir tehditkar kimliğiyle, sansasyonel bir tehdit içeriği bulabilmek değil; uzun sürecek, başedilmesi güç emekler... İnsanlara, toplumlara, "yüzleşme", "arınma" fırsatı ve "şifa" verebilmeyi hedefleyen her sanatsal emeğin, karanlığı, zehri deşmesi gerekiyor. Bu "yüzleşme", "arınma" fırsatının, "şifa" ile "özgürleşmenin", bu karanlığın kodları sayesinde yürüyen sisteme tehdit olduğunu düşünüyorum. Bu izlekte akmak, verili -çoğu dile getirilmeyen- kodları gösterecek, sorgulatacak, devreden kaldıracak bir kazıyı, emeği çağırıyor. Zor iş!

Her sanatçının biraz da tarihçi, arşivci, kazıcı, sosyal bilimci olması gereken, daha önemlisi "neden olması gerektiğini bildiği" bir izlek. Varsa güncel aktivist kimliğini sanatının içine doğrudan taşımak kolay çözümünden vazgeçmesi gerektiği, sakin, olgun, meraklı bir uğrak bu. Meraklı, çünkü kimsenin, ondan önce bilmediği, keşfetmediği, bilip, keşfettiyse susturulduğu, yoksayıldığı yoldan yürümeyi seçmekle ilgili.

Demirtaş, Bayık'ın "içsavaş tehditi"ni "barış hayali kırılan türk ve kürtlerin öfkesine ilişkin uyarı" diye tanımlıyor. Yersen! Ben yemedim.

Kasım

AKP - Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi son on yılda yüzlerce kez AKP'nin Cemaat'in partisi olduğunu yazdıydı. AKP - Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi "gerekiyorsa" yarın yine AKP'nin Cemaat'in partisi olduğunu yazabilir. Hayır, dün TC'yi "AKP eliyle Feto yönetiyor" diyen indirgemeci solculuk, yarın Cemaat'in CHP ile olası ittifakını desteklerse kıçımla gülcem.

SSÖ, "KCK'dan da, Ergenekon'dan da yargılanan eve gitsin. Toplumsal barış böyle olur" deyince faili meçhul çocuğu KCK'liler çok mu sevinmiş? Ergenekon suçlularının bazıları o cinayetlerin birinci elden sorumlularıdır yine de. JİTEM'in üst komutanları da. Yetersiz, eksik, kimileri hukuksuz yargılanmış olsa da Ergenekon ile KCK'yi aynı terazide tartmak edepsizlik bence. SSÖ, durumdan bir "toplumsal barış" çıkarabilme aymazlığına rehin KCK tutuklularının "özgürlük hakkı"nı masaya sürerek kalkışıyor. Dehşet!

Bence Öcalan - SSÖ/Kürkçü ittifakı "kürt halk önderi"nin en büyük düşünü yaşama geçirmek üzere: "TC sol cephe partisi."

Nagehan Alçı ile ROK, medyanın içinde ve bu isimlere değer ya da ilgi verenlerin aynasında biriken irinin düzeyini gösteren ciddi örnekler!

Ordu aşığı CHP'nin, Cemaat karşıtı MGK tavsiye kararını imzalayan AKP'yi Cemaat'tan yana eleştirebildiği bir absürd zamana mı geçtik şimdi?

TC tarihinin en çok "diklik, diklenme, dik durma, dikine gitme" sorunu olan, "dikilesi, dik" başbakanıyla karşı karşıya olduğumuz günleri...

Aralık

Bir Numara'nın hala azımsanmayacak düzeydeki gücünün nedeni sadece sahip olduğu arşiv olmamalı. Balbay, ne zaman öpecekmiş Demirel'in elini?

Bu ülkede AKP'nin kıçını çok bir mağdur ve demokrat bulup yalamak, ister istemez küstah sanatçı elitizminden soytarılığa terfi etmenin yolu.

Kendimi bildim bileli karşısında konumlandığım, bu emek, özgürlük, bağımsızlık düşmanı devleti hiç bu kadar "yönetemez" halde görmedim. O bağırsakları birbirine dolanmış haldeyken barış, özgürlüğün demokratik cumhuriyetini kurabilecek örgütlülüğe sahip olmak müthiş olurdu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış otokratik iktidara yaygın başkaldırı, yarınının garantisi için kürt demokrasi hareketinin desteğine muhtaç. Kürt demokrasi hareketiyse, bu otokratik iktidar ve bizzat kendi önderliği eliyle ilkesiz bir barış sürecinin felcine uğradığı günlerde... İpliği her gün yeniden pazara çıkan ve aslında bu otokratik iktidardan daha güçlü ve kara devlet refleksleri olan CHP'yle su içmeye gidilmez. Gezi'dir, CHP'lilerin partilerine inancının pek kalmadığı, AKP'lilerin önderlerine tapmaktan başka yollar aradığı bu günlerin yolunu açan. Temiz, şeffaf devlet, yerinden yönetim, halkların barışı, emek, su, toprak, kent hakkı, geniş demokrasi, özgürlük için başkaldırı olanaklı.

Bu ülke "her kürtaj bir Uludere'dir," demek aklından geçemeyecek, diyemeyecek filan değil, rahatlıkla diyen bir Başbakan eliyle yönetiliyor.

Bence yakında Erdoğan'ın Putin ve otokrasisine hayranlığından değil Putin'in hayranlığından bahseder olacağız.

PKK kürt gençlerinin kendilerini yakması karşısında net karşı tavır almalı. Öcalan desteklercesine karşı çıkıyor, PKK medyası destekliyor.

Ocak 2014

Öcalan: Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Öcalan: 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar.

Öcalan'ın son alıntıladığım cümleleri Sırrı Süreyya Önder'in "sayın başkanına" itiraz etmediği 23 Şubat '13 görüşme notlarından. Ne değişti? Kemalist kürt solunun kurdurduğu "kemalist değilmiş gibi yapmayı iyi bilmesi gereken kemalist türk solu partisi"nin özgür iradesi mi var yani?

2015'e bir kala ve belki de tam bu zamanlamayla kürt liderleri tarafından -devlete?- deklare edilenler "ırkçılığın milleti yok" dedirtiyor.

Herkesin ses kaydını dinledim. Birbirinden şerefsiz, beş para etmez adamlar hem kanımızı içiyor, hem kanımızı döküyor, salyalı kahkahalarla. Bu her biri birbirinden şerefsiz, kimisi inşallah'lı, kimi .mına koyım'lı milyon dolar sahiplerinin kıç yalayıcıları da bu medya maymunları... Kimi Afrika'da kuyu açarken burjuva besler, savaş başlasın diye konferans düzenler, kimi rüşvet yiyerek belediye, ülke yönetir. Sülük bunlar! Evine ekmek götürebilme, çocuğunu sevindirebilme derdindeki, biraz daha fazla adalet, özgürlük derdindeki milyonların kan emicileri bunlar.

Şubat

[Öcalan'ın] Sorgu videolarına dair KCK-BDP-HDP, önce gladyo montajı, sonra da Öcalan dahil tümü "ne olmuş? baştan beri biz zaten bunları dedik" mi dedi?

"Hükümet istifa", göbek havası ritmiyle "Hırsıız Tayyiip Erdoğan!" filan diye bağırmak yerine, net hedef ve sloganlara ihtiyacı var sürecin. Milyarlarca doların hesabını, Erdoğan'dan, ülkenin her karışına yayılarak sormak, AKP'ye fark atacak bir barış savaşçısı olmaktan geçiyor. Çok kirli, çok kanlı, çok it izinin at izine karıştığı günler bekliyor üstelik bizi. Hesap soramadan biz, gidecek o milyarlar yerine... Kendi adıma, ne Cemaat denen irinli fıçının, ne de gelişmelerden çok memnun o demokrasi, barış düşmanlarının askeri olmayı hiç düşünmüyorum. Kullanılıyoruz kelimesini daha erken telaffuz etmek, sanki içerde olduğundan daha kolay "dışarda", bu tuhaf "dışardan gören" perspektifle... "Elimde başka bir olanak yoksa", demokrasi ve barış için kullanmak istiyorum bu birbirine dolaşan bağırsakların kavgasını. Bok dolu içleri!

Örgütsüzken, kürt ulusal hareketi "barış adına" ikircikli, AKP destekçilerinin kızgın köle soluğu ensedeyken "net" ayaklanmak gerek! Ki zor!

Neden kimse, başta kürt ulusal demokrasi hareketi, Erdoğan'ın elinden barış sürecine dair o yalan silahı "almaktan" sözetmiyor? Bugün Öcalan'ın özgürlüğü, genel af, özerklik için neden salt siyasal, yığınsal, etkin mücadeleden değil de hala silahtan sözedebiliyoruz? PKK, KCK, BDP, HDP, "kürt ulusal demokrasi mücadelesi hedeflerine silahlı değil siyasal, sivil mücadeleyle ulaşacak" dese ne kaybeder? Bu saatten sonra her yeni kürt ve türk gencini öldürecek bir silahlı kalkışmayı sürekli askıda tutmak ne kadar koşullara uygun, anlamlı? Barış sürecine dair üzerine düşen adımları atmayan AKP'ye karşı elde tutulan o tehdit ne kadar kullanılası, ne karşılığı var Kürdistan'da? "Yetti! TC üzerinize düşen adımları atmadı. Tüm gerilla güçleri savaşa yeniden başlıyor!" dese PKK, kim bu barış soluğunu almışken "peki" der? Çok açık değil mi Kürdistan'a yayılan ve gayrıresmi özerkliğe neredeyse karşılık gelen örgütlü mücadelenin, tek tek tüm hedeflere ulaşacağı? Kürt ulusal demokrasi hareketi, kendi geleceğini, bu ülkenin geleceğinden bağımsız mı, onla birlikte mi kuracağına aslında karar verdi mi? Neden HDP'nin türk sol hareketleriyle girdiği ittifakın, kürt ulusal demokrasi hareketini yaymaktan başka anlamı olmadığına inanıyorum? Neden HDP'nin kullandığı tüm genel demokrasi söyleminin "kürdi" bir dudak bükümü ile telaffuz edildiğini düşünüyorum? Bende mi sorun? Yoksa? Kürt ulusal demokrasi hareketine 17 yaşından beri destek veren biri 51 yaşında "sıra sizde aslında" deme hakkına sahip mi? Türkse de...

Mart

Demokratik bir Cumhuriyet! Berkin Elvan, Ceylan, Uğur'un anaları, Cumartesi anneleri, Roboski anaları, Rakel'e, on binlercesine borcumuz...

Biz tüm ibneleri kulağından tutup sikip atacak bu Muammer Güler lümpen ağzı bu ülkede hükümet kaldıkça 10 Gezi az!

Öyle bir ülke ki geleceğine dair gerçek bir umudu verebilecek ve ne yazık ki olmayacak tek şey, 2015'te türklerin ve kürtlerin ortak özrü.

Gezi'nin yerelde hiyerarşisiz karar mekanizmaları yaratma deneyimini geliştirip yeryüzü için muhalefetle birleşmesi umudum hala baki ama zor!

Reel politika ile tüm kanatlarımızı bağlamayı nerede ise başardılar.

Vahim bir komedi: Çok değil bir yıl öncesine kadar Cemaatçi AKP ve ABD'ye düşman kemalist ulusalcılar, üç aydır Cemaat,şimdi ABD ile gülüyor.

Geçende gündeme gelen Yazıcıoğlu'nun elindeki kozmik Dink Cinayeti dosyasını Dink'in kardeşine verdiği açıklamasına aileden cevap geldi mi?

Ben öyle gönülden desteklemiyorum HDP'yi. Gezi potansiyelini kendine kanalize etmeye çalışan, Rıza Altun'un bugün dediği "PKK'nin, Türkiye hareketi olmaya dair kuruluş projesi" olduğunu düşünüyorum, pragmatist ve inorganik buluyorum.

Bileşenlerinin politikasında etkin, eşit yeralamadığını , batıbedepesi olmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Ötesi, PKK'yi, bu barış sürecinde, silahlı mücadeleden vazgeçmesi gerekirken vazgeçmemesi, gerilla saldırıları tehdidini sürekli gündemde tutmasıyla, kendilerine tanıdıkları savaşma hakkını benim artık tanımadığım, yığınsal, sivil, özerkliği bile koparıp alacak bir halk ayaklanması hedeflemediği yerden paradoksal olarak barışı bitirebilecek en olası güç olarak görüyor ve eleştiriyorum.

Tüm bu düşüncelerime rağmen PKK'yi haklı istemler için karanlık bir önderlikle, maşist, stalinist bir örgütle, binlerce yiğit, gerilla, yonetici, entelektüel muhalif kürdün katili bir örgüt gördüğüm günlerde nasıl yine de BDP'ye -anarşistliğimle- oy vermişsem, şimdi de HDP'ye verirdim, verebilsem.

Egemen, işgalci ulusun entelektüelinin muhalif konumu (sadece "muhalif") bunu gerektiriyor.

Üstelik Gezi ayaklanmasının reel politikanın çok dışında yayılma, karar alma, uygulama, mücadele etme zeminleri yaratacağına umudum varken ve bu umut zemini seçimleri çok umursamayacak diye içim rahatken...

Kürt ulusal demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ve biçimsel de olsa onla ittifak kuran Türk muhalefetinin her artacak oyu, mücadeleyi yükseltecek. Kürt ulusal sorununu çözmeyen ve kendi katliamcı ve yağmacı tarihiyle yüzleşmeyen bir Türkiye geleceği yok.

Türkiye ne görmedi, yaşamadı! Artık gerçek kurşun görmesi zor, askerin gölgesinde olmayan, barışı soluyan bir ülkenin kuşakları ise ilk kez "var" ve ne iyi ki onlar savaşmayı seçti, sokaklarda öğreniyor savaşmayı.

AKP'ye gerçek cevap bu bence. Yenilgiyi buradan hisseder o. İstanbullu bir sahtekar hırsız, Ankaralı bir faşist onu geçerse bilir ki o oyları verenlerin bir kısmı hala kazanabileceği türden insanlar.

3.8.13

"Yersiz: Kader Birliği"nden fotograflar ve video



15-28 Haziran 2013 tarihleri arasında Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, geniş bir sanatçı katılımı ile gerçekleştirilen "Yersiz: Kader Birliği" sergisinin video ve fotograflarını paylaşıyorum

Birçoğu Mardinli ve Kızıltepeli olan serginin tüm katılımcıları şunlardı: Erinç Seymen, Vahit Tuna, T. Melih Görgün, Hakan Akçura, Volkan Kızıltunç, Turgut Yüksel, Şerif Kino, Serkan Demir, Fatih Tan, Abdo, Stella Angelidou, Mehmet Ali Boran, Gökçe Süvari, Erdal Arslan, Mehmet Fahracı, Ferhat Dalmış, Mahmut Celayir, Feyzi Çelik, Fahir Kuzu, Sevil Tunaboylu, Seyfettin Arslan, Erdal Duman, Mehmet Çeper ve Elena Constantinou. 


Sergide Kürtçe Dersi videolarım (1,2,3) ve Pax Rhetorica sergilendi.












Fotograflar: Fatih Tan