16.11.07

Mehmet Y. Yılmaz: Hepimizi Allah korudu!


"ALLAH Korkusu" isimli bir afiş sergisi önce dinci medyanın hedefi oldu.

Vakit Gazetesi, her zaman yaptığı gibi bunu provokasyon için bir fırsat bildi ve okuyucuları arasındaki "meczuplara" sergiyi hedef gösteren yayın yaptı.

Bunun üzerine "sergiyi korumak için" bir polis birliği görevlendirildi.

Sergiyi korumak için gelen polisler, afişlerden bazılarını beğenmeyince de Aziz Nesin’e rahmet okutacak gelişmeler yaşandı.

Radikal’in haberine göre sergiyi korumakla görevli polislerin üç afişi "sakıncalı" bulmaları üzerine terörle mücadele ekipleri "olay yerine" gelip incelemelerde bulunmuş.

Sergiyi kontrol için gelen polislerin "terörle mücadele şubesinden" olmalarına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Grafik sanatçılarının kendi aralarında bir terör örgütü kurup, bunun propagandasını yapmak için sergi açtıkları mı düşünüldü acaba?

Suç aletleri; boya kalemleri, káğıtlar, "photoshop" programları ve kretuvar olan bir terör örgütü!

Haberi okurken emniyet teşkilatımızın bizi ne büyük bir beladan kurtardığını düşündüm, halimize şükrettim.

Düşünsenize bugün káğıtlar ve boyalarla o afişleri yapanlar, yarın neler yapmazlardı ki?

Ece Temelkuran: Demokrasinin delikanlı meydanı

Birkaç sorum var.
Bir muhafazakâr gazetenin bir muhafazakâr yazarı geçtiğimiz günlerde köşesinden şöyle seslendi:
"Müslüman gençler! Ekşi Sözlüğü ele geçiriniz!"
Hâlâ bilmeyen varsa Ekşi Sözlük, gençlerin kurduğu, internetteki en meşhur sitelerden biri. Bu siteye yazı yazanlar içinde, herkes gibi muhtemelen Müslüman gençler de vardır. Benim aklıma takılan, bu "ele geçiriniz" emri.
Acaba bu siteye hali hazırda yazmakta olan ya da siteyi bu yazıdan sonra tanıyan "Müslüman gençler" bu seslenişi ne kadar ciddiye aldı?
Bu birinci sorum.
İkincisi ise önceki gün Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülmeye devam edilen davayla ilgili. Dava, Danıştay ve Cumhuriyet gazetelerine yapılan saldırıyla ilgili. Sanık Alparslan Arslan'ın avukatı Abdurahman Sarıoğlu müvekkiliyle ilgili şöyle bir savunma yapmış:
"Olay, din ve vicdan özgürlüğünü ilgilendirdiğinden, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan, başörtüsünün hanımlar için farz bir ibadet olup olmadığı konusunda bilirkişi raporu alınması gerekir. Çünkü gerek Cumhuriyet gazetesine yapılan bombalı saldırı olayında ve gerekse Danıştay olayında bu rapor aydınlatıcı olacaktır. Eğer başörtüsü ibadet ise Danıştay'a vaki saldırı terör sayılmayacaktır. Çünkü terörde belirleyici olan amaçtır. İbadet amacı terör sayılamaz."
Avukat savunmasında, türban yasağının Müslümanları "silaha alıştırdığını" ileri sürdü. İkinci sorum şu:Başörtülü kadınlar bu konuda ne düşünüyor?
Başörtüsü yasağı kalkmazsa ellerine silah alırlar mı?
Üçüncü sorum bir sergiyle ilgili.
İstanbul'da "Allah Korkusu" başlıklı bir sergi açıldı. Hafriyat Sanat Grubu'nun sergisi Türkiye'deki din ve Atatürk üzerine kurulan tabuların tamamına ilişkin bir afiş sergisi. Cesur bir iş. Ben arkadaşları canı gönülden tebrik ediyorum. Ne ki Vakit gazetesi benden önce "tebriğini" yapmış. Danıştay saldırısı öncesi yapılan "tebriğe" benzer bir tebrik! Polis, ayrıca tebrik etmiş, Atatürk ile ilgili afişler hakkında soruşturma açtırarak. Oysa polisler Vakit gazetesinin "tebriğinden" tedirgin olan sanatçılar tarafından çağrılmış.
Üçüncü sorum şu:
İçinde "Allah korkusu" taşıyanlar Vakit gazetesinin bu tebriği konusunda ne düşünüyor? Tepki göstermeyi düşünüyorlar mı?
Birikmiş çok sorum var tabii:
"Başörtüsü yasağı hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusuyla herkese "demokrasi testi" yapanlar ne zaman kendi demokratlıklarını kanıtlayacaklar?
Her nedense ve her nasılsa hâlâ "Türkiye'de Müslümanlara nefes aldırılmıyor" propagandası yapanlar ne zaman TCK 301 konusunda ciddi bir tepki gösterip milliyetçi-muhafazakârlar dışındaki herkesi nefessiz bırakan bu yasa hakkında bir şey söyleyecekler?
Bu konularda bir şey yapmadıkları sürece "Bi' dertleri cami yapılsın, bi' dertleri kadınlar kapansın" gibi görünmekten hiç mi çekinmiyorlar? AKP'ye destek vermeyen herkesin "cuntacı" durumuna düşmekten çekindiği kadar da mı değil? AKP seçimleri kazandığında neredeyse partinin gençlik kolları gibi sevinen ve bu sevincini her türlü gazetecilik kantarını kenara koyarak dile getiren muhafazakâr yazarlar niye kendilerini bu konularda bir şey söylemek, tepki göstermek zorunda hissetmiyorlar? "Ötekilikten" yıllarca şikâyet edip şimdi bir "öteki" internet sitesinin bile varlığına katlanamamayı nasıl böyle göğüslerini gere gere söyleyebiliyorlar?
"Amma korktular Malezya olmaktan! Keh! Keh!" deyip, "İran korkusu var bunlarda! Keh! Keh!" edip kenara çekilmenin her türlü kolaycılığını, ucuzculuğunu sonuna kadar kullanıp nasıl herkese "Yoksa sen sivil demokrasi yanlısı değil misin!" diye hesap sorabiliyorlar?
İşte, şahsen bu soruların cevabını pek merak ediyorum. Bütün muhafazakâr yazı-çizi insanlarını da demokrasinin bu delikanlı meydanına çağırıyorum.

15.11.07

Nefret Tünelinde Aşk, H2'de


Nefret Tünelinde Aşk

Hakan'ı neredeyse 20 yıldır tanırım. 20 yıldır aralıksız "insan olma onurunu" (ne kadar eski püskü, deforme bir ifade gibi geliyor kulağa) koruyarak yaşayıp, başta resim olmak üzere hep bir şekilde kulak verilesi cümleler kuran eserler ortaya koymasına bizzat şahidim. Geçenlerde -biraz da yeterli katılım sağlayamadığından şikayet ederek- söz ettiği yeni projesi "Nefret Tünelinde Aşk" eni konu bu kanımı güçlendirir nitelikteydi.

Hakan tam bir kazıcıdır. Görünenin arkasına bakmayı, saklı duranlara ışık tutmayı ve bu gerçekleşene kadar -yeterli malzemeyi toplayana kadar- eşelemeye devam eder. Öyle ki o fenomenle işi bittiğinde sizi artık ona başka bir yerden bakmak zorunda bırakır.

"Nefret Tünelinde Aşk"da Hakan işte yine tam da bunu yapıyor. Sezdirmeden büyüyen, ruhlarımıza doğru yılankavi uzanan nefret dehlizlerinde gezinip -gözü kara bir şekilde lağıma dalmak- onu olanca çirkinlik ve çıplaklığıyla deşifre ettikten sonra belki de ırka dayalı milliyetçiliğin en büyük mağdurlarını, eş durumundan kesişen karşıtları çarpıcı bir deneyime davet ediyor. Nasılını Hakan'ın duyurusundan izleyelim:

"Bir kürdü seven türkler, bir türkü seven kürtler. Bir yanı kürt, bir yanı türk olan "çiftler". Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler. Çağrım size:

“Dört beş aydır [çağrı, bu yılın mart ayında yapıldı ilk kez N.Y.] ırkçı türklerin ve ırkçı kürtlerin internette yeralan yazılı ve sesli küfürleşmelerini biriktiriyorum. "Irkçı" sıfatım milliyetçi sıfatıyla karıştırılmamalı. Sayısı inanılmaz bir hızla artan bu karşılıklı konumlanışın ben tarafından "açığa çıkarılacak" seçimleri başka türlü tanımlanamayacağı kesin olan küfür ve saldırı metinlerinden ve seslerden oluşuyor. (Kastettiğim sadece internete gömülü metinlerin benim tarafımdan gözler önüne serilmesi. Yoksa hiç açıkta olmayan, kimilerince hiç bilinmeyen metinler değiller tabii ki!) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi] Forumlardan, -Youtube benzeri paylaşım sitelerindeki- yorum yazılarından ve site ziyaretçi defterlerinden derliyorum bunları. Sesleri ise belli –çoğunlukla kürt- sohbet odalarından (genellikle kürtlere küfreden türklerin seslerinden) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi] kaydediyorum. Binlerce… İnanılmaz bir çıplaklıkta, netlikte bir nefreti içeriyorlar; okurken ve dinlerken kirlendiğimi hissedecek kadar ağdalı, sığ ve gerçekler. Her birimizin büyük bir tedirginlikle gelişmesini izlediği milliyetçi ırkçılığın binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda ne kadar insafsız bir düzeysizlikte ve tehlikeli bir keskinlikte aktığının, akmaya başladığının belgeleri.

"Nefret tünelinde Aşk" sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak "boşaldığı" bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Onlardan istediğim bu ekranlara konmak üzere varolan ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekmeleri. İçeriği ve biçimi –nasıl ve nerede çekileceği- tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenlerini, nasıllarını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışa vurumunu, içeriğini aktaracak, anlatacak, belgeler haline getirmeleri.”

Hakan'ın "Nefret Tünelinde Aşk"ını bu yazıya konu etmemin iki nedeni var. İlki elbette, belki bu çağrıyı okuyanlar arasında sergiye kendilerini katmak isteyecek birileri çıkar umudu beslemem, ikincisi ve bu ülke adına daha yaşamsal bulduğum neden ise nefretin umulmadık ölçüde zincirinden kurtulmuş bir azgınlıkla saldırıya geçtiğini görmekten dolayı büyük bir endişe duymam.

Özellikle Hakan'ın kazıp çıkarttığı ve bir kısmını benimle paylaştığı nefret metinlerine maruz kaldıktan sonra içinden geçtiğimiz bu son derece riskli zamanlarda birbirimize çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuza inancım kat kat artmış durumda.

Yazıyı kaleme alırken ilk önce sayfalarca kusulan bu nefret belgeleri içinden görece en usturuplu bulduğum ve noktalayarak şiddetini azaltmaya çalıştığım çok küçük bir kısmı yayınlamayı düşündüm. İçerdiği şiddet yüzünden burada daha fazlasını yayınlamanın bir yolu yoktu. Sonra kendi sayfamda en azında doğrudan görünür olmalarına bile katlanamadığımdan bu metinleri beyaz renkte vermek geldi aklıma. Belki böylece en azından bir çok okuyucuyu habersizce maruz kalma tehlikesinden korumuş olacaktım. Yine de emin olamadım ve fikrine güvendiğim birkaç arkadaşıma gösterdim. Sonuç olarak nefretin nefreti doğuracağı kanaatine varıp buradan yayınlamamaya karar verdim.

Yine de bu korkunç belgelere "Nefret Tünelinde Aşk" projesinde yer almak isteyenler
http://open-flux.blogspot.com adresinden Hakan Akçura'ya ulaşarak temin edebilir ya da zaten basit bir internet taramasıyla -Kürt ve Türk kelimelerinin yanına aklınıza gelen en basitinden en ağıza alınmayacak hakaret ifadelerine kadar istediğini koyarak- yazılı, sesli ve görüntülü örneklerine gani gani ulaşabilirler.

Bu öyle bir nefret kültürü ki modern deformasyonla kendini üreterek küresel dekadansla birbirine çullanıyor. Birbirinden beslenerek güçleniyor ve hayatın dokusunu parçalamak üzere en küçük açık yaradan içeri sızıyor. Bu öyle bir nefret ki Akın Birdal gibi birine televizyon kameraları karşısında “Eskiden Kürtlerle ilgili söylenen bir söz vardı 'En iyi Kürt ölü Kürt' diye. Şimdi en iyi asker de ölü asker mi olmalıdır.” cümlesini kurdurtabiliyor.

Türkiye görüş ayrılıkları, kamplaşmalar ve ötekini yok saymaya yabancı bir ülke değildir. Ancak hiçbir dönemde bu ayrılıklar, karşılıklı konumlanmalar bu kadar kirli, çürük ve adi bir üsluba sahip olmamıştır. Yaşı tutanlar hatırlayacaktır sol- sağ kapışmasının en sert olduğu dönemlerde bile kimse birbirini bu nefret metinlerindeki gibi algılamazdı. Birbirini öldürmeye varan düşmanlıklarda bile bu çiğlikte küfürler savrulmazdı. En azından kimse sanal karakterlerin ardına sığınıp küfür mastürbasyonu yapmazdı.

Hangi arada, kimin eliyle, nasıl böyle insanlar oluverdik? Bu sorunun mutlaka derin sosyolojik çalışmalara ihtiyaç duyduğu ortada. Yine de umudumu korumak ve tüm bunların günün birinde unutulup, gideceğine inanmayı sürdürerek yaşamak istiyorum. Çok mu?
Necati Yıldırım

Nefret tünelinde Aşk hakkında:
Çağrı

Radikal: Tartışılan afiş için savcılığa ifade


"Kemalizm bir ibadet biçimidir" / Hakan Akçura / 2007

RADİKAL - İSTANBUL - Hafriyat Sanat Grubu'nun 'Allah Korkusu' başlıklı sergisinde polisçe incelemeye alınan üç afişten birinin tasarımcısı Hakan Akçura, "Atatürkçülük, takipçileri tarafından bir ibadet biçimine dönüştürüldü. Afişimde bu yaklaşımı eleştirdim" dedi. Radikal'in önceki gün 'Yağmurdan kaçarken' manşetiyle duyurduğu haberde, grubun 10 Kasım'da açılan sergisinde, Vakit gazetesinin hedef gösteren haberi sonrasında koruma amaçlı gelen polislerin, 'Atatürksüzlük korkusunu' konu alan üç afiş hakkında inceleme yaptığı belirtiliyordu. O üç afişten, Murat Belge'nin "Kemalizm bir ibadet biçimidir" sözünden ilham alıp bu adı verdiği, 'sureti silinmiş Atatürk' afişinin tasarımcısı Hakan Akçura, savcılığa ifadesini gönderdi. [Tabii ki savcılığa değil, gerekirse savcılıkta okunmak üzere Hafriyat'ın avukatlarına gönderdım ifademi...H.A.] Akçura, ifadesinde şunları söyledi: "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve takipçilerinin siyasal İslam'a karşı çıkışında Atatürk peygamber gibi anılıyor. Afişim, bu çelişkinin dışavurumudur. Birbirine karşı görünen radikal İslamcı ve anti-demokratik Kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranıyor. Sanatçı olarak, ülkemin tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, tartıştığım, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim zemindir. Bunu yapıp sergileyeceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme, yaratma özgürlüğümün, ötesi, insanlık hakkımın doğal sonucudur."

14.11.07

Radikal: "Yağmurdan kaçarken..."

Radikal, afişimi görsel malzeme olarak kullanırken, ne benim, ne de işimin adını vermiş.
Haberin belki de tek ama büyük zaafı...

Vakit gazetesinin hedef gösterdiği 'Allah Korkusu' adlı sergiyi 'korumaya gelen' polisler, üç afişte 'sakınca' buldu, terörle mücadele ekipleri gelip inceleme yaptı.

İsmail Saymaz

Söyleşi sırasında, sergi salonuna kuşku uyandıran bir genç giriyor. Elinde cep telefonu var. Murat Akagündüz, "Burada keselim" deyip bir sigara yakıyor. Akagündüz, endişeli. Endişesinde haksız değil. Akagündüz'ün içinde bulunduğu Hafriyat Sanat Grubu, 'Allah Korkusu' adlı afiş sergisi açmaya niyetlenince başına gelmedik kalmadı. İslamcı Vakit gazetesi, sergi daha açılmadan, 'Küstah sergi' diye haber yaptı. Üç özel koruma tutulup kaymakamlığa haber verildi. Açılışa güvenlik için altı polis geldi. Fakat polisler 'Atatürksüzlük korkusunu' ele alan üç afişi kameraya alıp fotoğrafladı. Sonra amirleri, resmi polisler ve Terörle Mücadele Ekipleri gelip, "İnceleme yapacağız" denildi ve o üç afişin sanatçılarının kimlik bilgileri alındı. 'Allah Korkusu', yerini 'polis korkusuna' bırakınca o üç afişten biri, sanatçısınca geri çekildi.

10 yıllık bir grup
Hafriyat, ülkenin en etkili bağımsız sanat inisiyatifi olarak biliniyor. Ressam ve heykeltıraşların buluştuğu bu 10 yıllık grubun son adımı, 'Allah Korkusu' temalı afiş çalışması olmuştu. Bu korku, 'mahalle baskısını' da içine alıyor, 'Atatürksüzlük korkusu'yla sürüyordu. Grubun Karaköy'deki binasında, 10 Kasım'daki açılış hazırlıkları sürerken, Vakit gazetesi 5 Kasım'da düğmeye bastı. 'Küstah sergi' başlıklı haberde, "Sanat adı altında sövgü kültürü inşa ediliyor" deniliyordu. Vakit'in, kendilerini aradığını iddia ettiği okurlarına göre 'Amaç sanat değil'di. Vakit, serginin adresini, gününü ve saatini de bildirmişti.

Önce özel koruma
Akagündüz'e göre, endişelenen Hafriyatçılar üç özel koruma tuttu. Bununla yetinilmedi ve ertesi gün Beyoğlu Kaymakamlığı, Vakit'in haberi de iletilerek, bilgilendirildi. Serginin açıldığı 10 Kasım'da, 60 afiş, içeride 300'ü aşkın sanatsever, altı sivil polis ve kapıda üç özel koruma vardı. 10 Kasım'da saat 17.00'yi geçmişti ki sergi açıldı. Hafriyatçılar, koruma için gelen sivil polislere sergiyi gezdirip afişlerle ilgili bilgi verdi. Fakat bir terslik vardı. Polisler, ikisi Atatürk korkusunu ele alan üç afişe odaklanmıştı. Bu afişler fotoğraflandıktan sonra kameraya da çekildi.

Bir de amirim görsün!
Yaklaşık 40 dakika sonra, Akagündüz'ün 'Güvenlik Şube Amiri' olduğunu öğrendiği resmi giyimli bir polis amiri salona geldi. O, içeriye dört resmi polisle girerken, dışarıdaki polislerin de sayısı artmıştı. Kapıda, içlerinde 'Terörle Mücadele' ekiplerinin de yer aldığı 15'i aşkın polis ile üçü sivil, dört polis aracı vardı.

Sakıncalı mı değil mi?
Akagündüz'ün iddiasına göre, sergi bu kez polis amirine de gezdirildi. Amir, daha önce sivil polislerce kaydedilen o üç afiş üzerinde duruyordu: "Sergiyle ilgili bir şüphe vardı. Buradaki afişler için sübjektif bir durum söz konusuydu. Neyin sakıncalı olup olmadığı konusunda karar vermekte güçlük çektiler. İşlerin kendisiyle ilgili ortalama bir izleyicini sorabileceği sorular sordular: Amaçlanan ne, bu içerik neden seçildi, Atatürk'e buradaki yaklaşımın ne, gibi sorular sordular. Atatürk'e hakaret içeriyor mu, içermiyor mu, emin olmak istediler. Verdiğimiz cevaplardan tatmin olmadılar ki, afişlerin incelemeye alınacağını, savcılığa bildirileceğini söylediler."

Henüz inceleme aşaması
Amir o sergiden ayrılırken, ertesi gün şüpheli üç afişi tasarlayan sanatçıların kimlik bilgileri alındı. Bu üç sanatçıdan, adının açıklanmasını istemeyen biri, afişini geri çekti. Hafriyat'ın avukatı Murat Deha Boduroğlu'na göre henüz savcılığa herhangi bir suç duyurusu iletilmiş değil. İnceleme sürüyor.

Başka tepki beklerken...
Akagündüz ve arkadaşları, sergiyi kapanış tarihi olan 2 Aralık'a kadar devam ettirmeye kararlı olsa da endişelerini de koruyor. Örneğin bu söyleşi yapılırken, salona giren bir genç, Akagündüz'ü kaygılandırıyor. Akagündüz, söyleşiye ara verilmesini isterken, elinde cep telefonu bulunan şüpheli gencin salondan çıkmasını bekliyor. Bu esnada bir de sigara içiyor. Akagündüz daha sonra, "Amacımız provokasyon yaratmak değildi" diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: "Aslında Allah korkusu kaygısı itibarıyla muhafazakâr tepki beklerken, serginin güvenliğiyle ilgili sorumluluğu alan Emniyet Müdürlüğü'nden sorun yaşanmaya başladı. Sergi içeriği ve mahiyeti, bir iktidarın tarifine yönelik olması, emniyet açısından, sakıncalı olduğu fark edildi. Kime karşı neyi koruyor oldukları konusunda kendileri de kaygıya düştü. Polisler korumak üzere geldikleri sergide sakıncayı kendileri bulmuş oldular."

12.11.07

Allah Korkusu'na suç duyurusu... Savcılığa okunması için yolladığım ifadem...


"Kemalizm bir ibadet biçimidir. (Murat Belge'den)"/Hakan Akçura/
2007/Afiş, 70 x 100 cm.

Karaköy Hafriyat'ta 10 kasım 2007 cuma günü açılan "Allah Korkusu" sergisinde yeralan ve "Kemalizm bir ibadet biçimidir. (Murat Belge'den)" ismini taşıyan afişim hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim.

Hafriyat sanat grubunun avukatları eliyle bugün Cumhuriyet Savcılığı'na yolladığım ifadem aşağıdadır:

Sayın Savcı,

Hafriyat Karaköy'ün düzenlediği "Allah Korkusu" sergisinin basına da açıklanan çağrı metninin üçüncü maddesinde geçen "Atatürksüzlük korkusu," yaptığım işi üzerinde temellendirdiğim korkudur.

Afiş tasarımımı, Türkiye'nin en önemli değerlerinden biri olduğunu düşündüğüm, düşünür, yazar, Prof. Murat Belge'nin gazeteci Berat Günçıkan'la yaptığı söyleşisinin şu cümlelerinden ilham alarak yaptım:

"Bizde de Cumhuriyet'le birlikte oluşan ideoloji tamamen seküler bir alternatif değildir. Kemalizm bir ibadet biçimidir. Dünya tarihinde kısa bir yer tutsa da, bu sekülarizasyon sürecine girmiş olmak, Allah'ı kaybetmiş olmak demektir..." (Murat Belge/Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Söyleşi: Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı, Mart 2006, sayfa 15)

Bu cümleler tümüyle katıldığım cümlelerdir.

Afiş tasarımım bir soyutlamadır ve adı bu söyleşiden alıntılanmıştır: "Kemalizm bir ibadet biçimidir."

Murat Belge'nin bu sosyo-politik saptamasının gündelik siyasi yaşantıda bire bir yansımalarını gördüğümüz günler yaşamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm'dir ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve bu resmi ideolojinin takipçisi olan insanların siyasal islama karşı çıkışlarında Atatürk bir peygamber gibi anılmaktadır.

Afişim, tam da bu çelişkinin dışavurumudur. İslamın tabu kıldığı, kendi peygamberinin suretini çizdirmeme inancı, bana göre, artık tüm bu Atatürk takipçilerinin de sahip olabileceği bir inançtır. Birbirine çok karşı gibi görünen radikal islamcılar ve anti-demokratik kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranmaktadır.

Bu inançla, bu ibadet biçimiyle, Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşının başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olmaktan çok farklı bir kimliğe bürünebilmiş, saldırgan, savaş yanlısı adımlar, anti-demokratik yaptırımlar, hatta yeni bir askeri darbe ihtimali "Atatürkçülük" adına savunulabilir hale getirilmiştir.

Bir sanatçı olarak, ülkemin tek tek tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, ilgilendiğim, tartıştığım, kendi bakış açılarımı sunduğum, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim bir zemindir.

Bunu yapabileceğim ve sergileyebileceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme özgürlüğümün, bir sanatçı olarak yaratma özgürlüğümün, ötesi insanlık hakkımın doğal sonucudur.

Saygılarımla...

Hakan Akçura

10.11.07

"Allah Korkusu" açıldı

İstanbul, Hafriyat Karaköy'de benim de bir afiş tasarımım ile katıldığım "Allah Korkusu" sergisi sivillerin ve kolluk güçlerinin büyük ilgisi ve yoğun bir katılımla açıldı.

Milliyet: "Allah Korkusu"na farklı bakışlar
H2: Şu Hafriyat'ın başına gelenler
Sabah'tan sonu tuhaf biten bir haber:
"Allah Korkusu" sergisi açılmadan korkuttu
Bianet: Allah Korkusu başladı, vaziyet berkemal...

Kemalizm bir ibadet biçimidir (Murat Belge'den)/Hakan Akçura/2007/Afiş (70x100 cm.)

9.11.07

Reinfeldt's answer to my open inquiry and invitation


From: registrator@primeminister.ministry.se
Date: 09.Nov.2007 12:03
Subject: Ang. Open inquiry and invitation to Mr. Fredrik Reinfeldt and Mr. Recep Tayyip Erdogan SB2007/7000
To: hakan akcura hakcura@gmail.com
Dear Mr. Akcura,
Thank you for your email to Prime Minister Fredrik Reinfeldt. I am responding on his behalf.

I wish to thank you for the information you present in your email, in which you describe the ventures of the Voyager Interstellar Mission.

The Prime Minister has no viewpoints on the specifics of the mission's endeavors. Unfortunately, I must also inform that the Prime Minister does not have an opportunity to make recordings on the topic. However, I would like to thank you very much for your invitation.

Sincerely,

Markus Nordström
The Correspondence Department Prime Minister's Office

My open inquiry and invitation to Mr. Fredrik Reinfeldt and Mr. Recep Tayyip Erdogan: Even though it is 30 years late, maybe...?


6.11.07

Daha açılmayan sergi Allah Korkusu'na Vakit'li saldırı

Vakit gazetesi, benim de katılacağım 10 Kasım 2007 tarihinde açılacak olan “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini alenen hedef olarak gösterdi.

Vakit'te çıkan haber ve Hafriyat'ın basın açıklaması aşağıda yeralıyor:



Hafriyat'ın basın açıklaması

Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak “Küstah Sergi” başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında “sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor” iddiasında bulunuyor, “...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti” diye yazıyor, ayrıca “...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak” diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın “korku”yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, “Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı Hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri.”

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada. Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy’ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.

Hafriyat Karaköy
Açılış: 10 Kasım Cumartesi, saat 18:00

Serginin Facebook linki

Hafriyat Karaköy Sergi Koordinatörü Deniz Erbaş, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Vakit Gazetesi’nde yeni sergimiz için bu haber çıktı ama daha katılacak olan eserler bile ortaya çıkmış değil, elimizde sadece bir kaç eser var. Biz 60’a yakın katılım bekliyoruz. Yani kimse serginin içeriğini görmüş değil. Daha önce de 57 sanatçının katılımıyla bir Alternatif Seçim Afişleri Sergisi düzenlemiştik. Bu sergide siyasi grupları rahatsız edebilecek afişler vardı ama tehdit ya da tenkit almadık. Bu sergiyle ilgili de bize ulaşan bir tepki yok. Tekzip için yasal yola başvurduk."

Sergi için sanatçılara yapılan çağrı metninde "Allah Korkusu" kavramına dört değişik yönden bakılabileceği belirtiliyor:

"1. Bireysel olarak, vicdanın sesi anlamında Allah korkusu. Yani ilk anlamıyla, inanç sistemi içinde kulun Yaradan’dan korkusu.

2. Toplumsal olarak, hızla muhafazakárlaşan, İslamileşen ve daha milliyetçi bir köşeye sıkışan Türkiye’de Allah korkusu. Aysbergin yüzeye çıkan popüler kısmı "Mahalle Baskısı".

3. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu. Kabe / Anıtkabir, Müslümanlık / Laiklik, Hz. Muhammed / Atatürk (Kesinlikle yanlış olan bu eşleşmeler, yanlış karşıt önermeler, toplumdaki kutuplaşmayı doğru gösteriyor olabilir. Serginin açılış tarihinin de 10 Kasım olduğu düşünüldüğünde her anlamıyla Atatürk’ün ölümü toplumun bir kesimi için trajik bir korku daha yaratıyor. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu...)

4. Küçülen dünya ve global ekonomi içinde Allah korkusu. Yerkürede zenginlik ile akıl, fakirlik ile korku birbirine sıkı sıkıya bağlı. Geleceği akıl’la kuranlar. Geleceği korku’yla kuranlar. Zengin ülkelerin bu dünya halinden ne tür çıkarları var?"

3.11.07

Artiklar om "Jag, min husses hund" på City och Aftonbladet

2007.10.26
Hundar ifrågasätter det invanda

När Lars Vilks tecknade Muhammed som rondell-hund blev det en våldsam debatt. Nu har Tegen 2 gjort en utställning om fördomar och hierarkier med hunden som utgångspunkt.

-Vi invandrare är Sveriges hundar, säger Dror Feiler.

När City träffar fyra av de fem konstnärerna som deltar i utställningen "Jag, min husses hund" drar de genast i väg på associationsturer runt hunden.

-När invandrareviftar på svansen och spelar basket eller boxas är alla glada, men inte när de bits, säger Dror Feiler lite tillspetsat.

Skäller på fördomar

-Men till skillnad från dig är jag en snäll hund, säger Dmitri plax, som har gjort ett dataverk där man kan skriva in sina fördomar och bli både utskälld och förlåten.

Arbetet också konst

- Min bästa vän när jag jobbar är en hund, berättar Hakan Akcura, som har gjort sitt brödfödejobb som tidningsutdelare till en del av sitt konstprojekt.

I efterdyningarna av debatten om Lars Vilks tecknong "Profeten Muhammed som rondell-hund" föddes idén att sätta hunden i centrum - men utan att avbilda den-

Talande djur

Till ljudet av hundskall rullar en text ur Orhan Pamuks "Jag är röd" där hunden själv får komma till tals.
Han tycker bland annat synd om sina franska artfränder som inte får visa sina kroppar, utan tvingas bära små kappor.

Hundkött på bordet

Mitt emot står ett bord dukat och en koreansk neonskrift lockar med prima hundkött. Konstnären Carl Mikael von Hausswolff (vars namn lämpligt nog betyder husvarg) vill ifrågasätta invanda dogmer.

-Olika kulturer tycker att olika saker är konstiga att äta. Nu är pressen från väst så hård att koreanerna skäms över att äta vissa saker, säger han.

Har du själv ätit hund?

-Kanske... Jag har ätit mångasaker. Jag tycker att man ska respektera människors olika val, så länge de inte har ihjäl andra människor.

Lina Wennersten
City



2007.11.02

Med hunden ner i träsket

Varför fick just en hund uppgiften att vara i rondellen? Mest banalt: för att det var en hund Stina Opitz gjorde, den som blev saboterad och sedan ersatt med något av ”samma sort”, alltså en rondellhund. Men det spekuleras också i att det var för att folk ville ha tillbaka gatukorsningen och därför satte dit en annan ”gatukorsning”, en blandrashund.

Både hundheten och blandraseriet betyder något vardagligt, något som är nära hem. Hundens hundlikhet är också vår, och de blandraser som skapats är en spark i häcken på ett avelssystem och rastänkande som blivit alltmer otidsenligt.

Rondellhund kom att bli den tidiga höstens jobbigaste ord. Det var lite ironiskt att just den, vars förhistoria var radikalt folklig, blev en islamofobisk och rasistisk symbol. När Tegen 2 nu visar Jag, min husses hund dras hundens betydelser ut åt ännu fler håll. Carl Michael von Hausswolff visar en liten koreansk hundätartradition, Dmitri Plax förenar lyckligt hundens skällande med vårt eget och med fördomsfullheten medan Dror Feiler lånar Orhan Pamuks hund i Mitt namn är röd och låter texten flöda. Om Muhammeds aversion mot hundar – eller snarare kärlek till katter – om kafékulturen, smutsen och renligheten.

Ja, kanske är vi alla husses hundar, lydiga medlöpare. Eller kloka, tama, sociala. Något som Hakan Akcura problematiserar i sin dubbla performance där han först försöker göra något eget i en hårt mallad värld – vara en personlig tidningsutdelare i Jakobsberg vilket ger honom sparken – och sedan funderar på varför.

Det är roligt att Tegen 2 ger sig ner i ett tematiskt kulturellt träsk som detta. Frågor om samhällssystem, religion, yttrandefrihet – visst, här är de. Och han med rondellhundsteckningen, han är demonstrativt frånvarande.

Ulrika Stahre
Aftonbladet