27.3.09

My new co-exhibition: "Interzone/Nation" at Zagreb

I will attend "Interzone/Nation" co-exhibition at Gallery Galženica, Zagreb, Croatia, between April 1- May 15, 2009
“Interzone: nation” is the second exhibition this year dedicated to the phenomenon of globalization. The topic of the exhibition deals with the impact of globalization processes on the projection of national identities. For instance, during the nineties, the countries of Middle and South-East Europe – which were looking for their place on the redrawn map of Europe – found themselves in a paradoxical position in which they had to denationalize their economy and nationalize their culture at the same time. The more a form of cultural practice seemed traditional and more particular, the more it was presented as a model by which other newly formed states were to follow in the process of self-identification. The following artists will point to this paradoxical position of projecting national identities: In his video work, Hakan Akçura (TR, S) will show the problems non-EU immigrants face in EU countries. A young artist from Dubrovnik working in Zagreb, who works under the art name of Id Sarup, will present himself with a video work in which he uses the television programme of the Croatian National Television (HRT) to bitterly and amusingly comment on the social state of affairs in Croatia.
Meanwhile, Ana Lozica and Jasminka Končić will use their photographs, digital montages and animated films to point to the role of sport in forming (not only) the Croatian national identity. A video work from Saša Karalić (NL, BiH) under the title “Schwabo” will deal with the hybridism of every identity, including the national one, as well as its paradoxes and contradictories.

" (...) The concept of the nation is a complex one; to try and define the notion means taking into account a wide rage of criteria such as language, culture, dissent, history, religion, etc. Such so called objective criteria can be found in many of contemporary definitions of the notion of nation, such as the following: A nation is a relatively self-sufficient and stabile national life community, stemming out of the historical development of the associating of people into communities for the purpose of survival and development, which is characterized by a uniform state territory, common economical life, specific culture and language, adequate religion, a developed collective and individual awareness of national feeling. Another element is included in this complex definition, which can be labelled as a voluntary definition of a nation, the most famous of which is that of the French philosopher Ernest Renan. In his 1882 lecture What is a nation? he concluded that the nation is a daily plebiscite, which is based on the individual's subjective criteria.

In the 21st century the problem of nation and its self-definition is not less complex; in fact, it could be argued that the question is more complicated than ever, especially when observed in the context of globalization. Globalization has not treated kindly the nation as idea, concept and social reality. The nation was associated with the backlash against irresistible historical forces, doomed to obsolescence by global postmodern culture, deprived of its institutional shell by the decline of the state, and with a questionable reputation among social scientists to boot, the nation appears to be rapidly fading into little more than a historical phenomenon. [2]

In the last couple of decades, central and south-east Europe found itself caught up between two extremities: between East and West, between capitalism and communism, between globalization as a factor of unifying and the tendency to create one's own identity. In the early nineties, countries of this area found themselves in the paradoxical position in which they were to denationalize their economies and nationalize their culture at the same time. Today, the question arises - what does globalization mean for this area, what changes will it bring, how does it affect the projection of national identity? It is certain that in the contemporary world, the problem of nation and national identity cannot be examined separately from the process of globalization. This exhibition therefore looks at the phenomenon of nation and national identity within the globalization process, as well as the problems, paradoxes and ironies arising from that correlation (...)"
(Nina Pisk)

Curators:
Ivana Hanaček, Klaudio Štefančić
Assistant curators: Sanja Horvatinčić, Nina Pisk
Interzone / Nation, exhibition April 1 – May 10, 2009.
Saša Karalić (NL, B i H)
Id Sarup (HR) Hakan Akçura (TR, S) Jasminka Končić (HR) Ana Lozica (HR)


My works at the exhibition:

1. Open Letter to Sweden Migration Board (Öppet Brev till Migrationsverket / İsveç Göçmen Bürosu'na Açık Mektup) Videoperformance (51 min.) 2006 2. Good morning (Godmorgon / Günaydın)
Videoperformance with two parts

Epilog (07.31 min.) Godmorgon (98.18. min.) 2007

Epilog (Swedish with turkish subtitle)

7.3.09

20. Ankara Uluslararası Film Festivali, Türkiye'de videonun 35 yılına dair özel bölümünde, üçü benim olmak üzere toplam 35 video gösterecek

12-22 Mart 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 20. Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl izleyicilerine "Türkiye'de videonun 35 yılından 35 video" başlıklı bir özel bölüm sunuyor.

Özel bölümün kapsadığı 35 videonun üçü benim videolarım: Saddam Hüseyin'in idamının hemen ardından yaptığım ve "G. W. Bush için kabus önerileri" alt tanımıyla internetten yaygınlaştırdığım "Mr. President let me challenge you to face his" 1 ve 2 (2006) ile yeni videolarımdan "Look, what beatiful seashells!" (2008).

Seçkide videoları yeralan diğer sanatçılar ise şunlar: Ferhat Özgür, Selda Asal, Burkay Doğan, Ahmet Öğüt, Nancy Atakan, Ali M. Demirel, Esra Ersen, Bülent Baş, Halil Altındere, Candaş Şişman, Fikret Atay, Gülsün Karamustafa, Köken Ergun, Erkan Özgen, Şener Özmen, Servet Koçyiğit, Özlem Günyol, Mustafa Kunt, Tennur Baş.


Aşağıdaki satırlar, Festival'in bizlere bu bölüme dair çağrısını yollarken kaleme aldığı açıklamasından:

"... Sinemanın büyük resmi tarihiyle karşılaştırıldığında videonun tarihi bu topraklarda da minör olanı teslim eder. Kenarda bırakılmış, yazılmaya cesaret edilmemiş, lüzum bulunmamıştır.

İşte bu nedenlerle "Türkiye'de videonun 35 yılından 35 Video" adlı programın asıl amacı kolektif bir arşivleme, retrospektif oluşturmak, gözümüzden uzak tutulan böyle bir tarihe yakından bakmak anlamına gelecektir.

Güncel sanat içerisinde üretilen videolarla, deneysel video kategorisinde üretilen videoları mecz eden, onlara birlikte bakmayı, okumayı deneyen bir toplamı ortaya çıkarmayı deneyecektir.

Bu proje çağrısı bir yandan da gözümüzün önüne gelmeyen, gözümüzün değmediği videoları toplamak ve gözönüne çıkartmayı da amaçlamaktadır. Çünkü artık üretim koşulları değişen, özgürleşen, elektronik mecralarda kolayca yayılan bir medyuma dönüşüyor video.

Başından beri bu macerayı takip eden, ev sahipliği yapan Ankara Uluslararası Film Festivali, 20.sinde bu 30 yıla tanıklık eden videolardan oluşturulacak bir seçkinin gösterimlerini yapmayı, videozine olarak arşivleyerek dağıtmayı, uluslararası video festivallerinde ve diğer yurt dışı organizasyonlarda yer alması için çaba göstermeyi amaçlamaktadır."

5.3.09

Uyarılmadığımız risklere dikkat çeken bir sergi amaçladım


Dün Hürriyet Daily News gazetesinde Vercihan Ziflioğlu'nun kaleminden, son sergim hakkında bir haber söyleşi yayınlandı. Vercihan'ın izniyle, onun sorularına verdiğim, çok az bir bölümünün yayınlanmasını sağlayabildiği cevaplarımı buraya taşımak istedim. Zihin açıcı olacağı umuduyla...

Uzun yıllar önce İsveç'e göç etmiş olmanıza karşın anlıyoruz ki içinizde ait olup olmama sorununu hâlâ derinden hissediyorsunuz. Bu durum hayatınızı nasıl etkiliyor? Kendinizden yola çıkarak genel gözlemlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? Hiçbir yere ait olamama duygusu nasıl ele geçirir insanı? Göçmenlik hayat boyu süren bir olgu mudur?

Sadece 4 yıl oldu. Sen ”uzun yıllar” deyince kalakaldım. Ne kadar uzun demek bu tartışılır bence. Göçmenlik insanın kendini değil, göçülen ülkenin o insanı konumlandırdığı yerin tarifi daha çok. İsveç’e 30 yıl önce gelen bir insanın bile kendini göçmenden saymaması mümkün değil. Göçmen yerine kullanılan kelime burada ”invandrare”. ”Yürüyerek gelenler” demek ve İsveç devleti ya da orta sınıf bir isveçli için bu yürüyüşün bitebilmesi, bir yere ”varılabilmesi”, ”buraya ait olabilmek” mümkün değil. Hatta o insanın İsveç’te doğan çocuğa bile başka bir vatanı olmasa dahi bir ”utländsk” yani ”yabancı” olduğu her an hissettirilir. Ruhunu dibine kadar genel geçer isveçliliğin ”değerlerine” satman sana birçok kapıyı açabilir; ama bilmelisin ki yine de geriye mutlaka bir ”hiç emin olamama” tedirginliği, bir ”her an kendini yeniden kanıtlama” zorunluluğu kalır. Ne gam! Onlar ve aslında göçmenler de pek farkında olmasa da, bu ülkenin şimdi neredeyse üçte birini oluşturan ”yabancılar”, 10-15 yıl içinde çoğunluk olabilir ve saf isveçliler parmakla gösterilecek hale gelebilir. Çok kısa sürede çok şey değişecek buralarda.

Neyse, konu kaydı... ”Aitlik sorunum” çok uzundur yok. Ben onu kendi ülkemde kaybettim. Sorun çok eski: Adalet, eşitlik, özgürlük. İsveç sana ister istemez özgürlüğü solutan bir ülke. Ama diğer ikisi için aynı şeyi söylemek zor. Sadece göçmenler için mi geçerli bu dediğim? Hayır. İşsizleşenler için de geçerli, kazanılmış haklarını her gün daha çok yitiren emekliler, emekçiler için de geçerli. Ama fark şu ki, hala zenginleşmemiş ya da ünü yüzünden sahiplenilmemiş bir göçmenin toplumsal yaşamın herhangi bir zemininde diğer isveçlilerle eşit şansa sahip olduğunu kimse iddia edemez. Evet, göçmenliğin bu ülkede hayat boyu sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Ama dedim ya, bence ”göçmenliğin” neredeyse bir çoğunluk tanımı olacağı günler de yakında.

Çalışmalarınıza gündelik hayatın izdüşümleri yansıyor. Örneğin sıradan bir insanın bakıp geçeceği bir uyarı etiketine bile siz anlamlar yükleyip izleyiciye farklı açılardan sunuyorsunuz. Yeni serginiz de böyle bir etiketten ilham aldı. Bize anlatabilir misiniz herhangi bir asansörde olması gereken bir etiket size nasıl bir ilham verdi?

İsveç'te hemen her asansörde olması gereken bir uyarı etiketi var, herkes bilir: "Varning för klämrisk!" Yani, ”dikkat! Sıkışma riski...” Sözkonusu ana uyarının ardından gelen iki satır der ki: "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell." Yani, ”iç kapısı ya da fotoseli olmayan asansörlerde eşya taşımak tehlikelidir”. Bu uyarının görseli olan çizim de bu tehlikenin istenmeyen sonucunu gösterir: Taşıdığı büyük çöp arabasının kenarı asansörün kat çıkıntısına sıkışan bir adamın kimi zaman boynu, kimi zaman göğsü, asansör aşağı inerken arabayla asansör tavanı arasına sıkışır (ve kırılır? ölür?) Etkileyici ve acımasız bir imgedir.

Ben bu iki satırı şöyle değiştirdim ve etiketi yeniden kurguladım: "Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod". Yani, ”ruhu açık yüreklilik ya da cesaret olmadan taşımak tehlikelidir.”

Neden? Hiç düşündünüz mü dayatılan argümanları tümden değiştirmeyi, örneğin asansörlerdeki uyarıları söküp, kurgu etiketlerinizi onların yerine yerleştirdiğinizi...

Bu ülkede ve bu kentte, en eksik olan iki şey onlar. Oysa bu kentin ve bu ülkenin insanlarına en iyi gelecek şeyler de... İşin tuhafı, örneğin Türkiye’de açık yürekli ve cesur olmanın genellikle bir bedeli vardır, hatta giderek cezası da olabilir. Bu ülkede ise sadece kişiye iç rahatlığı, zihin açıklığı, ödül ve topluma da daha açık, dinamik, daha olumluya doğru evrilen bir barış verir. Varolan sahte, içe kapanık, hatta kabız ve korkak barış görüntüsü yerine...

Dediğini düşündüm elbette. Ama onu yapmak yerine, bu serginin afişlerini yeni anlam ve kurgusuyla tasarlamak ve sonra onları kentin her yanına asmak daha uygun geldi. Açılışın ardından bu haftasonu afişlemeye çıkıyorum.

Hayatımız aslında belli belirsiz uyarı etiketleri ve jargonlarıyla dolu. Biz modern dünyanın "köleleri" miyiz? Bir "sıkışmışlık" duygusu hakim mi yaşamlarımıza? "Sıkışıklık" ve "sıkışma riski" size neleri çağrıştırıyor? Bu tanımlar size ne hissettiriyor, kendinizi kimi zaman kurallar içerisinde çırpınırken buluyor musunuz?

Benim sergim aslında, bizi bu sıkışma ve daha birçok risk konusunda da uyaran etiketlerin dışında kalan ve hiçbir uyarı levhası ya da etiket ile uyarılmadığımız risklere dikkat çeken bir sergi: Çok alıştığınız bir durum değiştiğinde sadece değişiklik bile sizi rahatsız ederken acaba bu değişimin nedenini düşünebilir ve hatta o nedeni onaylayabilir misiniz? Sizin dilinizi yetersiz konuşan bir insanı gördüğünüzde, ona anlayışla ve hoşgörüyle kendinden emin ve gücü yerinde bir evsahibi olarak bakmak yerine, onun o yetersizliğine rağmen eşitiniz ve hatta en az siz kadar evsahibi olduğunu hatırlayabilir misiniz?

Bir de şöyle bir yanı var tabii bu konunun: Geçen yıllarda arkadaşlarla bu ülkede insana verilen verilen önemin –yasalar, bu uyarılar, alınan önlemler gibi- göstergelerini tartışırken, 25 yıldır burada yaşayan birimiz, bu kadar az trafik kazası olmasını ve olanlarda da ölü ve yaralı sayısının azlığını, yaralıya ödenecek sağlık masrafını hesaplayan ve en aza indirmeye çalışan devlet politikasından bağımsız düşünmememiz gerektiğini söyledi. O zaman paranoyakça gelen bu uyarıya bugün ben de katılıyorum.

Artık, neredeyse ülkeye gelen her göçmene ücretsiz dil eğitimi veren, onlardan çoğunlukla çok uzun süren işsizlikleri boyunca, uygulamalı işyeri isveççesi kurslarını esirgemeyen devlet politikası ile bu yolla istatistiklerdeki işsiz sayısını nasıl aşağıya çekebildiklerini biliyorum. Onlardan biriydim; aylar süren bu eğitim süresince bir dizi işletmenin nasıl bedava işgücü kullandığını, son güne kadar stajyerlere işe alınma umudu verildiğini, son gün nasıl kapı dışarı edildiklerini biliyorum. Nasılsa ertesi gün yeni bir stajyerler grubu bedava işgücü olarak işe alınacaktı. Bu sistem gelişerek sürüyor İsveç’te. Bu sergideki işlerimden biri, bu ”işyeri isveççesi” sınıfındaki arkadaşlarımla İsveç kültürü ve işsizlik üzerine yaptığımız bir tartışmanın ses kaydını, seçilmiş kimi Stockholm görüntülerinın ardında akmasından oluşuyor.

Sergi tanıtım, duyuru belgelerinde yeralan bir yazım var. Çağrışımsal ve İsveç’e dönük yüzümle yazdığım. Onu aktarmak galiba en iyi cevap olacak bu soruya:

"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"

Sergide kaç çalışma yer alacak, hepsi video mu olacak? Nerede açılacak, ne zamana kadar görülebilecek?

Sergi, şimdiye kadar iki grup sergisine katıldığım Tegen 2 sanat galerisinde 27 Şubat cuma günü açılacak ve 15 Mart’a kadar sürecek.

Sergide, şu videolarım sergilenecek: Bak, ne güzel denizkabukları! (2008), İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma (2009), Catharsis (2008), Paydos vakti (2008), Hesa Fredrik (2009), Neden olmasın? (2009). Sergide ayrıca 2007 tarihli fotoğraf temelli "Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli düzenlemem yeralacak.

"Asansörler, asansörler! - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının otoportresi" isimli düzenlemem, Stockholm'de gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken bindiğim yüzlerce asansörde aynadan çektiğim kendi portrelerimden oluşuyor.

"Bak, ne güzel denizkabukları!"nda, bir çocuk ve akan yolun görüntüsü, oynayan çocukların sesleri eşliğinde iki yetişkin, bu dünyanın karanlık yüzü hakkında sohbet ediyor.

"İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma" isimli videomdan daha önce sözettim.

"Catharsis" -ki bu hafta Avustralya, Melbourne'da da "Human Emotion Project 2009" kapsamında sergilenmeye başlayacak- geçen yıl kamerama karşı rap yapan birkaç kafası kıyak coşkulu yeni göçmen gencin kaydını içeriyor. Bence bir tür tersten arınma ayininin kaydı... (Gelen bir izleyici yorumu şöyleydi: "Başka bir ülkeye gitmiş, dilsiz kalmış, kimliksiz kalmış kişilerin, o ülkeye götürdükleri dillerini 'duyulur' kılma çabaları ve bunu yaparken de kendi tınıları yerine 'rap'i kullanarak entegre olmaya çalışmaları.")

"Paydos vakti", bir başka 'kayıt" videom ve buranın en bilinir, merkezi, diğer adı "alışveriş" olan caddesi Drotninggatan'daki (Kraliçe Sokağı) sokak çalgıcılarını biraz farklı bir açıdan görüntülüyor.

Yine yeni videolarımdan "Hesa Fredrik", çok kısa (1.48 dak.) Buraların en tuhaf adeti olan, her ayın ilk pazartesi günü, saat 15:00'de çalan, herkesi olası bir hava saldırısı karşısında hazır mı tuttuğu yoksa giderek daha kayıtsız mı kıldığı tartışılır olan güçlü uyarı sirenlerinin sesini, birbiri üzerine binen iki olguya dair kaydımla birleştiriyor: Sahte brezilyalı dansözlerin sokak gösterileri ve afgan mültecilerin açlık grevi. (Bu sirenlerin argodaki adı Hesa Fredrik, yani "sesi -bağırmaktan- kısık Fredrik". Hasbelkader İsveç'in şimdiki Başbakanı ile adaş...)

Bu işler arasında en ilginci aslında "Asansörler, asansörler! - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının otoportresi". Gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken neden asansörlerde aynalara yansıyan kendinizi fotoğraflama ihtiyacı hissettiniz? Neler gördünüz o fotoğraflarda?

Yukarda sözünü ettiğimiz etiketle en sık karşılaştığım zamanlar, geceleri saat iki ile altı arasında gazete dağıtıcısı olarak çalıştığım, onları yüzlerce apartmandaki binlerce dairenin kapılarındaki posta kutu aralıklarına attığım zamanlardı. Asansörlerle en üst katlara çıkılır, gazeteler teker teker hızla atılarak zemin kata inilir. Bir sonraki apartmana koşulurdu.

O iş, buradaki yeni göçmenlerin büyük bir kısmının sanki bu ülkede yaşayabilmek için vermeleri gereken bir sınavmışçasına geçtikleri, karanlık bir koridordur. İş aslında deneyim, beden gücü ve zeka gerektirir. Ama ücreti çok azdır. Dolayısıyla göçmen işidir ve ben dahil birçok göçmen için zorludur. Deneyim, zihni, bedeni, kolu, parmakları bir tür otomatizme sokmakla ilgilidir. Çünkü her kapı aralığı, her günkü gazete farklı bir yüksekliğe sahiptir ve aynı anda iki el kullanılarak o aralığın yeterince kaldırılması, gazetenin yırtılmadan sokulması ve müşteriyi uyandırmayacak bir yumuşaklıkla kapatılması gerekir. Beden gücü, o iki ya da dört saat boyunca tüm gazeteleri dağıtabilmek işin, neredeyse koşa koşa taşınacak el arabasının ağırlığıyla başa çıkabilmeye yarar. Zeka ise, ellerdeki kitapçıklardaki gazete isimleriyle, her apartmandaki kapı arasında yapılacak eşleştirmenin, iç bahçelere açılan binalarda yolu bulabilmenin, her kapalı kapıyı açacak parola, sensörlü kilit ya da anahtarları doğru ve yerinde seçebilmekle ilintilidir. Tam bir karanlık koridor.

Terlersin sürekli, otomatın yerini bulamazsın, açılması gereken kapı açılmaz, yanlış gazete atarsın ve geri alamazsın, sıkışır da sıkışırsın yani. Sorarsın bir yandan kendine, ben bunun için mi geldim İsveç’e, avundurursun kendini alacağın üç beş kuruşla... Bilmiyorum, belgelemek istedim kendimi asansör aynalarında. Bir tür isyandı. İş zamanında, üstelik atacağın gazetelerle ilgili son hazırlıkları yapman gereken zamanda deklanşöre basmak sanki iyi geldi. İşi aksattığında vazgeçtim. Sonra yine başladım. Sürdü o aylar boyunca.

4.3.09

Hurriyet Daily News: "Immigrant artist’s fire fueled by sign in elevator"


Hürriyet Daily News & Economic Review
ISTANBUL - March 4, 2009

Immigrant artist’s fire fueled by sign in elevator
[I would prefer "Immigrant artist’s inspired by sign in elevator" actually. I have no fueled fire against signs. H.A.]
Hakan Akçura, a Turkish artist living in Sweden, has declared war against a warning sign that he saw in an elevator, reinterpreting it, hanging posters on the streets of Stockholm and opening his own personal exhibition
[I didn't declare war against a warning sign... It's only one of the nice metaphor for this exhibitions concept. H.A]

Feeling like he didn’t belong in Turkey, artist Hakan Akçura left his home country four years ago for Sweden, where he thought everything would be different. His struggles as an immigrant there have inspired the work in his new exhibition.
[I said: I haven't problem about belonging since long time ago. I have lost it when I lived in Turkey. I didn't think everything would be different in Sweden. H.A.]

An artist with the Neo Fluxus movement, Akçura is a painter, a poet, a video artist and a performer. In order to make a living in Sweden, he worked along with other immigrants as a paperboy, between the hours of 2 and 6 a.m. While they worked, there was an important rule the paperboys had to obey: They should not make noise that would disturb the residents’ sleep.

Rebelling against an imposition
[I talked about only one kind of "rebelling" in this interview: When I was making preparations for dealing out newspapers from top flat to below, I taken photographs from mirrors as self-portraits. This preperation work maid me feel like a rebell against the necessity of it. H.A.]
During this silent struggle, Akçura noticed a warning sign in the elevator of a building. It read "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell," meaning, "It is dangerous to carry stuff in the elevators that do not have inner doors and a photocell." A picture next to the sign showed a man whose handcart has become stuck to the elevator, leading him to be crushed to death.

"The cruelness of this saying and image affected me deeply," Akçura told the Hürriyet Daily News & Economic Review. "It was like an imposition that we must face every day to stick in an elevator and die."
[I didn't say anything like this... H.A.]

For his new exhibition, Akçura has reinterpreted the sign to read "Varning för klämrisk! Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod," or, "Warning: Risk for jamming! It is dangerous to carry the soul without candidness or courage." This saying provides the title of his first [third H.A.] personal exhibition, which opened in Stockholm on Feb. 27 and runs through Mar. 15. The exhibition features posters that Akçura prepared and hung on the streets of Stockholm, along with other works. The exhibition may also be viewed at
http://www.open-flux.blogspot.com.

Akçura’s exhibition consists of installations, photographs and videos. The photographic installation, titled "Elevators, elevators -or a autoportrait of the artist as anewspaper runner- 1," contains images from the artist’s early years in Stockholm. "I took these photographs of my reflections in the elevator mirrors while I was working at night," Akçura said. The videos include "An Argument on Unemployment and the Swedish culture at the Workplace Swedish at Practice Course," "Catharsis," "Rush Hour," "Hesa Fredrik," "Why Not?" and Akçura’s favorite work, "Look, what beatiful seashells!" This video, which he shot in 2008, features two adults discussing world matters in children’s voices while walking down a street.
[...while sitting near the harbour. H.A.]

"With this exhibition, I aimed to draw attention to dangers that we face despite not [being] warned," said Akçura. "When a situation that we are used to changes, can we think about the reason for this change and approve it? When we meet someone who can hardly speak our language, can we approach him with tolerance and understanding, like a confident host?"


Speaking about Sweden and the problem of immigration, Akçura referred to the Swedish word "invandrare," meaning "those who come on foot," and said: "It is impossible for this walk to end, to reach a goal and the feeling of belonging even for the Swedish state or a middle-class Swedish person."
[Wrong translation of my answer... I said: "It is impossible for this walk to end, to reach a goal and the feeling of belonging according to the Swedish state or a middle-class Swedish person." H.A.]

Vercihan Ziflioglu

22.2.09

İsveç'teki ilk kişisel sergim açılıyor: "Dikkat! Sıkışma riski..."

"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"
Hakan Akçura, 21.02.09

İsveç'te hemen her asansörde olması gereken bir uyarı etiketi vardır, çok kanıksadığımız: "Varning för klämrisk!" Yani: Dikkat! Sıkışma riski...

Aslında bu sergiyi kurgulamamın, bu uyarı etiketini yeniden kaleme almakla başladığını yazsam yalan olmaz. Sözkonusu ana uyarının ardından gelen iki satır der ki: "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell." Yani: İç kapısı ya da fotoseli olmayan asansörlerde eşya taşımak tehlikelidir. Bu uyarının görseli olan çizim de bu tehlikenin istenmeyen sonucunu gösterir: Taşıdığı büyük çöp arabasının kenarı asansörün kat çıkıntısına sıkışan bir adamın kimi zaman boynu, kimi zaman göğsü, asansör aşağı inerken arabayla asansör tavanı arasına sıkışır (ve kırılır? ölür?) Etkileyici ve acımasız bir imgedir.

Ben bu iki satırı şöyle değiştirdim ve etiketi yeniden kurguladım: "Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod". Yani: Ruhu açık yüreklilik ya da cesaret olmadan taşımak tehlikelidir.

Her şey bu cümle ile başladı ve ben adı bu olan Stockholm'deki ilk kişisel sergimi, bundan önce iki grup sergisine katıldığım Tegen 2 galerisinde açmak üzereyim. (27 Şubat 2009) Sergi 15 Mart'a kadar açık kalacak.

Sergide, şu videolarım sergilenecek: Bak, ne güzel denizkabukları! (2008), İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma (2009), Catharsis (2008), Paydos vakti (2008), Hesa Fredrik (2009), Neden olmasın? (2009). Sergide ayrıca 2007 tarihli fotoğraf temelli "Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli iki düzenlemem yeralacak.

Aslında bu sergiye " Yeni İsveç" isimli yeni resim serimin en azından bir resmini de yetiştirmek istiyordum ama beceremedim. Yine de hala atölyedeyim ve bir sürpriz yapabilirim.

"Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli iki düzenlemem, Stockholm'de gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken bindiğim yüzlerce asansörde aynadan çektiğim kendi portrelerimden oluşuyor.

"Bak, ne güzel denizkabukları!"nda, bir çocuk ve akan yolun görüntüsü, oynayan çocukların sesleri eşliğinde iki yetişkin, bu dünyanın karanlık yüzü hakkında sohbet ediyor.

Yeni videolarımdan "İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma"da, benim de katıldığım, İş Bulma Kurumu'nun dili yetersiz göçmenlere sunduğu bir kurs ama aynı zamanda staj adı altında birçok işyeri için aylarca sürebilen bir ücretsiz emek haznesi de olabilen "İşyeri isveççesi" sınıfındaki arkadaşlarımla isveççe yaptığımız İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışmanın kaydını değişik zamanlarda çektiğim sıradan ve sıradışı Stockholm kent görüntüleri eşliğinde sunuyorum.

"Catharsis" -ki bu hafta Avustralya, Melbourne'da da "Human Emotion Project 2009" kapsamında sergilenmeye başlayacak- geçen yıl kamerama karşı rap yapan birkaç kafası kıyak coşkulu yeni göçmen gencin kaydını içeriyor. Bence bir tür tersten arınma ayininin kaydı... (Gelen bir izleyici -Gamze Hakverdi- yorumu şöyleydi: "Başka bir ülkeye gitmiş, dilsiz kalmış, kimliksiz kalmış kişilerin, o ülkeye götürdükleri dillerini 'duyulur' kılma çabaları ve bunu yaparken de kendi tınıları yerine 'rap'i kullanarak entegre olmaya çalışmaları.")

"Paydos vakti", bir başka 'kayıt" videom ve buranın en bilinir, merkezi, diğer adı "alışveriş" olan caddesi Drotninggatan'daki (Kraliçe Sokağı) sokak çalgıcılarını biraz farklı bir açıdan görüntülüyor.

Yine yeni videolarımdan "Hesa Fredrik", çok kısa (1.48 dak.) Buraların en tuhaf adeti olan, her ayın ilk pazartesi günü, saat 15:00'de çalan, herkesi olası bir hava saldırısı karşısında hazır mı tuttuğu yoksa giderek daha kayıtsız mı kıldığı tartışılır olan güçlü uyarı sirenlerinin sesini, birbiri üzerine binen iki olguya dair kaydımla birleştiriyor: Sahte brezilyalı dansözlerin sokak gösterileri ve afgan mültecilerin açlık grevi. (Bu sirenlerin argodaki adı Hesa Fredrik, yani "sesi -bağırmaktan- kısık Fredrik". Hasbelkader İsveç'in şimdiki Başbakanı ile adaş... )

Diğer yeni videom "Neden olmasın?" ise, sayısının bayağı kabarık olduğunu -yüz binleri bulduğunu- düşündüğüm gizli ve tabii ki diğer az sayıdaki bilinir, gürünür isveç ırkçısının kabusu olabilecek çok basit bir öneriyi, olasılığı kurguluyor: Metroların kaydedilmiş, yol yordam, durak belirtir mükemmel isveççe konuşan kadın sesinin, 25 yıldır buralarda yaşayan bir göçmenin sesiyle yer değiştirmesi. Küçük bir aksan sorunu yani sadece!
Yukardaki görseller:
1. Alışıldık "Dikkat! Sıkışma riski..." etiketi
2. Benim sergi afişi için yeniden kurgum...
3. Asansörler asansörler -ya da bir sanatçının göçmen gazete dağıtıcısı olarak otoportresi- 1
4. Hesa Fredrik'ten bir kare.

VARNING för klämrisk! / DİKKAT! Sıkışma riski...



Vernissage
fredag 27 febr. kl 17 – 20


Vi har sett den många gånger skylten med varningstexten på hissen: Varning för klämrisk. Och vi blir påminda om faran. Men också om att någon vill skydda oss. ”Från en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar”, som en definition på risk lyder.


Hakan Akcura, konstnär verksam i Sverige, med bakgrund från Turkiet, uppmärksammar denna så typiska svenska, beskyddande företeelse med förundrade ögon. Och tycks fråga hur vi ska klara av alla de vardagliga händelser och situationer där det inte finns någon varningsskylt. Att bli klämd är ett faktum tycks Hakan Akcura mena och tar oss med på en riskabel resa i Sverige och ut i världen.

TEGEN 2
Projektplats, scen och utställningsyta

Bjurholmsg. 9b
T-bana Skanstull
070-7161923
070-2855777
info@tegen2.se
Utställningen pågår t.o.m 15/3
Öppettider: fred-sönd 12-17



Begreppet risk

an unwanted event which may or may not occur.
en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.


the cause of an unwanted event which may or may not occur.
orsakar en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the probability of an unwanted event which may or may not occur
sannolikheten för en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the statistical expectation value of unwanted events which may or may not occur.
Statistiska förväntade värdet av oönskade händelser som eventuellt kan ske eller inte.

the fact that a decision is made under conditions of known probabilities (“decision under risk”)
det faktum att ett beslut fattas under förhållanden med kända sannolikheter ( "beslut under risk")


Sven Ove Hansson
(is professor in philosophy andHead of the Department of Philosophy and the History of Technology, Royal Institute of Technology, Stockholm. He is editor-in-chief of Theoria and member of the editorial board of the Journal of Philosphical Logic.)

Översättare: Leyla Ferngren

Du är välkommen att utforska begreppet risk, olika risksituationer och konsekvenser samt vad det har för betydelse för dig.

Vi lever i ett samhälle som är byggd (för trygghetsnarkomaner) på trygghet och att man försöker kartlägga alla situationer som kan innebära risk, varna för faror. Ett samhälle som kräver mer och mer av var och en att göra egna riskbedömningar av vardagliga händelser där det inte finns varningsskyltar, texter eller dylikt som kan förvarna oss om ev. risksituationer eller faror. När vi själva eller andra kommer i situationer som innebär risker:klämrisker ställs vi inför det faktum att vi måste rannsaka oss själva, våra värderingar, åsikter, fördomar likväl vi ifrågasätter andra och kräver att de ska rannsaka sig själva. Är vi verkligen lika kritiska mot oss själva som vi kan vara mot de andra? Är det något vi missar eller uppfattar felaktig? Konstnären försöker rannsaka sig vilket ger honom många sömnlösa nätter, hans tankar snurrar runt och han försöker se klart genom allt grums.

Det är en klämrisk som var och en lämnas att klara på egen hand…utan varningstexter eller manualer..


Leyla Ferngren

"Att bli klämd är ett faktum... Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt... Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen pga våra vanor... Det finns så klart inte verkstäder som skapar och servar oss med fördomar varken här, i mitt hemland eller på hela planeten. Vi är en grupp förvirrade individer som blir överraskade med att vi börjar likna våra föräldrar när vi passerar en viss ålder. Eller kanske är vi sådana som inte vet att vi kan förändra en hel kedjeprocess och så många saker genom ett enkelt nej eller ja. Älskar vi våra masker mycket? Tror vi att de välkända kanske tio-hundraåriga meddelanden som vi skickar till varandra med uppslitande blickar är så speciella och unika? Vad är det för doft som döljer sig bakom våra fräscha parfymer? När har vi senast besökt en invandrarförort? Vad lika vi är varandra...Vad unika våra kulturpersonligheter är med sina asymmetriska frisyrer och utstrålning som säger att personen i fråga är bekväm i sitt världsvana jag-har-knullat-den-här-världen attityd. Vet ni vad, det som luktar mest är vår ensamhet, ruttet som bara den... Trots att det finns så många såriga men varma händer och så många sorgsna men modiga leenden som väntar på oss. Att bli klämd är ett faktum... Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt... Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen..." 


Hakan Akçura
090221
"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"


Hakan Akçura210209
Bilder/Resimler:
1- Hissar, hissar! - Eller invandrar konstnärens självporträtt som tidningsbud (Digital konstverkt med 16 bilder, 2007)
2- "Kolla, vilka fina snäckor!" (Video, 12:29 min, 2008)

16.2.09

"İyiliğin" varlığından şüphe...

Bugün bir başka blogg yazarını konuk etmek istiyorum Open Flux'a. Benbukalemun'u:

Gerçekler Bilinsin Yeter

İsveç'te yaşayan video sanatçısı Hakan Akçura, Abdülkadir Aygan'ın yaşamını konu alan bir belgesel çekmiş. Üç buçuk saatlik belgeseli Hakan Akçura'nın blogundan izleyebilirsiniz.

Belgesel izlediğiniz herşeyden daha gerçek. Abdülkadir Aygan röportaj şeklinde gerçekleşen belgeselde hayatını 3 dönemde anlatıyor. PKK militanı, PKK itirafçısı - JİTEM elemanı ve İsveç gizli polisinin korumasında ailesi ile yaşayan Abdülkadir Aygan.

Anlatılanlar, biliyoruz diyemeyeceğimiz fakat korkunç oldukları kadar da inanılası şeyler. Basite indirgersek, Türkiye'deki gerilla - kontgerilla çatışmasının iki tarafında yer alan bir insanın günlüğü. Türkiye hakkındaki bu çarpıcı gerçekleri görmek ilginç olabilir. Bence hepimizin bilmesi gerekiyor.

Bilmemiz gereken başka birşey de dünyanın bu ve benzer şekillerde birbirini öldürdüğüdür. Kavganın amaçsızlığı ve anlamsızlığı ne kadar ayan beyan meydanda ise de, ceset yığınlarının arkasında görünmez hale geliyor. Lütfen izlerken "Türkiye'nin sorunları" penceresinden bakmayın. "Tüm insanlığın silahlanıp birbirini katletmesi çılgınlığı" penceresinden bakın.

Ben konunun başka bir tarafına girmek istiyorum. Abdülkadir Aygan tüm açıklığıyla, isimler ve tarihler ile olayları anlatıyor. Belgelenebilecek, çok dürüst itiraftlarda bulunuyor. İsimler öldürdüğü insanlara ait, onlarca can aldığından bahsediyor. Hikayesinin hiçbir yerinde, "haklılığından" bahsetmiyor." Ağlanıp, sızlanmıyor. Pişmanlık, utanç veya üzüntü duyduğunu ne söylüyor ne de hissediyorsunuz. Hatta Aygan tüm hikayesini duraksamadan ve hiçbir duygusal yoğunluk yaşamadan anlatıyor. Hikayenin genelinde taraf tutmasa da, konuşurken hangi tarafa "biz" hangi tarafa "onlar" diyeceğini şaşırdığı yerler çok ilginç. İtirafları, korunmak, öç almak, para kazanmak veya bir çeşit ün kazanmak için yaptığını sanmıyorum.

İtiraflarının nedenini, hikayenin sonunda, "arınmak" olarak özetliyor ve "gerçekler bilinsin yeter" diyor. Burayı kafamda kurcaladım. Gerçek iç dünyasını bilemem ama Aygan'ın hissettikleri ile ilgili bir tahminde bulunmaya çalışabilirim.


Bir katilin itiraf ederek arınmak istemesi için arınarak ulaşmak istediği temizlik halini bilmesi gerekir. Bu hikayenin en ilginç yanı da bu. Aygan sadece öldürerek ve savaşarak yaşamış, bunu bir yaşam şekline dönüştürmüş. Öldürmek istemediği zaman geldiğinde de, örgüt izin vermemiş ve "öldürmezsen, ölürsün" demiş. Tek saklanacağı yer olan "düşman"a sığınmış ve onlardan da "öldür" emrini almış. 22 sene bu şekilde yaşadıktan sonra ve cephenin her iki tarafında da insan öldürmüş birinin arınması veya arınmak istemesi bana imkansız geliyor. Çünkü, en azından bir tarafın sosyal coğrafyasının bu kişiye sempati duyması gerekir ki, toplumun "temiz" diye adlandırdığı yaşama kabul edilebilsin. Bu sempatiyi kazanamayacağı kesin.

Aygan cinayetlerini kişisel zevki için işlemiyor, ya vatan millet adına, daha iyi yarınlar için, yani "temiz" amaçlarla. Ya da kötülerden korunmak için işliyor. Ancak ne yaparsa yapsın hiç "temiz" tarafta yer alamıyor. Bu noktada insanın aklı karışır. Kötünün tersinin iyi olması gerektiği önermesi yıkılıyor.

Aklıma gelen soru şu; tarihin klasik iyi-kötü dualitesinde iyi tarafa geçmeyi başaramayan birisi acaba "iyiliğin" varlığından süphe eder mi?

Aygan'ın tüm biz iyilere, "duygusuz" gelen itiraflarının bu tonda olmasının nedeni, acaba, toplumun çoğunluğunun algıladığı iyi-kötü kavramları ile Aygan'ın yaşam tarzı nedeni ile ulaşabildiği iyi-kötü kavramlarının algılanması arasındaki fark mı? Hiç öldürmedim dolayısı ile öldürmenin haklı olabileceğini de duyumsamadım. Bu deneyimi yaşamadan Aygan'ın nasıl ve neden "duygusuz" olduğunu bilebilir miyim. Veya yargılayabilir miyim?

Toplumların en büyük kavgaları, zaten hiç deneyimlemediğimiz için anlamamızın teknik olarak imkansız olduğu fikirleri; doğal olarak anlayamayışımızdan çıkmış.

Özellikle dinler ve milletler arasındaki kavgalar bu tek taraflı bakış açısı ile körüklenmiş. Müslümanlığı hiç bilmeyen hristiyanlara, müslümanları öldürmek anlamlı gelmiş. Zenginler ve fakirler, medeniler ve barbarlar, siyahlar ve beyazlar, kadınlar ve erkekler, normaller ve anormaller. Herkes kendi gerçekliğinden yola çıkmış ve nefret etmekte haklı olduğuna karar vermiş. Öldürmek de görev olmuş.

Abdülkadir Aygan şimdi herkese hikayesini anlatıyor. Bence, ne özür dilemek için ne de arınmak için. Bunların ne demek olduğunu zaten bilmiyor. Öldürürken kirlendiğini düşünmedi ki şimdi arınsın. Bence iyi miyim kötü müyüm sorusunun cevabını bilmiyor ve toplumun bu taraflardan birini seçmek için getirdiği zorunluluğa boyun eğiyor. Şimdi cevabı arıyor! Bunun için seçtiği yol ise kendini anlatmak. En duygusuz, en çıplak, en gerçek hali ile yaptıklarını herkese anlatmak. Ne kadar çok kişi duyar ve bilirse örneklem büyüyecek ve alacağı cevabın güvenilirliği artacak. Bu yüzden bir kitap yazmış, röportajlar vermiş ve şimdi de herşeyi bir filme anlatmış.

Bu belgesel sinema adına, bir şaheser veya siyasi arenayı sarsacak bir belge olmayacak. Sadece hayatı anlamak için dürüstlüğün kılavuzluğuna ne kadar ihtiyacımız olduğunu hatırlatacak.


11 Şubat 2009 Çarşamba

1.2.09

Ahmet İnsel & Sezgin Tanrıkulu: Yargı her şeyi biliyordu

Radikal 2 - 01/02/2009

Devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: ‘Sözde itirafçı’!

AHMET İNSEL & SEZGİN TANRIKULU

Abdülkadir Aygan, önce PKK’lı, sonra PKK itirafçısı ve dokuz yıl JİTEM’in kadrolu memuru olarak çalışan, 1999’dan beri İsveç’te yaşayan bir JİTEM itirafçısı. Aygan’ın itirafları ilk kez yayımlanmıyor. İsveç’e gittikten sonra anlattıklarının bir kısmı, PKK ile ilgili olan bölümler ayıklanıp Özgür Gündem gazetesinde yayımlanmıştı. Daha sonra, anlattıklarının bütünü Almanya’da kitap olarak basıldı. Ardından Hürriyet gazetesi Musa Anter’in kızını Aygan’la buluşturup Ocak 2006’da haber yaptı. Aygan’ın maktullerin adını vererek işaret ettiği yerden çıkartılan kemikler, faili meçhul kalmış cinayette ölmüş bir kişiye aitti.

İsveç’te yaşayan Hakan Akçura, Aygan’la 25 Mayıs 2008’de yaptığı 3,5 saat süren söyleşinin video kaydını, kendi blogunda yayımlamıştı (http://open-flux.blogspot.com/). Akçura, Gerçekler Bilinsin Yeter başlıklı bu video filminde, Abuzer kod adlı PKK militanına, Şerif kod adlı ve Aziz Turan sahte resmi kimliğiyle kayıtlı JİTEM elemanına ve ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir’e sorular yöneltiyor. Aygan da neden ve nasıl PKK militanı olduğundan başlayarak anlatıyor. Neşe Düzel’in geçen hafta Taraf gazetesinde üç gün yayımlanan çarpıcı söyleşisi, bütün bu bilgileri tamamlıyor.

Hepimizin bildiği gibi, devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: “Sözde itirafçı”!

Hakkında çok ağır suçlamalarda bulunulan ve dava açılması devletin bazı kademelerinin cansiperane direnişiyle yıllardır engellenen emekli bir subayın, davanın açılması kaçınılmaz olduğu zaman intihar etmesine bazı güçler bir linç girişimi görüntüsü vermeye çalışıyor. Cenazesi bir milli kahraman cenazesine dönüştürülüyor. İntihar etmiş bir kişinin yaşadığı o büyük insani dramı anlayarak, intihar etme kararı almaya insanı götüren o derin acıyı paylaşmak arzusu, bu duruşu bütünüyle izah etmiyor.

O zaman ne var diye sorarsınız, 10 yıl öncesine gitmemiz gerekecek. 8.1.1999’da, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 1989 yılında üç kişinin öldürülmesiyle ilgili, sanıkların işledikleri iddia edilen suçların niteliği nedeniyle soruşturma evrağını Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderme kararı verdi.

Yedinci sanık

Savcı İlhan Cihaner’in kararında sanıklar, Ahmet Cem Ersever (o tarihte ölmüştü), emekli Jandarma Albay Arif Doğan, Jandarma Yüzbaşı Sinan Yaşar, Jandarma Başçavuş Şaban Bayram, Suriye uyruklu PKK militanı ve sonradan itirafçı olan ve o tarihte Kırklareli cezaevinde hükümlü tutuklu olan İbrahim Babat, korucu Faysal Şanlı idi. Savcı bu altı sanığın yanına, yedinci bir sanık daha ilave etmek ihtiyacı hissetmişti: “Açık kimlik ve sayıları tespit edilemeyen itirafçı, korucu ve kamu görevlileri”.

“Suç işlemek amacıyla silahlı çete oluşturmak, birden fazla kimseyi taammüden öldürmek” olarak, suç tanımlanmıştı.

Kararda ismi zikredilmeden ama açık biçimde tarif edilen bir örgüt vardı: “Kapsamı ve işledikleri suçlar tüm ülke geneline yayılan ve kamu görevlileri, itirafçılar ve koruculardan oluşan bir çetenin soruşturma konusu suçu işlediği, bu çetenin önceleri terörle/teröristlerle mücadele amacı ile kurulduğu, teröre destek veren şahısların yasal yöntemler kullanılmadan cezalandırılmasını yöntem olarak benimsedikleri, daha sonraları başka saiklerle adam öldürme/kaçırma, çek senet tahsilatı, bombalama, tehdit, vs gibi suçları işledikleri iddialarının olduğu” vurgulanıyordu.

Kararın sonuç paragrafı durumu tüm çıplaklığıyla özetliyordu: “Sonuç olarak açık kimlikleri yukarıda yazılı olan şahısların suç işlemek amacı ile çete oluşturdukları, sanık Arif Doğan’ın daha sonra farklı bölgelerde de birçok suç işleyen çetenin D. Bakır grubunun başında olduğu, bu şahısa bağlı Silopi grubunun başında ise Ahmet Cem Ersever’in olduğu” ve Ersever, Babat, Bayram ve Şanlı’nın “maktülleri önce sorgulayıp sonra Cizre-Nusaybin karayolunda öldürdükleri(nin) tüm evrak kapsamından anlaşıldığı” belirtiliyordu.

Savcı, “söz konusu çete mensubu olarak bu çetenin faaliyetlerini bildikleri halde gerekli işlemleri yapmayarak suç işleyen şahısların” hakkında başka yerde soruşturma yapıldığı için bu kararda sanık olarak gösterilmediklerinin altını ayrıca çizmek ihtiyacı duymuştu. Savcı, yargının başka suçluların var olduğunu bildiğini ima ediyordu. Çünkü daha önce “10.6.1998 tarihinde Radikal gazetesinde çıkan haber üzerine soruşturmayı genişlettiğini”, bu nedenle İbrahim Babat’ın kendisi tarafından sorgulanması için Midyat Cezaevi’ne sevk edilmesini Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden talep etmiş, red yanıtı almıştı. Bunun üzerine kendisinin Kırklareli’ne gitmesine izin verilmesini talep etmiş, bu da reddedilmişti. Savcı, haklı olarak, Babat’ın “talimatla ifadesinin alınmasının birçok noktada delillerin, ayrıntıların kaybolmasına yol açacağına” dikkat çekiyordu. Suç dosyasını en iyi bilen kişi olarak ifadeyi kendisinin alınmasını ısrarla talep ediyor, bakanlık reddediyordu. Sonunda savcı, Babat’ın talimatla ifadesinin alınması için Kırklareli savcılığına 60 soru yolladı. Bu soruların bütünü, savcının amacının sadece üçlü cinayetin faillerini tespit etmek değil, bu eylemin etrafındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmak olduğunu gösteriyor. Örneğin bir Asayiş Komutanı ve Kurmay Başkanı’nı soruyor.

Savcı İlhan Cihaner, Diyarbakır DGM’ye dosyayı havale etme kararı aldığı gün, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne bir genel değerlendirme yazısı da yazdı. Savcıların pek ender başvurdukları bir yöntemdir bu. Beş sayfalık yazıda, önce ölü bulunan şahıslarla ilgili soruşturmayı nasıl yürüttüğünü anlattı. Kaçırma-kaybolma olaylarının arasında birçok ortak nokta olduğunu savcı tespit etmişti. Kaybolan/öldürülen kişiler, “ağırlıklı olarak terör suçundan soruşturulmuş kişiler olmakla birlikte, herhangi bir suça bulaşmamış” kişiler de vardı ve “bazılarının ailelerinden fidye isten”mişti. Savcı, “suça katıldıkları yolunda iddialar olan bazı görevlilerin hâlâ etkin olarak görevlerine devam ettikleri”nden, sanıkların açığa çıkarılması ve yargılanmalarının sağlanamamasından şikayet ediyordu.

Savcı şikayet etmekle kalmıyor, yazıda bir dizi somut önlem de öneriyordu. Bütün bunların üzerinden on yıl geçti. 1989’da işlenmiş üçlü yargısız infazla ilgili dava hâlâ 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Ama asker kökenli sanıklar buna dahil edilmeden. Çünkü Diyarbakır DGM Başsavcılığı’nın, Arif Doğan, Hikmet Köksal ve diğer jandarma görevlilerinin ifadelerine başvurulmak üzere adres ve kimlik bilgilerini talep eden yazısına Genelkurmay Başkanlığı’nın yanıtı netti: Konunun askeri nitelikli olmasından dolayı adli makamlarca bu konuda soruşturma yapılmasına gerek yoktur! O günden beri Genelkurmay Savcılığı’nın bu konuda bir soruşturma yapıp yapmadığını bile bilmiyoruz. Genelkurmay’a iletilmiş bir dizi suç duyurusunun akıbeti de aynı.

10 yıl geçti

1989’da işlenmiş cinayetin üzerinden 20 yıl geçince, yani Eylül 2009’da dava zaman aşımına uğrayacak. Cansiperane direniş amacına ulaşacak. Bütün bu davalarda olduğu gibi, yargıçlar ayak sürüyecekler, başlarına iş almamak için davaları sonuçlandırmayacaklar ve Türkiye zamanaşımı nedeniyle düşmüş dava sayısında dünya şampiyonluğuna oynayacak.

İşin bir de öbür yanı var. Savcı, bakanlığa yazdığı yazıda, “Olağanüstü hal bölgesinde kanunsuz işlere katılan kişilerin diğer bölgelerde de kanunsuz ilişkilerini sürdürdükleri, bu haliyle ülke genelindeki birçok suçun altyapısının olağanüstü hal bölgesinde oluştuğu”nu ifade ediyordu. “Tüm ülke geneline yayılan çetenin suç işlediğini” vurguluyordu. Kendisine soruşturma izni verilmiyor, üşenmiyor bakanlığa genel değerlendirme yazısı yazıyor ve “adalete olan güveni pekiştirme” gereğinin altını çiziyordu. Bu tür faaliyetlerin, “güvenlik güçlerimizin meşru mücadelelerini uluslararası camiada karaladığını, özelikle AİHM’e başvuruların artma eğiliminde olduğunu” belirtiyordu.

Ve savcı İlhan Cihaner’in bu çabalarının üzerinden on yıl geçmesine rağmen, devletin bazı sorumlu makamları “sözde itirafçı” lafını icat ederek, “JİTEM yoktu” demeye hâlâ cüret ederek, direniyorlar. Türk yargı kurumunun medarı iftiharı olarak anılması gereken savcı İlhan Cihaner’in 1999’dan sonra meslekte nasıl ilerlediğini bilmiyoruz.

Bugün Ergenekon davasında “her şeyden önce hukuka önem vermeli” diyen devlet sorumlularının, emekli devlet büyüklerinin, siyasetçilerinin çoğu, İlhan Cihaner adaletin yerini bulması için çabalarken, en yüksek makamlardaydı. Adaletin yerini bulmasına karşı cansiperane direndiler, bazıları direnmeye devam ediyor. O zaman insanın aklına şu soru geliyor: Acaba hukukun bazı yurttaşlarımıza karşı uygulanmayacağına dair bir gizli hukukumuz mu var?

30.1.09

Abdülkadir Aygan İsveç'te dün gözaltına alındı ve bugün serbest bırakıldı

7 ay önce yayınladığım "Gerçekler bilinsin yeter" isimli filmimde yaptığı 3,5 saatlik itiraflarını geçen hafta Taraf gazetesinde yayınlanan Neşe Düzel imzalı seri röportajda yineleyen eski PKK'lı, PKK itirafçısı, eski JİTEM elemanı ve JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan dün İsveç polisi tarafından gözaltına alındı ve bugün çıkarıldığı mahkemede serbest bırakıldı.

Nasname News'un iddiasına göre gözaltının nedeni TC'nin, Rahşan Anter ve Orhan Miroğlu'nun eski kişisel başvuruları üzerinden temellendirdiği "iade talebi". Mahkeme bugün durumu değerlendirdi, gözaltının uzatılmamasına karar verdi. İade talebinin ayrıca karara bağlanacağını sanıyorum. Aygan'ı avukatı Gunnar Iarsson savunuyor.

Ek:
Nasname, Aygan serbest bırakıldıktan sonra onunla kısa bir tele-röportaj yapmış, onu da yayınlamak istedim.
Aygan:
"Bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler biraraya gelmeli. Davacı olmalılar.
"

Nasname-Sayın Aygan geçmiş olsun.
Aygan- Sağolun.

Nasname-Neydi son durum? Biz anlatır mısınız? Sizi neden İsveç polisi çağırdı?
Aygan-Türkiye Cumhuriyeti devletinin iadem için resmi başvurusu varmış.

Nasname- Devletin kendisinin mi yoksa bu konuda Anter ailesinden de şikayetçi ve talepkar olan var mı?
Aygan-Rahşan Anter’in de bu konuda müracaatı varmış. Ama bizi şu nedenle aldılar. Beni adam öldürmekten, bir Partizancı/TİKKO’cuyu da banka soymaktan...

Nasname-İsmi ne? Kaç yıldan beri İsveç’te kalıyor bu kişi?
Aygan- İsmini bilmiyorum. Ama öğrenebilirim. Üç yıldan beri burda ilticacı. Ve banka soygunu iddiasıyla getirilmişti.

Nasname-Sizi neden Türkiye Devleti istemiş olabilir. İfade ise; bize daha önce verdiğiniz beyenatlarda uluslararası bir mahkemede tanıklık yapacağınızı belirtmiştiniz zaten.
Aygan- Beni Türkiye’ye konuşturmak için değil susturmak için istiyorlar. Yoksa tanıklıksa, tanıklığa varım. Ama Türkiye’ye gitmem. Türkiye bana dünyanın teminatını verse gitmem. Bu işleri bir tek ben mi yaptım! Benim üstüm olan onlarca binbaşı, yarbay, general var. Onları alsınlar. Onlar konuşsun. Diğer bir yandan adını söylediğim yüzlerce itirafçı var. Abdulhakim Güven, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Hayrettin Toga, Hüseyin Tilki... Ben burdayım. Ve konuşuyorum. Sorun konuşmam mı? Konuşunca neden suçlu oluyorum. Ben bunu anlamıyorum. Ama kim beni suçlarsa suçlasın konuşacağım. Ben PKK’nin de, Jitem’in de itirafçısıyım....

Nasname- Musa Anter ile ilgil, daha önce çeşitli girişimler vardı. Ve bunların bir kısmı neticelenmişti. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Neden bu Rahşan Anter sizinle uğraşıyor?
Aygan- Rahşan hanımın acısını anlıyorum. Buraya geldi. Bazılarını devreye soktu. Onlara güvendim. Ersin Kalkan adındaki polis muhabiriyle benim hakkımda kitap yazdılar. Onlardan ve benimle ilgili kitap yazan diier Timur Şahan ve Uğur Balık’dan da şikayetçiyim. Onlar hakkında da dava açtım. Benim üzerimden hem para kazanıyorlar hem de beni katil ilan ediyorlar. Bunlar gazeteci mi? Savcı mı? Vurguncu mu? Onu da siz karar verin.

Nasname- Bu kısa tele-röportajla belirtmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aygan- Bence bir şey daha yapılmalı. O da bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler bir araya gelmeli. Davacı olmalılar. Ayrıca Türk halkı ve Kürd halkı da şunu bilmeli. Bizi bu suça iten Öcalan ve onun PKK’sı, bir o kadar devlet ve ordunun içinde kurulan JİTEM’dir. Esas suçlu olan bunlar. Bizim de suçumuz var. Fakat bizi vurmak ve bize katil demekle bu iş sonuca ulaşmaz ki.
Ve dün olduğu gibi bugün de eski Jitem içinde benim gibi faaliyet içinde bulunmuş olanlara sesleniyorum: Sizde çıkın o gizlendiğiniz yerden. Elllerinizdeki silahları bırakın. Tetikçi olmayın. Bakın benim durumum şu anda sizin en kralınızdan iyi. İsveç hükümeti en insani yardımını yapıyor. Keşke benim böyle bir devletim olsaydı. Onun için canımı verirdim. Ne örgüt, ne devlet, bana bu güveni vermedi. Eğer ben Türkiye’de en küçük bir şey için gözaltına alınmış olsaydım, öldürülmeseydim bile en az altı ay benden haber alınmazdı. Hiç bir şey olmasaydı eşim çıldırır, çocuklarım sokaklara düşerdi. İşte devlet olmak budur. Türk devleti bari bunu gözönüne alsın.

Ek 2:
Orhan Miroğlu'nun bugün (31.01.2009) Taraf'ta yayınlanan açıklaması:
"Abdülkadir Aygan'ın Türkiye'ye iadesi konusunda kendilerinin bir talebi olmadığını belirten Orhan Miroğlu şunları söyledi: "İçişleri Bakanı Beşir Atalay, DTP Van milletvekili Özdal Uçar'ın soru önergesine verdiği yanıtta Aygan'ın İsveç'ten iadesinin istendiğini açıklamıştı. Özellikle Ergenekon ile ilgili hassas süreçte can güvenliği temel bir sorun. Ergenekon ve JİTEM bağlantısının ortaya çıktığı bu ortamda samimi itiraflarda bulunanların can güvenliği sorunu var" dedi. Aygan'ın bu koşullarda Türkiye'ye iadesinin tehlikeli olabileceğine dikkat çeken Miroğlu, Aygan'ın yaşam hakkının korunması açısından İsveç'te yargılanması gerektiğini söyledi."

19.1.09

7 ay sonra bir kez daha: "Gerçekler bilinsin yeter"

"Gerçekler bilinsin yeter"
(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)
Hakan Akçura210.35 dakika
Stockholm, Haziran 2008
Selamlar,

Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -
sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...

Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.

Videoda benım sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).


Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yıllari arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.


Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".

Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.

Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.

JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.


Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve isveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.

Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.

Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.

Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.

Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.





Bu linki, ticari olmayan kaygılarla, kişisel izlenme ve yükleme niyetiyle istediğinizce yaygınlaştırabilirsiniz.
Gazeteler, TV kanalları, haber siteleri, bu videonun akan ya da sabit görsellerini, ancak iznimle ve ismimi, eserin ismini ve yayınlandığı bu blog sitesinin linkini vererek yayınlayabilir. Aksine kullanım, cezai yaptırım nedenidir.
Tabii ki, seyredenlerin yorumlarını bu blogun en altına eklemeleri de beni çok sevindirir.

"Bu kaydı üzerindeki sis perdesi kaldırıldıkça, ne denli kirli olduğu yeniden, yeniden ortaya çıkan kirli savaşın tüm kurbanlarına, onların çocuklarına ve Kadir'in çocuklarına adıyorum."


Hakan Akçura
İsveç, Stockholm, Haziran 2008



Abdülkadir Aygan'ın verdiği resimaltı bilgileriyle, filmin sonunda yeralan fotoğraf ve belgeler:
(Önemli not: Bu fotoğraf ve belgeler sadece yanı sıra "Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com" kaynak bilgisi eksiksiz yeralırsa, yazılı, görsel ve elektronik medyada alıntılanabilir ve yayınlanabilir.)



Abdülkadir Aygan, Adana Motor Meslek Lisesi'nde arkadaşları ve öğretmenleriyle (orta sırada, soldan üçüncü). Yıl 1976.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda arkadaşlarıyla (ayakta, soldan üçüncü).


Abdülkadir Aygan, 1990 yaz aylarında Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı karargahı Bölük Er Yatakhanesi'nde. (Önceki resimaltı A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile değiştirildi.)



"Şerif" ("Aziz Turan" / Abdülkadir Aygan) 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Grup Komutanlığı'nda. (Fotoğrafı çeken A. Cem Ersever - A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile eklendi.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Hüseyin Tilki, Fethi Çetin, Recep Tiril, İbrahim Babat, Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken Adil Timurtaş.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Abdülkadir Aygan, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Fethi Çetin, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken İbrahim Babat.)



JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani ile Diyarbakır Orduevi'nde (1992-1994 yılları arasında bir tarih) 



JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ile Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)


JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ve diğer katılımcılarla Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih) 



Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) JİTEM maaş bordrosu


Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Ordu Yardımlaşma Kurumu daimi üyelik belgesi 



Hakkında Tempo dergisinde çıkan haber ve röportajın özgün tam metinleri