20.6.07

Turkish Daily News: An ideal multicultural Turkey can show the way

Hakan Akçura, painter, poet and video performance artist, who implemented the “Love at the Hatred Tunnel” Project, is presenting his attitude toward discrimination and racism along with the visual works he prepared

VERCİHAN ZİFLİOĞLU
ISTANBUL
Wednesday, June 20, 2007
Turkish Daily News

In one echo to the shot that felled Armenian-Turkish journalist Hrant Dink last January, a Swedish-Turkish Web artist has launched a new Internet portal aimed at bringing together the distinct cultures of Anatolia: among them Armenian, Turkish and Kurdish.

“This is an exercise for justice,” said Hakan Akçura, an artist based in Sweden, who said he has struggled mightily to make his voice heard as a minority in Scandinavia, a factor that has given him a great deal of empathy with Dink, killed by a teenage gunman filled with nationalist hatred who confessed.

An earlier Web video project of Akçura's premiered at this week's Bodrum International Film Festival. The newest and latest, however, is “Love at the Hatred Tunnel,” a Web-based home for blogs, videos and graphics that has already attracted contributions from more than 20 creative fellow artists across all ethnic hues and geographies.


Such racism is an illness that is hard to cure in this modern century, Akçura said this week. Many people around the world lose their lives due to their nationality, religion, language, color and opinion. Just like Dink, editor in chief of the Agos newspaper.

Akçura said that he was concerned about the racist messages posted on the Internet right after the Dink assassination. The period that started with Dink's assassination has prepared the ground for a nationalist wave to continue, he said. He noted that the “wave” continues even as wounds have not yet healed, other nationalist attacks have followed, including the killing in May of three missionaries in Malatya.

Akçura voiced concerns about conflicts between some Turks and Kurds. Which all led to his launch of the “Love at the Hatred Tunnel” project. He calls on those that love Armenians, Turks and Kurds to become involved. To join the project, it's enough to express ones feeling in a video and send it to http://open-flux.blogspot.com. So far Akçura has received many videos.

The artist says that 20 people applied for the project but he expects an immense interest. He is about to examine the videos while he believes that his project needs more widespread support. The artist intends to present the videos to Turkish audiences in Istanbul and Diyarbakır. The reason behind choosing Diyarbakır is that the city has a large Kurdish population. After exhibiting the works in Turkey he plans to take the exhibition to other countries.

'Mr. President let me challenge you to face his'

Akçura is an artist who doesn't keep his views to himself. The execution of ousted Iraqi dictator Saddam Hussein's affected him deeply and he aroused a bit of international interest when he changed the face of the overthrown Iraqi leader lying in the morgue with that of U.S. President George W. Bush. He posted the video on Youtube. Two experimental videos titled “Mr. President let me challenge you to face his,” which show Bush in a provocative way during the execution process of Saddam made it to the most watched videos section of the “Arts and Animations” category rapidly in January. But not for long. The videos were taken off the Web site with claims that the video embraced violence. Akçura said: “It was said that my video included violence. It was virtual, yet the real execution images were displayed to billions of people on TVs everyday hundreds of times.” The artist says that he sent the video to the White House as part of his virtual campaign for justice.

After Youtube blocked his work, the artist posted the video on Google Video. He mentions that they also blocked it after a short period and his reaction is “My search for justice got stuck in virtual censor.”

Akçura's censored video has been shown at the New York Scope Art Fair. The video, which will be shown in “Time Travelers 2007” this month in Chicago, is being screened in Turkey at the fourth International Bodrum Film Festival that started Friday and will end tomorrow.

Migration and discrimination in Sweden


Akçura, says that he experienced many problems as a migrant in Sweden. According to him the system protecting Swedish artists ignores migrant artists. He emphasizes that there is discrimination. Akçura's video called “Open Letter to the Swedish Immigrant Office” evoked lots of comment from the artist society in Sweden and Turkey.

Cohabiting should be encouraged in Turkey

The artist is not very optimistic on the near future of Turkey. The thing that affected Akçura in the Dink assassination is that the police had their photos taken with Dink's murderer. Akçura highlights the necessity of spreading the concept of living together in Turkey with the support of art. Akçura expects that everyone, who don't have any concerns about the identity of people, should lend a helping hand to his project. He is happy to publish the call of “Love in the Hatred Tunnel.”

The arguments on identity doesn't mean anything to Akçura and he awaits people with open arms who attach more importance to love than to identity.


Mr. President let me challenge you to face his (1-2):


Mr. President let me challenge you to face his 1-2 from hakan akcura on Vimeo.


Vercihan Ziflioğlu, bu haberin Referans gazetesinde de yayınlanmasını sağlamış:

Ayrı dünyaları birleştiren aşklar ırkçılığa karşı

VERCİHAN ZİFLİOĞLU
20.06.2007
Referans Gazetesi


Yükselen ırkçılığa karşı harekete geçme ihtiyacı hisseden sanatçı Hakan Akçura, 'Nefret Tünelinde Aşk' adlı proje ile Ermeni-Türk-Kürt âşıklarını dünyaya anlatacak.

Irkçılık, modern çağın tedavisi imkânsız hastalıklarının başını çekiyor... Bu yüzden dünya genelinde pek çok kişi milliyeti, dini, dili, rengi ve fikri yüzünden hayatını yitiriyor.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesi de bu çaresiz hastalığın tipik bir örneği. Dink'in öldürülmesi süreciyle başlayan dönem ise beraberinde milliyetçi dalganın yükselmesine zemin hazırladı. Dink suikastında olduğu üzere, yaşanan acı gelişmeler geçmişten bugüne duyarlığın sınırlarında yaşayan sanatçıları etkiledi en çok.

Türkiye'den İsveç'e göç eden neo fluxus akımı sanatçılarından Hakan Akçura, Hrant Dink suikastinin hemen ardından internet üzerinde yaşanan ırkçı mesajlardan dolayı kaygılandığını dile getiriyor. Akçura'yı etkileyen bir diğer sorun ise Türk-Kürt çatışmaları. İşte bu noktadan hareketle sanatçı, "Nefret Tünelinde Aşk" projesini hayata geçirmeye karar verdi. Akçura, Ermeni-Türk-Kürt âşıkları bu projeye dahil olmaya çağırıyor. Projeye katılmak için çiftlerin birbirlerine olan aşklarını anlattıkları videoları yollamaları yeterli. Videoların http://open-flux.blogspot.com adresine yollanması gerekiyor. Bugüne değin Akçura'ya onlarca video ulaşmış.
[Oysa, ulaşan onlarca video ne yazık ki henüz yok. H.A.] Sanatçı, projeye yoğun ilgi olduğunu söylüyor.

Bir adalet eylemi

Akçura, yaşanan gelişmelere karşı sesini yükselten bir sanatçı. Saddam Hüseyin'in idam süreci onu öylesine etkilemiş olacak ki, video hazırlayıp morgda yatan Irak devrik liderinin yüzünü George W. Bush ile değiştirdi. Akçura bununla da yetinmeyip videoyu YouTube'a koydu. "Mr. President let me challenge you to face his" başlığını taşıyan ve kışkırtıcı bir biçimde Saddam Hüseyin'in idam sürecine Bush'u dahil eden iki deneysel video geçen ocak ayında birkaç gün içerisinde "Arts and Animations" kategorisinde en çok izlenenler arasına girdi. Fakat kısa bir süre içerisinde şiddet içerikli olduğu gerekçesiyle yayından kaldırıldı. Akçura, "videomun şiddet içerdiği söyleniyordu, benim videom sanaldı, oysa gerçek infaz görüntüleri her gün yüzlerce kez televizyonlardan milyarlarca insana teşhir ediliyordu..." diyor. Sanatçı hazırladığı videoyu Beyaz Saray'a da yolladığını söylüyor ve ekliyor: Bu, bir tür adalet eylemiydi.

YouTube'un uyguladığı sansürün ardından videoyu "google.video"ya yerleştiren sanatçı orada da kısa bir süre içerisinde yayından kaldırıldığına değiniyor ve tepkisini şu sözlerle dile getiriyor: "Adalet arayışım, sanal sansüre takıldı." Hakan Akçura'nın sansürlü videosu New York Scope Sanat Fuarı'nda sergilendi. Bu ay Chicago'da "Time Travelers 2007 kapsamında gösterilecek olan video, 4. Uluslararası Bodrum Film Festivali kapsamında ise Türkiye'de izleyici ile buluştu.

Göçmenlik ve ayrımcılık

İsveç'te göçmen olarak pek çok sorunla karşılaştığını söyleyen Akçura, İsveçli sanatçıları kollayan sistemin göçmen sanatçıları dışladığını savunuyor. Bu durumu ise "Ayrımcılık yapılıyor" sözleriyle özetliyor. Akçura, "İsveç Göçmen Bürosu'na Açık Mektup" isimli video performansı ile son yıllarda İsveç ve Türkiye'deki sanat ortamlarında adından sıkça söz ettiriyor.

Sanatçı, Türkiye'nin yakın geleceği konusunda pek de iyimser değil.

Akçura, sanatın da desteğiyle Türkiye'de bir arada yaşama bilincinin yaygınlaştırılması gerekliliğinin altını çiziyor. Akçura, "Herkesin ırkçılığa karşı elini taşın altına sokması gereken bu günlerde, 'Nefret Tünelinde Aşk'ın çağrısını yayımlamaktan dolayı mutlu olduğunu" söylüyor. Sanatçı, topladığı videoları İstanbul ve Diyarbakır'da Türk izleyicisinin dikkatine sunmayı tasarlıyor. Akçura, daha sonra da yurtdışında açacağı sergi için kimliklerini bir kenara bırakıp sevgileri ile gelecek insanlara kucak açıyor.
[Oysa olası sergiyi yurtdışına taşımaya henüz hiç niyetim yok. H.A.]


Française:
Une Turquie idéale multiculturelle peut montrer la voie

Hakan Akçura, peintre, poète et artiste vidéo, qui a mis en oeuvre le Projet “L’Amour au Tunnel de la Haine”, nous présente sa position vis-à-vis de la discrimination et du racisme, ainsi que les oeuvres visuelles qu’il a préparées.

VERCİHAN ZİFLİOĞLU

ISTANBUL - Turkish Daily News

L’une des réactions au tir qui a atteint mortellement le journaliste arméno-turc Hrant Dink, en janvier dernier, émane d’un artiste suédois-turc qui a lancé un nouveau portail Internet visant à réunir les diverses cultures de l’Anatolie parmi lesquelles : les cultures arménienne, turque et kurde.

“C’est un exercice pour la justice”, a dit Hakan Akçura, un artiste vivant en Suède, qui dit avoir lutté vigoureusement pour faire entendre sa voix, celle d’une minorité en Scandinavie, un facteur qui lui a donné une grande dose d’empathie avec Dink, tué par un adolescent empli de haine nationaliste avouée.

La première d’un projet vidéo Internet plus ancien d’Akçura a eu lieu cette semaine au Festival International du Film de Bodrum. Le tout dernier en date, cependant, est “L’Amour au Tunnel de la Haine”, un site web pour blogs, vidéos et graphismes qui a déjà attiré des contributions de plus de 20 artistes créatifs, d’origines ethniques différentes et provenant de diverses régions géographiques.

Un tel racisme est une maladie qu’il est difficile de guérir en ce siècle moderne, a dit Açura cette semaine. De nombreuses personnes dans le monde perdent la vie en raison de leur nationalité, religion, langue, couleur ou opinion. Tout comme Dink, l’éditeur en chef du journal Agos.

Akçura a dit qu’il était inquiet de ces messages racistes diffusés sur Internet juste après l’assassinat de Dink. La période qui a commencé avec le meurtre de Dink a préparé le terrain à une vague nationaliste qui va continuer, dit-il. Il a remarqué que la “vague” continue, alors même que les blessures ne sont pas encore refermées, car d’autres attaques nationalistes ont suivi, y compris le massacre en mai des trois missionnaires à Malatya.

Akçura fait part de ces soucis sur les conflits entre certains Turcs et Kurdes. Tout ceci l’a mené au lancement du projet “L’Amour au Tunnel de la Haine”. Il appelle ceux qui aiment les Arméniens, les Turcs et les Kurdes à s’impliquer. Pour se joindre au projet, il suffit d’exprimer ses sentiments dans une vidéo et de l’envoyer à http://open-flux.blogspot.com. À ce jour, Akçura a reçu plusieurs vidéos.

L’artiste dit que 20 personnes se sont jointes au projet, mais il s’attend à un immense intérêt. Il est en train d’examiner les vidéos, tout en pensant que ce projet a besoin d’un plus grand soutien. L’artiste a l’intention de présenter les vidéos au public turc d’Istanbul et de Diyarbakır. La raison du choix de Diyarbakır est que cette ville possède une grande population kurde. Après avoir exposé le projet en Turquie, il prévoit des expositions dans d’autres pays.

'M. Le Président je vous mets au défi de vous confronter à lui'
Akçura est un artiste qui ne garde pas ses opinions pour lui. L’exécution du dictateur irakien démis, Saddam Hussein, l’a profondément affecté et il a soulevé un peu d’intérêt international, lorsqu’il a mis le visage du Président américain George W. Bush à la place de celui du leader irakien gisant à la morgue. Il a posté la vidéo sur Youtube. Deux vidéos expérimentales intitulées “Mr. President let me challenge you to face his,” montrent Bush dans une attitude provocatrice, lors de l’exécution de Saddam: elles ont été les plus regardées de la section “Arts et Animations” en janvier. Mais pas pour longtemps. Les vidéos ont été enlevées du site au prétexte qu’elles avaient un contenu violent. Akçura dit: “On a dit que mes vidéos étaient violentes. C’était virtuel, et pourtant les images réelles de l’exécution ont été diffusées devant des millions de téléspectateurs chaque jour, des centaines de fois.” L’artiste dit qu’il a envoyé la vidéo à la Maison Blanche, ce qui fait partie de sa campagne virtuelle pour la justice.

Après que Youtube a bloqué son travail, l’artiste a posté la vidéo sur Google Video. Il mentionne que la vidéo a également été bloquée peu de temps après et sa réaction est la suivante : “Ma quête de justice a été bloquée par une censure virtuelle.”

La vidéo censurée d’Akçura a été diffusée à la New York Scope Art Fair. La vidéo sera présentée dans “Time Travelers 2007” ce mois-ci à Chicago, et elle est diffusée en Turquie au 4e Festival International du Film de Bodrum, qui a débuté vendredi et qui se terminera demain.

Migration et discrimination en Suède
Akçura, dit qu’il a eu de nombreux problèmes en tant qu’immigré en Suède. Selon lui, le système suédois protégeant les artistes ignore les artistes immigrés. Il met l’accent sur cette discrimination. La vidéo d’Akçura intitulée “Lettre ouverte au Bureau suédois de l’Immigration” évoque de nombreux commentaires de la société artistique en Suède et en Turquie.

La cohabitation devrait être encouragée en Turquie
L’artiste n’est pas très optimiste quant au futur proche de la Turquie. Ce qui affecte Akçura dans l’assassinat de Dink, c’est que des policiers se sont fait prendre en photo avec le meurtrier de Dink. Akçura insiste sur la nécessité de répandre le concept de vivre ensemble en Turquie, avec le soutien de l’art. Akçura s’attend à ce que tout le monde, ceux qui n’ont pas d’inquiétude sur l’identité d’un peuple, l’aide dans son projet. Il est heureux de publier l’appel “L’Amour au Tunnel de la Haine”.

Argumenter sur l’identité ne signifie pas grand chose pour Akçura, et il attend les gens qui s’attachent plus à l’amour qu’à l’identité, à bras ouverts.

©Traduction C.Gardon pour le Collectif VAN 20 juin 2007

15.6.07

Veckans porträtt på Tidningen Kulturen: Hakan Akçura

Hakan Akçura ställer ut i Chicago

Gustaf Andersson (Tidningen Kulturen)

Kämpen för det förlängda uppehållstillståndet, Hakan Akçura är aktuell med en ny videoinstallation som ska visas i Chicago under en månads tid.
Mr President let me challenge you to face his (1-2) är inspirerad av filmerna som visade Saddam Husseins hängning.

Hakan Akçura blev rikskänd förra sommaren genom videoverket
Öppet brev till Migrationsverket. Konstverket var en kommentar och en uppmaning till myndigheten om varför han inte fått sitt uppehållstillstånd förnyat trots 10 månaders väntetid.

Centralt för konstverket är just väntetiden, det handlar om vad Akçura under den här tiden åstadkom, hur han reste runt i Stockholm och hur han betraktar mentaliteten hos svenskarna. Tekniken är ett sorts dokumentärporträtterande där Hakan inzoomad filmas utan avbrott i 51 minuter. Konstverket uppmärksammades i Svenska Dagbladet samt genom ett reportage i Kulturradion i P1.

När jag träffar Hakan i familjens lägenhet på Kungsholmen i Stockholm är han på ett glatt humör. Om ungefär en månad kommer hans senaste videoverk att visas i Chicago. I den ljusbruna fåtöljen ger Hakan under intervjun intrycket av att vara en mycket eftertänksam person. Han stannar ofta upp i sina resonemang, gestikulerar och funderar på vad han ska svara på mina frågor.

I slutet på din film ”Öppet brev till Migrationsverket” så sa du att du hoppades att ditt konstverk skulle skynda processen kring uppehållstillståndet och att den skulle bli nyttig, Blev konsekvenserna de du trott?

– Nej den skyndade inte processen med mitt uppehållstillstånd, vad jag vet. I alla fall inte som jag hade hoppats att den skulle göra. Men den kan ändå ha hjälpt till eftersom jag fick tillståndet förnyat på den svenska ambassaden när vi var i Turkiet. Vi hade på sommaren rest till mitt hemland Turkiet. Och om jag inte hade fått tillståndet hade jag inte kunnat återvända till Sverige, säger Akçura.

Du berättade i videon att du skulle se till att personalen på Migrationsverket såg filmen, hur gjorde du? Och fick du någon sorts respons från dem?

– Jag postade videon till Migrationsverket. När Svenska Dagbladet sedan skrev en artikel om mig fick jag via reportern som intervjuade mig höra att de bekräftat för dem att de sett den. Men jag har ännu inte fått någon personlig respons, säger han.

Hakan Akçura fick till sist efter tio och halv månads väntetid sitt tillfälliga uppehållstillstånd. Ett tillstånd som går ut nu i augusti, men förhoppningen är att han därefter kommer få ett permanent uppehållstillstånd, det brukar nämligen vara praxis. Men i och med att det tog tio och en halv månads tid förra gången så kan man aldrig veta att så blir fallet.

Hakan Akçura är noga med att kalla sig för neo-fluxus konstnär. Det är ett begrepp som han själv föredrar att beskriva sin konst med, men det är även ett begrepp han fått sin konst betecknad som av flera kritiker. Första gången någon kallade hans konst för neo-fluxus var under konstbiennalen i Istanbul 1995. Fluxus kännetecknas av att man blandadade flera olika konstnärliga uttryckssätt som litteratur, musik och bildkonst.

Just nu är Hakan aktuell med videoverket
Mr President let me challenge you to face his (1-2) som kommer att visas upp på Time Travelers: Video and Time based art festival i Chicago under en månads tid. Verket är starkt inspirerat och är en sorts utveckling på filmerna av hängningen av Saddam Hussein som tidigare fanns utlagda på YouTube.com.

– Internet och särskilt sajter som You Tube och Myspace har betytt mycket för konsten. Det har blivit möjligt för konstnärer att ställa ut verk som tidigare ansetts obekväma och provokativa för de redan etablerade konstinstitutionerna. Genom de här sajterna kan går det nu att nå en masspublik med otroligt enkla medel. Jag räknar med att ungefär femtio tusen redan har hunnit se
Mr President let me challenge you to face his (1-2), säger Hakan Akçura.

Vad vill du uttrycka genom att använda en bild på George W Bush´s ansikte placerat på Saddams huvud i din videoinstalllation?

– Jag vill bland annat ifrågasätta det demokratiska tillvägagångssättet med att avrätta Saddam Hussein. Mitt verk
är tänkt att tvinga Bush till en konfrontation och är egentligen ett sökande för personlig rättvisa mot systemet. Att filmen om Saddans hängning förbjöds på Youtube visar på ett tydligt sätt vad som är förbjudet på så kallade communities på internet. Fastän dessa communities vill ge sken av att vara utopiska arenor öppna för alla, säger Akçura.

Innan vi tar avsked hinner Hakan visa upp en akrylm
ålning från 2005 han har för upphängd hemma i sin ateljé i ett av rummen. Uppkomsten till verket My hero from 9/11 var ett fotografi från den 11 september där en okänd person kastar sig ut från den ena skyskrapan. Ursprungsbilden var tagen av en okänd fotograf och är väldigt pixlig och otydlig.

Hakan hittade bilden på Internet och säger att han i den bilden fann en hjälte. Hakan vill med målningen, som är en sorts förstoring av det här fotot, fånga hur lugn och fridfull personen var som hoppade ner och hur person accepterat sitt öde. Tavlan ska manifestera och utropa denne okände personen till en hjälte. Hakan berättar vidare att tavlan ingår i en serie med hjältar, men att han ännu inte bestämt vem han ska hylla härnäst.

Aktuell med:
Time Travellers: Video and Time based art festival, i Chicago 29 juni – 28 juli samt projektet "Sann Dialog" som bygger på erfarenhetsutbyten mellan turkar och svenskar.

Fluxus
är en konströrelse som uppkom under 1960- och 70-talen. Den fångade upp idéer från dadaismen och ifrågasatte konstnärliga normer och värderingar. Kännetecknande drag var att man ville spränga gränser mellan musik, litteratur och bildkonst och kombinera dessa uttryckssätt fritt. Några exempel på konstnärer som brukar bli klassade som fluxus-konstnärer är bl.a. John Cage och Yoko Ono.


Mr. President let me challenge you to face his 1-2 from hakan akcura on Vimeo.

24.5.07

"Mr. President let me challenge you to face his", New York'tan sonra Chicago'da...

Aşağıda yeralan, Ocak ayında Saddam Hüseyin'in idamı ardından yaptığım ve birinin yayınını Youtube'un yasakladığı "Mr. President let me challenge you to face his" başlıklı iki videom 29 Haziran-28 Temmuz 2007 tarihleri arasında ABD, Chicago'da "Time Travelers: Video and Time based art festival 2007" ("Zaman Yolcuları: Video ve Zaman temelli sanat festivali 2007") kapsamında Polvo Gallery'de sergilenecek.

Küratör Amelia Winger-Bearskin.

Bu videolar ve Youtube'un çifte standartına dair yazdığım eski yazılara ve Radikal'de çıkan habere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Youtube'un çifte standartı

Son iki videoma dair

Radikal gazetesinin konuyla ilgili haberi

"Nefret tünelinde Aşk" Tempo'da

Tempo, bugün çıkan yeni sayısında, "Nefret tünelinde Aşk" açık katılımlı çağrım ve sanat etkinliğimle ilgili bir haber-söyleşi yayınladı. H. Hüseyin Tahmaz'ın yaptığı, dergide çok kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tümünü aşağıda okuyabilirsiniz:

H. Hüseyin Tahmaz:
Yusuf Akçura ve Gökhan Akçura ile bir akrabalığınız var mı? Bir anlamda Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesi ile sizin performansınız ilginç bir tezatı da yansıtıyor…

Hakan Akçura: Gökhan'ın küçük kardeşiyim. Ama Yusuf Akçura'yla bilebildiğimiz kadarıyla bir kan bağımız yok. Akçura, tatarlar arasında sıkça rastlanan bir soyadı.


Saptamanızda haklısınız; Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesinin özellikle üçüncü tezi, yani "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmak" gayesiyle sadece benim sanat etkinliğimin değil, yaşantımdaki tüm duruşumun, varoluş halimin bir tezat oluşturduğu doğru. Öte yandan, Yusuf Akçura'nın tezlerinin resmi devlet politikasına hâlâ sonsuz ve inat dolu bir ilham verdiği de ne yazık ki gerçek.


Ne zamandır İsveç'te yaşıyorsunuz? İsveç'e yerleşmenizdeki temel gerekçe nedir? Evli misiniz? Eşiniz İsveçli mi? Türk mü Kürt mü? Kendiniz de benzer bir durumu deneyimliyor musunuz?

28 aydır İsveç'te yaşıyorum. Buraya gelmemin tek nedeni "aşk". Dolayısıyla evlenip geldim. Eşim, 25 yıl önce Türkiye'den buraya gelip yerleşen bir çerkez. "Benzer bir durum" derken kastettiğiniz, farklı ulusal kimliklerin biraradalığı ise, etnik, ulusal kimlikleri araştırılsa Türkiye'de bu olguyu yaşamayan çift zor bulunur bence. Bende boşnak ve arap kanı da var örneğin. Ama bir türkün bir kürtle ya da bir türkün ermeni, rum, süryani ya da museviyle birlikteliği gibi, o ilişkinin dışında akan hayatta ırkçılığın kolayca boyverebildiği nesnel zeminlerde varolan ilişkilerin özel bir farkı ve belki de önsoruları, sorunları içerdiği kesin. Bu durum tonla alevi-sünni birlikteliğini de kapsar. Bu anlamda "benzer bir durum" bizde sözkonusu değil.


İsveç'te ne tür bir yaşantınız var? Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? Sanat faaliyetleriniz nasıl bir üretim sürecinden geçiyor, üretimlerinizi sergiliyor musunuz? Bunun için mekan ve izleyici buluyor musunuz? Yaratımlarınız İsveç'te nasıl karşılanıyor?

Öncelikle, isveççeyi öğreniyor, bunun için iki yıldır düzenli öğrenciliğimi sürdürüyorum. İşsizim. Bu yakıcı sorunla ve nedenleriyle bir göçmen işsiz olarak boğuşuyor, deli gibi iş arıyorum. Son altı ayda yaptığım 200'ü aşkın iş başvurusuna alabildiğim tek cevap yok. Birçok göçmenin yapageldiği gibi Sosyal Yardım Kurumu'na başvurmayı, başvuranların orada ne tür bir aşağılamayla karşı karşıya geldiklerini bildiğim ve elim tutarken, birden çok geçerli mesleğim varken onursuzluk sayıyorum. Sanat etkinliklerim, sergilerim, yeni projelerim için bir dizi kurum, vakıf ve sanat merkezi ile yazışıyor ve görüşüyorum. Bu zeminde de "bir göçmen sanatçı" olmanın sorunlarıyla cebelleşiyorum. Keyfim ve mutluluğumun kaynağı ise ailem; eşim ve çocuklarım…


İsveç'te bu iki yıl içinde ilk önce, İsveç Göçmen Bürosu'nun oturma ve çalışma izninin uzatılması için benle birlikte bekleyen 6000 kişiye dayattığı ve ayları bulan bekleme sürecine karşı ürettiğim, ardından bizzat Büro'ya yolladığım "İsveç Göçmen Bürosu'na açık mektup" isimli video-performans ile gündeme geldim. Videonun içeriği, yapılmasını beklediğimiz görüşmenin bana düşen tek taraflı kaydıydı. 51 dakikalık kayıtta, yaşantıma, beklentilerime dair, İsveç'e, göçmen politikasına ve bizzat Büro'ya yönelik sert, eleştirel dışavurumum yeraldı. Bu işim hem İsveç'te, hem de Türkiye'de çok yankı buldu. Henüz sadece bir kez sergilendi, birlikte isveççe öğrendiğim diğer 70 göçmen arkadaşıma, okulumda.

Geçen yıl çağrısını yayınladığım ve İsveç ile Türkiye arasında sorgulayıcı bir diyalog sürecini hedefleyen, zorlayan "Gerçek Diyalog" isimli sanat etkinliğim sürüyor. İsveç'ten çok Türkiye'de karşılık buldu. Daha da yaygınlaşması ve bir sergiye dönüşmesi için hem benim yapmam gereken çok şey var, hem de desteğe muhtacım. Ardından "Labirent" başlıklı bir karma sergiye katıldım. Uluslararası sanatçı kitapları sergisiydi. "Oturma izni için" başlığını taşıyan sunumum, bu kez ilk oturma izni başvurum sırasında İstanbul'daki İsveç Konsolosluğu'na verdiğim bir el yapısı kitabı belgeliyordu. Bana ve aşkıma dair bir sunumdu. Görüşmenin daha insancıl ve eşit bir zeminde geçmesini sağlamıştı.

Bu ocak ayında yaptığım ve "Mr. President let me challenge you to face his" başlığını taşıyan ve kışkırtıcı bir biçimde Saddam Hüseyin'in idamı sürecine Bush'u dahil eden iki deneysel videom ise önce birinin Youtube'da yasaklanmasıyla gündeme geldi, ardından New York Scope Sanat Fuarı'ında sergilendi. Haziran ayında bu kez Chicago'da sergilenecek. Bu videolar şimdiden, bu sergi, Youtube, videolarımı içeren [PAM] isimli video sanatı portalı ile benim blogg sitemden onbinlerce izleyiciye ulaştı.
Dolayısıyla, mekan ve izleyici kavramlarının farklı karşılıklar bulabildiği bir dünyadayız. Güncel sanatın ve benim yaratımımın zeminleri de klasik sergi mekanlarını ve oralardaki izleyicileri hâlâ gereksinse de, bu olamadığında zorlanacak, açılacak ya da hatta seçilecek farklı kapılar ve "mekanlar" var.

İsveç'te göçmenlere yönelik ayrımcılık sanat alanında da sözkonusu. Geçen yıl içinde İş Bulma Kurumu'nun Kültür Bölümü, iş ararken önümü açacak birkaç getirisi, kursu var diye başvurduğumda sanatçı kimliğimi onaylamayı reddetti. Bu açık ayrımcılığa karşı tepkiyle kaleme aldığım basın bildirime, Ulusal Sanatçı Sendikası ve komünist Sol Parti tarafından sahip çıkıldı ve Göçmen Bakanı'na yönelik bir soru olarak İsveç Parlamentosu'nda taşınıp, tartışıldı.
Ama zaten söze dökülmeyen gizli kuralları ile tüm sanat çevresi de göçmenlere karşı benzeri bir ayrımcılığı taşıyor.

Örneğin bu gizli kurallar, bir göçmen sanatçının karma sergiye katılabilmesini kabaca 3, bir destek alabilmesini 5, bir kişisel sergi açabilmesini 10 yıllık sürelere bağlıyor. İlk şartı kırıp karma sergiye daha erken katıldım. Diğerleri karşısında şansımı zaman gösterecek. Hoş, Türkiye'de olduğu gibi, artık dünyanın her yerinde de, subaşlarını tutan kimliklerle ilişkinin ve bu ilişkinin getirilerinin, amiyane deyimiyle kıç yalamanın açamayacağı kapı yok ama, Türkiye'de olduğu gibi İsveç'te de bağımsız sanatçı olmayı seçince aynı kapılar bu kez tam tersine daha da zor açılır hale gelebiliyor.


İsveç'teki göçmen politikalarını teşhir ettiğiniz çalışma "sanatçı" olarak kabul edilmenizi sağladı mı?


"İsveç Göçmen Dairesi'ne Açık Mektup" video-performansım önce buraların en çok satan gazetelerinden Svenska Dagbladet'te haber oldu. Daha sonra da İsveç televizyonunun 2. kanalında bir sanat programına konu oldu. Bu süreç bir dereceye kadar tanınmayı getirse de, yanı sıra akan destek, sergi mekanı bulma çabalarıma yaramadı. Sanat ortamları artık çok yerde ve İsveç'te de kast sistemi içerircesine varlık gösteriyorlar. Kast sistemlerinin yasaları ise bilirsiniz farklı göstergelere dayanır ve oralara kabul zordur.

İnternet sitelerini, forumları bu gözle takip edip kaydetmeye ne zaman ve hangi ihtiyaçla başladınız?

İnternet yazışma kültürü her zaman umurumdaydı ve birçok sanat etkinliğimde kullandığım, yararlandığım ya da içinde nefes aldığım zemin oldu. Hem forumlar, hem de farklı niteliklerdeki sohbet kanalları, odaları ya da iletişimin yazıdan sese, sesten görüntüye, görüntüden ortak oyunlara –eyleme- akan, gelişen niteliğini merakla izlerim. Bu merak ve ilgi ister istemez birçok zeminde iletişimin yeni biçimlerine ilişkin tanıklığımı beraberinde getiriyor. Bu tanıklıklarımda görüntülü sohbet kanallarında kürtlere yönelik çokça yazılı ve sesli saldırıyla karşılaştım ve araştırmaya başladım. Araştırdıkça da, paylaşım sitelerinde, forumlarda, sohbet kanallarında akan ırkçılığın hızla tırmanan örnekleri karşıma çıkmaya başladı. Biriktirmeye başladım.

Hrant Dink suikastından sonra adeta patlama yaptığını söylediğiniz Irkçı mesajlar, neyin göstergesi, bizleri bu anlamda nasıl bir gelecek bekliyor? Buna karşı nasıl bir tutum takınmak gerekiyor? Sizin düşünceleriniz neler?


Yakın geleceğe bakarken çok iyimser değilim. Ülkede yükselecek yeni bir türk-kürt çatışmasından medet umacak karanlık güçler, bu gayelerine yönelik adımlarını atarken artık giderek daha da geniş bir yasallığın ve desteğin peşindeler. Dink'in katiliyle hayranı oldukları bir pop şarkıcısıyla yan yanaymışçasına, kolkola fotoğraf çektiren ordu ve emniyet mensuplarına dair haber, çok az ülkede bizdeki kadar az tepkiyle geçiştirilebilir. Kanıksamayı öğretiyorlar 30 yıl sonra yine bize. O zamanlar cinayetleri kanıksatmışlardı, şimdi ise linçleri, kırımları kanıksamaya doğru itiliyoruz. "Ne mutlu türküm" diyemeyene yer olmadığı söylenen bir ülke kılındı bu ülke. En büyük günlük gazetenin başlığının yanında da benzeri bir cümle var biliyorsunuz: "Türkiye türklerindir."

Yusuf Akçura'nın "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmaya dair" teziyle başladık bu söyleşiye ve belki de konu zaten hep bu. Beyaz berelerin klu-klux-klan kukuletaları gibi taşındığından bahsetmiştim daha önceki bir söyleşimde. Hayır, onlar bile gizli törenlerin giysileriydi. Bizim ırkçılarımız gün ışığı altında ve aslında sadece onlar gibilerinin yaşayacağı bir ülkeyi isterlerken, desteklendiklerinin ve kalabalık olduklarının farkında. İşimiz zor.

Her türlü örgütlü zeminde ırkçılığa karşı, bayrağa ve "milli lidere" tapınmaya dair tüm simgelerle yeniden göğerip gelişen azgın milliyetçiliğe karşı demokrasi ve kardeşlik, birarada barış içinde yaşama bilincini yaygınlaştırmak gerekiyor. Her türlü anti-demokratik adımın, çabanın, kalkışmanın karşısında saf tutmak artarak önem kazanıyor. Son zamanlarda gelişen "Irkçılığa ve milliyetçiliğe dur de!" "Siyasal ufuk hareketi", "Yüzde 52", "Genç siviller", "Benim hala umudum var" gibi inisyatiflere ve 500 aydının muhtıra karşısındaki çıkışına çok değer veriyorum. Ama bu ülke çok daha fazlasına muhtaç.


Şimdiye kadar projeye katılımcı olarak kaç kişi başvurdu? Başvurularda beklediğiniz niteliği görebildiniz mi? Bir Türk'ü ya da Kürt'ü sevme gerekçeleri tatmin edici mi?


Şimdiye kadar ne yazık ki sadece yirmiye yakın çift katılacağını haber verdi. Yapılan iki gazete söyleşisiyle gereksindiği kadar yaygınlaşamadı çağrım. Eminim ki çok daha fazlasının katılması mümkün. Ama duymaları, öğrenmeleri gerek bu çağrıyı. Katılmaya karar veren çiftlerin ise tümü üretim sürecinde. Videolarını düşünüyor, tartışıyor ya da çekiyorlar. Henüz hiçbirinin ürettiğini izlemediğim için üzerlerine yapabileceğim hiçbir yorum yok.


Size göre, birbirini seven Kürt ve Türk çiftlerin sesi, ırkçıların sesini bastıracak mı?


Hayattan sözediyorsanız hayır. Benim sanat etkinliğim, biraz önce yaygınlaşmasını gerekli gördüğüm çabaların sadece biri ve katılımcılarının aynı zamanda birer yaratıcı olmaya soyunacakları özel bir emeği içeriyor. Sayıları ne kadar artsın istesem de bu sayının ancak bir yere kadar artabileceğinin farkındayım. Yok eğer sergiden bahsediyorsanız, katılımcıların videolarının ve seslerinin ırkçıların metinlerini ve seslerini bastıramayacak kadar az olduğunu görürsem, bu sergi açılmayacak ve bir kez daha hep birlikte şapkamızı elimize alıp düşüneceğiz.


Irkçıların yükselen sesine karşın, proje ile kurguladığınız yaklaşım da bir anlamda ırkçı önyargıların dilinden konuşmak anlamına geliyor denilebilir mi? Yani sanırım, bir Türk ya da Kürt'ü seven biri, Kürt ya da Türk olduğu için değil, kişisel insani nitelikleri nedeniyle böyle bir birlikteliği seçmiştir, Türk ya da Kürt olduğu için değil. Bu yanlış bir değerlendirme mi olurdu?


Çok sorulası bir soru bu. Katılımcı adaylarıyla en sık yazışmak durumunda kaldığım konu da bu oluyor genellikle. Katılımcı adaylarının birbirlerini "ulusal kimliklerinden bağımsız" bir zeminde sevdiklerini tabii ki biliyorum. Irkçılığın karşısına aslında tabii ki, ulusal kimliklerin "ne olmadığı"na dair bir bilgi ve dışavurum ile çıkmaktan başka bir derdim yok. O yüzden etkinliğe arap-türk, ermeni-kürt, ermeni-türk çiftler de katılıyor. Benle birlikte paylaştıkları bu uluslar ötesi ya da uluslar üzeri bilince dair, ırkçılığa karşı neyi nasıl aktaracakları ise benim de merakla beklediğim şey.
Benim çağrı metnimdeki "bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler" ifadesi aslında "karşısındakinin kürt olduğunu ya da bir türk olduğunu umursamadan sevenler" diye algılanması gereken bir ifade.

Ama şu da var: Bu çiftlerin bu ulusal kimlikleri ile yaşadıkları sorunlar ve özel bakış açıları varsa bunlar da yansıyacak belki etkinliğe. Mesela, katılımcı adayı bir çift daha birbirleriyle ilk tartışma sürecinde, içlerinde birbirlerine karşı gizli kalan kimi duygularla karşılaştılar ve ciddi sorunlar yaşadılar. Bir yüzleşme birçoğu için kaçınılmaz belki ve ben açıkçası bunu öngörmemiştim.


Sizce yaşanan bunca şeye rağmen, Türk ve Kürtlerin "gönül" bağları güçlü müdür? Yoksa yükselen ırkçılık, "gönül bağı"nın onarılmaz bir şekilde zedelendiği anlamına mı geliyor?


Kendilerine, çocuklarına, ailelerine, köyleri, kasaba ve kentlerine, varoluşlarının hemen her biçimine bu kadar zarar verildikten sonra sözkonusu gönül bağının onarılamayacak biçimde zedelenmesini belki de kürtlerden beklemeliyiz. Zaten etkinliğin bir yanı olan, çok yeni ve sınırlı bir ölçüde gelişen kürt ırkçılığının boy atmasını sağlayan şey de verilen bu zarar, çekilen onca acı, boşaltılan onca köy, atılan her bomba, yağdırılan her kurşun. Bu yine de benim açımdan kürt ırkçılığını masum kılmıyor. Zaten o ırkçılara inat, kürtlerin gönül bağı, umudu, çabası ve barış içinde yaşam istekliliği tüm göstergelere bakıldığında türklerden daha güçlü.

Türk ırkçıları hem bu ülke sınırlarını, hatta yeni işgal edilecek toprakları istiyor, hem de bu sınırlar içinde kürt görmek istemiyor. Belki de bu yüzden Türkiye demokrasi hareketinin en öncelikli hedefleri kürt demokrasi hareketinin istemleri ile örtüşüyor ve o olası ortak kazanımlar kendi geleceğinin de güvencesi olacak. Ama elbette ki uzun süren savaşın, kişisel ya da toplumsal her boyut ve zeminde açtığı yaralar hâlâ kanıyor. Bunun üzerine gelen yaygın iç göç ise, yöneldiği ve yerleştiği tüm kentlerde çok daha sert ve askeri olmayan kitlesel çatışmaların yaşanacağı bir geleceğin tohumlarını taşıyor. Tehlike çok büyük.


Projenin tahmini zaman çizelgesi nasıl bir seyir izleyecek? Ne kadar sürecek? Sergilerin açılma tarihine ilişkin okuyucularımıza bir bilgi verebilir miyiz?


Sergileri ne zaman ve nasıl açabileceğimin cevaplarını sürecin getirecekleri belirleyecek. En başta katılımın yoğunluğu ve gereksindiğim birden çok alandaki desteği bulup bulamayacağımla ilgili her şey… Çağrının yaygınlaşması için desteğe ihtiyacım var. Kurgu, transfer süreci, sergileme olanakları açısından desteğe ihtiyacım var. Sanat merkezlerinin, sergi mekanlarının böylesi bir sergiye ilgileri ve yer sağlaması, kamuoyu desteğinin gücü ile sergilenmesi oldukça zor metinleri sergileyebilmemin önünün açılıp açılmayacağı, bulabileceğim ya da bulamayacağım mali yardımlar… Tüm bu alanlarda desteğe muhtacım.

Ben en azından önümüzdeki sonbahar ve kış aylarında açmak isterim bu sergiyi ama dediğim gibi, süreç kendini belirleyecek. Okurlarınız gerek çağrı metnini okumak, gerekse gelişmeleri izlemek için http://open-flux.blogspot.com/ linkindeki blog sitemi ziyaret edebilir ve en önemlisi katılmayı düşünürlerse hakcura@gmail.com e-mail adresime yazabilirler. Şimdiden hepsine teşekkür ediyorum ve tabii ki size de…

"Mr. President let me challenge you to face his", New York'tan sonra Chicago'da

Aşağıda yeralan, Ocak ayında Saddam Hüseyin'in idamı ardından yaptığım ve birinin yayınını Youtube'un yasakladığı "Mr. President let me challenge you to face his" başlıklı iki videom 29 Haziran-28 Temmuz 2007 tarihleri arasında ABD, Chicago'da "Time Travelers: Video and Time based art festival 2007" ("Zaman Yolcuları: Video ve Zaman temelli sanat festivali 2007") kapsamında Polvo Gallery'de sergilenecek.

Küratör Amelia Winger-Bearskin.

Bu videolar ve Youtube'un çifte standartına dair yazdığım eski yazılara ve Radikal'de çıkan habere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Youtube'un çifte standartı

Son iki videoma dair

Radikal gazetesinin konuyla ilgili haberi

"Nefret tünelinde Aşk" Tempo'da

Tempo, bugün çıkan yeni sayısında, "Nefret tünelinde Aşk" açık katılımlı çağrım ve sanat etkinliğimle ilgili bir haber-söyleşi yayınladı. H. Hüseyin Tahmaz'ın yaptığı, dergide çok kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tümünü aşağıda okuyabilirsiniz:

H. Hüseyin Tahmaz:
Yusuf Akçura ve Gökhan Akçura ile bir akrabalığınız var mı? Bu anlamda Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesi ile sizin performansınız ilginç bir tezatı da yansıtıyor…

Hakan Akçura: Gökhan'ın küçük kardeşiyim. Ama Yusuf Akçura'yla bilebildiğimiz kadarıyla bir kan bağımız yok. Akçura, tatarlar arasında sıkça rastlanan bir soyadı.
Saptamanızda haklısınız; Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset" makalesinin özellikle üçüncü tezi, yani "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmak" gayesiyle sadece benim sanat etkinliğimin değil, yaşantımdaki tüm duruşumun, varoluş halimin bir tezat oluşturduğu doğru. Öte yandan, Yusuf Akçura'nın tezlerinin resmi devlet politikasına hâlâ sonsuz ve inat dolu bir ilham verdiği de ne yazık ki gerçek.

Ne zamandır İsveç'te yaşıyorsunuz? İsveç'e yerleşmenizdeki temel gerekçe nedir? Evli misiniz? Eşiniz İsveçli mi? Türk mü Kürt mü? Kendiniz de benzer bir durumu deneyimliyor musunuz?

28 aydır İsveç'te yaşıyorum. Buraya gelmemin tek nedeni "aşk". Dolayısıyla evlenip geldim. Eşim, 25 yıl önce Türkiye'den buraya gelip yerleşen bir çerkez. "Benzer bir durum" derken kastettiğiniz, farklı ulusal kimliklerin biraradalığı ise, etnik, ulusal kimlikleri araştırılsa Türkiye'de bu olguyu yaşamayan çift zor bulunur bence. Bende boşnak ve arap kanı da var örneğin. Ama bir türkün bir kürtle ya da bir türkün ermeni, rum, süryani ya da museviyle birlikteliği gibi, o ilişkinin dışında akan hayatta ırkçılığın kolayca boyverebildiği nesnel zeminlerde varolan ilişkilerin özel bir farkı ve belki de önsoruları, sorunları içerdiği kesin. Bu durum tonla alevi-sünni birlikteliğini de kapsar. Bu anlamda "benzer bir durum" bizde sözkonusu değil.


İsveç'te ne tür bir yaşantınız var? Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? Sanat faaliyetleriniz nasıl bir üretim sürecinden geçiyor, üretimlerinizi sergiliyor musunuz? Bunun için mekan ve izleyici buluyor musunuz? Yaratımlarınız İsveç'te nasıl karşılanıyor?

Öncelikle, isveççeyi öğreniyor, bunun için iki yıldır düzenli öğrenciliğimi sürdürüyorum. İşsizim. Bu yakıcı sorunla ve nedenleriyle bir göçmen işsiz olarak boğuşuyor, deli gibi iş arıyorum. Son altı ayda yaptığım 200'ü aşkın iş başvurusuna alabildiğim tek cevap yok. Birçok göçmenin yapageldiği gibi Sosyal Yardım Kurumu'na başvurmayı, başvuranların orada ne tür bir aşağılamayla karşı karşıya geldiklerini bildiğim ve elim tutarken, birden çok geçerli mesleğim varken onursuzluk sayıyorum. Sanat etkinliklerim, sergilerim, yeni projelerim için bir dizi kurum, vakıf ve sanat merkezi ile yazışıyor ve görüşüyorum. Bu zeminde de "bir göçmen sanatçı" olmanın sorunlarıyla cebelleşiyorum. Keyfim ve mutluluğumun kaynağı ise ailem; eşim ve çocuklarım…


İsveç'te bu iki yıl içinde ilk önce, İsveç Göçmen Bürosu'nun oturma ve çalışma izninin uzatılması için benle birlikte bekleyen 6000 kişiye dayattığı ve ayları bulan bekleme sürecine karşı ürettiğim, ardından bizzat Büro'ya yolladığım "İsveç Göçmen Bürosu'na açık mektup" isimli video-performans ile gündeme geldim. Videonun içeriği, yapılmasını beklediğimiz görüşmenin bana düşen tek taraflı kaydıydı. 51 dakikalık kayıtta, yaşantıma, beklentilerime dair, İsveç'e, göçmen politikasına ve bizzat Büro'ya yönelik sert, eleştirel dışavurumum yeraldı. Bu işim hem İsveç'te, hem de Türkiye'de çok yankı buldu. Henüz sadece bir kez sergilendi, birlikte isveççe öğrendiğim diğer 70 göçmen arkadaşıma, okulumda.

Geçen yıl çağrısını yayınladığım ve İsveç ile Türkiye arasında sorgulayıcı bir diyalog sürecini hedefleyen, zorlayan "Gerçek Diyalog" isimli sanat etkinliğim sürüyor. İsveç'ten çok Türkiye'de karşılık buldu. Daha da yaygınlaşması ve bir sergiye dönüşmesi için hem benim yapmam gereken çok şey var, hem de desteğe muhtacım. Ardından "Labirent" başlıklı bir karma sergiye katıldım. Uluslararası sanatçı kitapları sergisiydi. "Oturma izni için" başlığını taşıyan sunumum, bu kez ilk oturma izni başvurum sırasında İstanbul'daki İsveç Konsolosluğu'na verdiğim bir el yapısı kitabı belgeliyordu. Bana ve aşkıma dair bir sunumdu. Görüşmenin daha insancıl ve eşit bir zeminde geçmesini sağlamıştı.

Bu ocak ayında yaptığım ve "Mr. President let me challenge you to face his" başlığını taşıyan ve kışkırtıcı bir biçimde Saddam Hüseyin'in idamı sürecine Bush'u dahil eden iki deneysel videom ise önce birinin Youtube'da yasaklanmasıyla gündeme geldi, ardından New York Scope Sanat Fuarı'ında sergilendi. Haziran ayında bu kez Chicago'da sergilenecek. Bu videolar şimdiden, bu sergi, Youtube, videolarımı içeren [PAM] isimli video sanatı portalı ile benim blogg sitemden onbinlerce izleyiciye ulaştı.
Dolayısıyla, mekan ve izleyici kavramlarının farklı karşılıklar bulabildiği bir dünyadayız. Güncel sanatın ve benim yaratımımın zeminleri de klasik sergi mekanlarını ve oralardaki izleyicileri hâlâ gereksinse de, bu olamadığında zorlanacak, açılacak ya da hatta seçilecek farklı kapılar ve "mekanlar" var.

İsveç'te göçmenlere yönelik ayrımcılık sanat alanında da sözkonusu. Geçen yıl içinde İş Bulma Kurumu'nun Kültür Bölümü, iş ararken önümü açacak birkaç getirisi, kursu var diye başvurduğumda sanatçı kimliğimi onaylamayı reddetti. Bu açık ayrımcılığa karşı tepkiyle kaleme aldığım basın bildirime, Ulusal Sanatçı Sendikası ve komünist Sol Parti tarafından sahip çıkıldı ve Göçmen Bakanı'na yönelik bir soru olarak İsveç Parlamentosu'nda taşınıp, tartışıldı.
Ama zaten söze dökülmeyen gizli kuralları ile tüm sanat çevresi de göçmenlere karşı benzeri bir ayrımcılığı taşıyor.

Örneğin bu gizli kurallar, bir göçmen sanatçının karma sergiye katılabilmesini kabaca 3, bir destek alabilmesini 5, bir kişisel sergi açabilmesini 10 yıllık sürelere bağlıyor. İlk şartı kırıp karma sergiye daha erken katıldım. Diğerleri karşısında şansımı zaman gösterecek. Hoş, Türkiye'de olduğu gibi, artık dünyanın her yerinde de, subaşlarını tutan kimliklerle ilişkinin ve bu ilişkinin getirilerinin, amiyane deyimiyle kıç yalamanın açamayacağı kapı yok ama, Türkiye'de olduğu gibi İsveç'te de bağımsız sanatçı olmayı seçince aynı kapılar bu kez tam tersine daha da zor açılır hale gelebiliyor.


İsveç'teki göçmen politikalarını teşhir ettiğiniz çalışma "sanatçı" olarak kabul edilmenizi sağladı mı?

"İsveç Göçmen Dairesi'ne Açık Mektup" video-performansım önce buraların en çok satan gazetelerinden Svenska Dagbladet'te haber oldu. Daha sonra da İsveç televizyonunun 2. kanalında bir sanat programına konu oldu. Bu süreç bir dereceye kadar tanınmayı getirse de, yanı sıra akan destek, sergi mekanı bulma çabalarıma yaramadı. Sanat ortamları artık çok yerde ve İsveç'te de kast sistemi içerircesine varlık gösteriyorlar. Kast sistemlerinin yasaları ise bilirsiniz farklı göstergelere dayanır ve oralara kabul zordur.

İnternet sitelerini, forumları bu gözle takip edip kaydetmeye ne zaman ve hangi ihtiyaçla başladınız?

İnternet yazışma kültürü her zaman umurumdaydı ve birçok sanat etkinliğimde kullandığım, yararlandığım ya da içinde nefes aldığım zemin oldu. Hem forumlar, hem de farklı niteliklerdeki sohbet kanalları, odaları ya da iletişimin yazıdan sese, sesten görüntüye, görüntüden ortak oyunlara –eyleme- akan, gelişen niteliğini merakla izlerim. Bu merak ve ilgi ister istemez birçok zeminde iletişimin yeni biçimlerine ilişkin tanıklığımı beraberinde getiriyor. Bu tanıklıklarımda görüntülü sohbet kanallarında kürtlere yönelik çokça yazılı ve sesli saldırıyla karşılaştım ve araştırmaya başladım. Araştırdıkça da, paylaşım sitelerinde, forumlarda, sohbet kanallarında akan ırkçılığın hızla tırmanan örnekleri karşıma çıkmaya başladı. Biriktirmeye başladım.

Hrant Dink suikastından sonra adeta patlama yaptığını söylediğiniz Irkçı mesajlar, neyin göstergesi, bizleri bu anlamda nasıl bir gelecek bekliyor? Buna karşı nasıl bir tutum takınmak gerekiyor? Sizin düşünceleriniz neler?

Yakın geleceğe bakarken çok iyimser değilim. Ülkede yükselecek yeni bir türk-kürt çatışmasından medet umacak karanlık güçler, bu gayelerine yönelik adımlarını atarken artık giderek daha da geniş bir yasallığın ve desteğin peşindeler. Dink'in katiliyle hayranı oldukları bir pop şarkıcısıyla yan yanaymışçasına, kolkola fotoğraf çektiren ordu ve emniyet mensuplarına dair haber, çok az ülkede bizdeki kadar az tepkiyle geçiştirilebilir. Kanıksamayı öğretiyorlar 30 yıl sonra yine bize. O zamanlar cinayetleri kanıksatmışlardı, şimdi ise linçleri, kırımları kanıksamaya doğru itiliyoruz. "Ne mutlu türküm" diyemeyene yer olmadığı söylenen bir ülke kılındı bu ülke. En büyük günlük gazetenin başlığının yanında da benzeri bir cümle var biliyorsunuz: "Türkiye türklerindir."

Yusuf Akçura'nın "ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmaya dair" teziyle başladık bu söyleşiye ve belki de konu zaten hep bu. Beyaz berelerin klu-klux-klan kukuletaları gibi taşındığından bahsetmiştim daha önceki bir söyleşimde. Hayır, onlar bile gizli törenlerin giysileriydi. Bizim ırkçılarımız gün ışığı altında ve aslında sadece onlar gibilerinin yaşayacağı bir ülkeyi isterlerken, desteklendiklerinin ve kalabalık olduklarının farkında. İşimiz zor.

Her türlü örgütlü zeminde ırkçılığa karşı, bayrağa ve "milli lidere" tapınmaya dair tüm simgelerle yeniden göğerip gelişen azgın milliyetçiliğe karşı demokrasi ve kardeşlik, birarada barış içinde yaşama bilincini yaygınlaştırmak gerekiyor. Her türlü anti-demokratik adımın, çabanın, kalkışmanın karşısında saf tutmak artarak önem kazanıyor. Son zamanlarda gelişen "Irkçılığa ve milliyetçiliğe dur de!" "Siyasal ufuk hareketi", "Yüzde 52", "Genç siviller", "Benim hala umudum var" gibi inisyatiflere ve 500 aydının muhtıra karşısındaki çıkışına çok değer veriyorum. Ama bu ülke çok daha fazlasına muhtaç.


Şimdiye kadar projeye katılımcı olarak kaç kişi başvurdu? Başvurularda beklediğiniz niteliği görebildiniz mi? (bir Türk'ü ya da Kürt'ü sevme gerekçeleri tatmin edici mi?

Şimdiye kadar ne yazık ki sadece yirmiye yakın çift katılacağını haber verdi. Yapılan iki gazete söyleşisiyle gereksindiği kadar yaygınlaşamadı çağrım. Eminim ki çok daha fazlasının katılması mümkün. Ama duymaları, öğrenmeleri gerek bu çağrıyı. Katılmaya karar veren çiftlerin ise tümü üretim sürecinde. Videolarını düşünüyor, tartışıyor ya da çekiyorlar. Henüz hiçbirinin ürettiğini izlemediğim için üzerlerine yapabileceğim hiçbir yorum yok.


Size göre, birbirini seven Kürt ve Türk çiftlerin sesi, ırkçıların sesini bastıracak mı?

Hayattan sözediyorsanız hayır. Benim sanat etkinliğim, biraz önce yaygınlaşmasını gerekli gördüğüm çabaların sadece biri ve katılımcılarının aynı zamanda birer yaratıcı olmaya soyunacakları özel bir emeği içeriyor. Sayıları ne kadar artsın istesem de bu sayının ancak bir yere kadar artabileceğinin farkındayım. Yok eğer sergiden bahsediyorsanız, katılımcıların videolarının ve seslerinin ırkçıların metinlerini ve seslerini bastıramayacak kadar az olduğunu görürsem, bu sergi açılmayacak ve bir kez daha hep birlikte şapkamızı elimize alıp düşüneceğiz.


Irkçıların yükselen sesine karşın, proje ile kurguladığınız yaklaşım da bir anlamda ırkçı önyargıların dilinden konuşmak anlamına geliyor denilebilir mi? Yani sanırım, bir Türk ya da Kürt'ü seven biri, Kürt ya da Türk olduğu için değil, kişisel insani nitelikleri nedeniyle böyle bir birlikteliği seçmiştir, Türk ya da Kürt olduğu için değil. Bu yanlış bir değerlendirme mi olurdu?

Çok sorulası bir soru bu. Katılımcı adaylarıyla en sık yazışmak durumunda kaldığım konu da bu oluyor genellikle. Katılımcı adaylarının birbirlerini "ulusal kimliklerinden bağımsız" bir zeminde sevdiklerini tabii ki biliyorum. Irkçılığın karşısına aslında tabii ki, ulusal kimliklerin "ne olmadığı"na dair bir bilgi ve dışavurum ile çıkmaktan başka bir derdim yok. O yüzden etkinliğe arap-türk, ermeni-kürt, ermeni-türk çiftler de katılıyor. Benle birlikte paylaştıkları bu uluslar ötesi ya da uluslar üzeri bilince dair, ırkçılığa karşı neyi nasıl aktaracakları ise benim de merakla beklediğim şey.
Benim çağrı metnimdeki "bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler" ifadesi aslında "karşısındakinin kürt olduğunu ya da bir türk olduğunu umursamadan sevenler" diye algılanması gereken bir ifade.

Ama şu da var: Bu çiftlerin bu ulusal kimlikleri ile yaşadıkları sorunlar ve özel bakış açıları varsa bunlar da yansıyacak belki etkinliğe. Mesela, katılımcı adayı bir çift daha birbirleriyle ilk tartışma sürecinde, içlerinde birbirlerine karşı gizli kalan kimi duygularla karşılaştılar ve ciddi sorunlar yaşadılar. Bir yüzleşme birçoğu için kaçınılmaz belki ve ben açıkçası bunu öngörmemiştim.


Sizce yaşanan bunca şeye rağmen, Türk ve Kürtlerin "gönül" bağları güçlü müdür? Yoksa yükselen ırkçılık, "gönül bağı"nın onarılmaz bir şekilde zedelendiği anlamına mı geliyor?

Kendilerine, çocuklarına, ailelerine, köyleri, kasaba ve kentlerine, varoluşlarının hemen her biçimine bu kadar zarar verildikten sonra sözkonusu gönül bağının onarılamayacak biçimde zedelenmesini belki de kürtlerden beklemeliyiz. Zaten etkinliğin bir yanı olan, çok yeni ve sınırlı bir ölçüde gelişen kürt ırkçılığının boy atmasını sağlayan şey de verilen bu zarar, çekilen onca acı, boşaltılan onca köy, atılan her bomba, yağdırılan her kurşun. Bu yine de benim açımdan kürt ırkçılığını masum kılmıyor. Zaten o ırkçılara inat, kürtlerin gönül bağı, umudu, çabası ve barış içinde yaşam istekliliği tüm göstergelere bakıldığında türklerden daha güçlü.

Türk ırkçıları hem bu ülke sınırlarını, hatta yeni işgal edilecek toprakları istiyor, hem de bu sınırlar içinde kürt görmek istemiyor. Belki de bu yüzden Türkiye demokrasi hareketinin en öncelikli hedefleri kürt demokrasi hareketinin istemleri ile örtüşüyor ve o olası ortak kazanımlar kendi geleceğinin de güvencesi olacak. Ama elbette ki uzun süren savaşın, kişisel ya da toplumsal her boyut ve zeminde açtığı yaralar hâlâ kanıyor. Bunun üzerine gelen yaygın iç göç ise, yöneldiği ve yerleştiği tüm kentlerde çok daha sert ve askeri olmayan kitlesel çatışmaların yaşanacağı bir geleceğin tohumlarını taşıyor. Tehlike çok büyük.


Projenin tahmini zaman çizelgesi nasıl bir seyir izleyecek? Ne kadar sürecek? Sergilerin açılma tarihine ilişkin okuyucularımıza bir bilgi verebilir miyiz?

Sergileri ne zaman ve nasıl açabileceğimin cevaplarını sürecin getirecekleri belirleyecek. En başta katılımın yoğunluğu ve gereksindiğim birden çok alandaki desteği bulup bulamayacağımla ilgili her şey… Çağrının yaygınlaşması için desteğe ihtiyacım var. Kurgu, transfer süreci, sergileme olanakları açısından desteğe ihtiyacım var. Sanat merkezlerinin, sergi mekanlarının böylesi bir sergiye ilgileri ve yer sağlaması, kamuoyu desteğinin gücü ile sergilenmesi oldukça zor metinleri sergileyebilmemin önünün açılıp açılmayacağı, bulabileceğim ya da bulamayacağım mali yardımlar… Tüm bu alanlarda desteğe muhtacım.

Ben en azından önümüzdeki sonbahar ve kış aylarında açmak isterim bu sergiyi ama dediğim gibi, süreç kendini belirleyecek. Okurlarınız gerek çağrı metnini okumak, gerekse gelişmeleri izlemek için http://open-flux.blogspot.com/ linkindeki blog sitemi ziyaret edebilir ve en önemlisi katılmayı düşünürlerse hakcura@gmail.com e-mail adresime yazabilirler. Şimdiden hepsine teşekkür ediyorum ve tabii ki size de…

18.4.07

"Nefret tünelinde Aşk" Radikal'de...

"Nefret tünelinde Aşk" çağrımda ve ardı sıra akan tüm yansımaları, algılanmaları içinde bir şey eksikti. O da "projenin neşesi". Bunu Radikal eliyle Mahmut Hamsici armağan etti. Sağolsun.

Sanırım hem ırkçı mesajların keskin gücü, hem de böylesi bir kalkışmanın içerdiği sorumluluk, beni bu neşeden uzak kıldı. Özene bezene yazdım çağrıyı ve her haklı eleştiride düzeltme eklemekten geri durmadım.

Birkaç kürt entelektüelinin, "bir türkün bu işe kalkışmasından" dolayı yaşadığı alaycı gerginlik ve tepkiler bana ulaştı. Çok ilginçtir ki, "kürt demokrasi hareketine sevdalı" türk entelektüellerinin bir kısmının da, "işe kürt ırkçılığını da dahil etmemden dolayı" bana karşı konumlandığını ve projenin yaygınlaşması için ellerindeki olanakları kullanmadıklarını önce sezdim, sonra bildim.

Birgün gazetesinin benle yaptığı söyleşi, etkinliği hangi zemine oturttuğumu tüm ayrıntılarıyla netleştirmesi adına çok önemliydi. Çok işe yaradı.

En önemli ve benim beklemediğim gelişme, bir dizi çiftin, karar sürecine dair tartışmalarıyla, ilk kez derinden birbirleriyle yüzleştiğini ve ciddi sorunlar yaşadığını öğrenmemle ilgili. Bana bu karar süreci yazışmalarını "nefret tünelinde biz aşk maşk çıkaramadık", "tam tersine yüzleştik ki ne yüzleştik!" başlıklarıyla yolladılar.

Evet herkes -ben dahil- hâlâ ve hep çok ciddiydi.

Bunu Radikal'de çıkan bu haber kırdı.

"Bu 'aşk' üzerine, evet, savaşmayıp da 'sevişmek' üzerine bir etkinlik çağrısı ya! Kimse kasmasın kendini!" dedi Hamsici ve çok iyi yaptı. Beni çok rahatlattı ve eminim ki bu etkinliğin özüne bundan iyi gelecek bir katkı olamazdı.

Radikal'e ve Mahmut Hamsici'ye çok teşekkür ederim, bu neşeyi bana ve bu etkinliğe gönül vermiş, verecek herkese armağan ettikleri için.

Hakan Akçura


'Sevişen' Türkler ve Kürtler aranıyor!

Güncel sanatçı Hakan Akçura, 'Nefret Tünelinde Aşk' adlı projede yer alacak ve bir Türk'ü ya da Kürt'ü sevmenin ne olacağını anlatıp videoyla kaydedecek bir yanı Türk bir yanı Kürt çiftler arıyor.


MAHMUT HAMSİCİ

İSTANBUL - Dikkat! Dikkat! Memleketimizde yükselen ırkçılığın gittikçe daha fazla nefret pompaladığı şu sancılı günlerde bize yeniden ortaklığı, sevgiyi hatırlatıp gönüllere su serpecek sevişen Türkler ve Kürtler aranıyor! Daha önce İsveç'teki göçmenlerin sorunlarıyla ve Başkan Bush'un Irak seferiyle ilgili eserler üreten İsveç'te yaşayan Türkiyeli güncel sanatçı Hakan Akçura yeni işinde yine can alıcı bir soruna el atıyor: Yükselen Türk ve Kürt ırkçılığı!

Akçura'nın bu yeni projesinin çıkışı, sanatçının Hrant Dink cinayeti sonrası internet ortamında okuduklarına ve dinlediklerine dayanıyor. Forum sitelerinde Türkler ve Kürtler arasındaki ırkçı nefret konuşmalarının patladığını gören sanatçı, tehlikenin farkına vararak yeni bir sergi projesine karar veriyor: 'Nefret Tünelinde Aşk'. Akçura'nın önümüzdeki dönemde İstanbul, Diyarbakır ve mümkünse başka kentlerde açmayı planladığı sergide, sergi mekânın dört bir tarafına internetten alınma gerçek ırkçı mesajlar yerleştirilecek, ırkçı konuşmaların sesleri verilecek. İzleyicinin girdiği bu nefret tüneline serpiştirilmiş ekranlardaysa birbirini seven Türk ve Kürtlerin video görüntüleri yer alacak.


Yaklaşık dört aydır proje üzerine çalışan sanatçı, şimdi projenin video ayağını kurmak için bir yanı Türk, bir yanı Kürt olan, bir Türk'ü ya da bir Kürt'ü seviyor olmayı deneyimleyen çiftlere çağrı yapıyor.


Akçura, projede yer almak isteyen çiftlere önce okumaları için söz konusu nefret metinlerini yollayacak. Yollayacağı örneklerin sayısını çok tutacak. Bu okumaların ardından çiftler video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekecek. Açılacak serginin ziyaretçileri için bir Türk'ü ya da Kürt'ü sevmenin nedenlerini, nasıllarını, öyküsünü, zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini anlatacaklar. Çekimlerin, içeriği, biçimi katılımcıların kendisine ait olacak. Sevgilerinin gücünü nasıl sunmak isterlerse öyle sunacaklar.

Cevaplayacakları asıl soruysa, o nefret belgelerinin kapladığı 'tünel'de nasıl varolmak istedikleriyle ilgili olacak.


Hakan Akçura'nın 'ırkçılığa karşı konumlanmış bir kavram ve sanat etkinliği' olarak tanımladığı bu projesine katılmak isteyen sevişen Türkler ve Kürtler sanatçıyla, http://open-flux.blogspot.com adresinden iletişime geçebilirler. Geçerlerse, bize yeniden Türk-Kürt sevgisini hatırlatmak gibi bir tarihi göreve imza atacakları için çok da makbule geçer...

15.4.07

"Nefret tünelinde Aşk" Birgün'de...




Birgün Gazetesi bugün, "Nefret tünelinde Aşk" sanat etkinliğime dair benle yaptığı söyleşiyi yayınladı. Aşağıdaki linkten söyleşinin internet linkine ulaşabilirsiniz:

Söyleşinin internet linki

Gazete, yapılan söyleşiyi sayfaya sığdırmak için kısaltmak zorunda kalmış. Kesintisiz halini aşağıdan okuyabilirsiniz:

“Bir türkü seven kürtler, bir kürdü seven türkler… Çağrım size!”
Nefret tünelinde Aşk


"Yeni yeni büyüyen bir şey" var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Söyleşi: Sinan Kurtuluş Bilgenoğlu

S.K.B: Çağrısını yayınladığınız “Nefret tünelinde Aşk” isimli çok katılımlı sanat etkinliğinizin içeriği nedir? Nasıl bir karar ve hazırlık süreci yaşadınız?


H. Akçura: Türk ırkçılığının kökleri çok derin, gücü ise resmi ideolojiden. Türkiye’de türklerden gayrı bir ulusun, azınlığın varolmadığının açık açık savunulduğu, tersine düşünenlerin hapislerde çürütüldüğü, olmadık acılara uğratıldığı, öldürüldüğü günler geçeli çok olmadı. Bugün ise, herkesin “bir milliyetçi ve türk olduğunu”, her diyalogda ilk söz olarak söyleme ve söyletme çabasıyla kendini gösteren, yaygın kalabalıkların hakim söylemi haline gelen bir yeni milliyetçi dalganın, teklifsizce “yeni soykırımlar” çağrısı yapabilen bir ırkçılığa kapı açıyor olmasını tartışmalıyız.

Geçen yıl Türkiye’de ve İsveç’te aynı anda başlattığım, sonuçlanmayan ve hâlâ katılıma açık olan “Gerçek Diyalog” isimli sanat etkinliğimde, Türkiyeli katılımcılara sorduğum üç sorudan biri, “gelişen yeni milliyetçilik ve ülkenin geleceği hakkında düşündüklerine” dairdi. Birçok kişi ve kurumun dikkat çektiği bu kara dalga, zamanla kendine kurbanlar arayarak ve ne yazık ki bularak palazlandı ve Hrant Dink’in katlinin ardından daha da tehlikeli bir düzeye ulaştı.

Yıllardır takipçisi olduğum "internet yazışma kültürü" içinde, hiçbir zaman son dört-beş ayda olduğu kadar yaygın, "meşru" ve tehlikeli keskinlikte ırkçılığın varolmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu anlamda "yeni yeni büyüyen bir şey" var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Bu keskin türk ırkçılığı, kimi kürtlerde de karşılığını buluyor. Gücü ve sahip çıkılırlığı elbette ki egemen ulusun ırkçılığı kadar olmasa da, hızla yaygınlaşarak, - ne yazık ki nedenleri kimilerince haklı da görülse- bence niteliği farksız olan, karşı çıkılası bir saldırgan kürt ırkçılığını beraberinde getiriyor.

İnternette binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda yeralan ırkçı mesajları biriktirdim. Sohbet forumlarında akan aynı içerik ve nitelikteki sesleri kaydetmeye başladım. Bunları “nefret metinleri ve sesleri” olarak tanımladım ve çağrı metnimde de dediğim gibi, okurken ve dinlerken kendimi hep kirlenmiş hissettim.

Herkesin gelişen ırkçılığa karşı elini taşın altına sokması gereken bu günlerde, bu çok katılımlı etkinliği tasarladım ve “Nefret tünelinde Aşk”ın çağrısını yayınladım. Yayınladığım çağrı, bir yanı kürt, bir yanı türk olan çiftlere… Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftlere yönelik.

Çağrımın tam metnine okurlarınız internetteki blog sitemden ulaşabilirler: http://open-flux.blogspot.com

Projeye katılmak isteyen çiftlerin ne yapması gerekiyor?

Onlardan, ellerindeki ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekmelerini istiyorum. İçeriği ve biçimi tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenini, nasılını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini aktarmalarını, belgelemelerini istiyorum. Özetle katılımcılardan, kurgulanmamış ya da kabaca kurgulanmış "home-video" kayıtlarını istiyorum.

En ağdalı, ayrıntılı biçim ve içeriklerden, en yalın biçim ve içeriklere kadar her şey kabulüm. Çünkü, cevaplayacakları asal soru, okuyacakları o zehirli nefretin belgelerinin kapladığı tünel-mekanda nasıl varolmak istedikleri ile ilgili olacak.

Sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak "boşaldığı" bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Ziyaretçiler bu fazlasıyla "kirli" nefret tüneli-mekanında o videoları izleyecek. Sergiyi, İstanbul ve Diyarbakır'da aynı anda açmayı istiyorum.

Projenize katılacak çiftler bulabildiniz mi? Yardım ve destek çağrınız karşılık buluyor mu?

Sadece iki hafta oldu etkinliğin çağrısını yayınlayalı ve yaygınlaşmadı yeterince... Ama yine de katılmaya karar veren ve bu sürecin ilk adımlarını, varsa merak ve sorularını benle paylaşan çiftler var. Elime ulaşan video henüz yok. Yine de, böylesi açık katılımlı çağrılarımın en fazla yankı, karşılık ve destek bulanı oldu "Nefret tünelinde Aşk". Sürecin her aşamasında şu ya da bu şekilde katkı verebileceğini söyleyen bir dizi insan var ve her gün sayıları artıyor.

Peki nefret metinlerinin içeriğini tam olarak öğrendikten sonra vazgeçen çiftler oldu mu? Sonuçta o kadar küfrü okumak herkesin yapabileceği bir şey değilmiş gibi geliyor.

Katılım isteklerini bana iletenlere “nefretin metinleri”ni yolluyorum. Yolladığım örneklerin sayısını çok tutuyorum. Çünkü çağrımda da belirttiğim gibi, “görmeli, okumalı, bilmeliler, katılmayı düşündükleri etkinliğin hangi zehirli tünelde-mekanda soluk almaya çalışacağını…”

Onları okuyunca katılmaktan vazgeçen çift olmadı. Ben, çok fazla sayıda insanın kendi ırklar-milliyetler üstü sevgisini, bu metinlerin karşısında konumlayacağına ilişkin inancım ve umudumla adım attım. Bu umudum sürüyor.

Bu metinlerin sergilenmesiyle beraber iki tarafın sıradan insanlarının birbirlerine duyduğu kin artar gibi bir kaygınız var mı?

Bu metinlerin ne olduğunu bilip, gözden uzak olmasına sevinmek yerine, onları ışık altına çekmeyi yeğliyorum. Bu nefret metinlerini teşhir etmem, kafasını kuma gömen tonla ortalama yurttaşı irkiltmek ve katılımcıların yaratımlarıyla gönül bağı kurmalarını istemekten başka bir anlama gelmiyor.

Sizin deyiminizle “iki tarafın sıradan insanları”yla bir umudu ve tepkiyi paylaşmaktan başka bir hedefim yok. Hayır, onların yaygın bir kini taşıdığını düşünmüyor, tam tersine bu kini taşıyan ırkçılara karşı “ortak tutum” içinde olacaklarına inanıyorum.

4-5 aydır bu proje üzerinde çalışıyorsunuz. Peki Hrant Dink suikastı projenizi hayata geçirme sürecini hızlandırdı mı? Suikastın ardından bazı gazetelerde ırkçı sitelerin forumlarına yer verildi. Sizce gazeteler bu forumları fark etmekte biraz geç mi kaldı?

Elbette ki, Dink suikasti ve onu uğurlayan 200 bine yakın kişinin belirlediği süreç bu ülkenin geleceğinin karartılmasına karşı çıkacak herkes gibi beni de tetikleyen bir süreçti. Bazıları için sözkonusu ırkçı yazışmalara dikkat çekmek ve Dink’in yaşamını adadığı bir eşitlik ve adalet çağrısının yaygınlaşabilmesi için belki de bu acılı sürecin itkisi gerekiyordu.

Ama hâlâ isminin altında “Türkiye Türklerindir” ifadesini fütursuzca taşıyabilen, yayın yönetmeninin inanılmaz bir aymazlıkla “türklerden ırkçı çıkmayacağını” savunabildiği bir gazete bu ülkenin en çok satan gazetesi ise, bu ırkçı yazışmalara ilişkin sorumlu uyarılarının zamanlamalarından dolayı kimseyi “geç kalmakla” suçlayamam.

Yurtdışında yaşıyorsunuz. Peki Türkiye'deki ırkçılıkla Avrupa'daki ırkçılığı benzerlikler ve farklılıklar açısından karşılaştırabilir misiniz?

İsveçliler, İskandinavya’nın gerçek sahibi Sami ulusuna sınırlı temsil hakkını 1993’te verdi. Sadece 14 yıl önce. Henüz bir parlamento binaları yok. Sami ulusunun eşitlik mücadelesi hala sürüyor.

Bugünkü Avrupa’yı, kaynağı Türkiye’deki ya da İsveç’in yakın geçmişindeki egemen ulus ırkçılığından farklı ama günlük yaşamdaki birçok gizli-açık göstergesi ortak olan bir zeminden, artan göçmen ırkçılığından tartışmak isterim şimdilik…

Artan göçmen varlığı, gelişen dinsel saflaşma, yaygınlaşan işsizlikle birlikte güç kazanan gizli ırkçılık Avrupa’da gün be gün artıyor ve artacak da. Kalabalıklar için dünyayı algılamanın giderek daralan ve karşıtlıklara odaklanan fakir perspektifi, birçok orta sınıf avrupalıyı aslında kendi ülkesinde yabancı görmek istemeyen bir hale çoktan taşıdı. Göçmenlerin çoğu uzundur, her zeminde, kendine yönelik farklı, ayrımcı davranışın farkında. Bir başka farkındalığı ise, artık ve hep, onsuz, göçmensiz bir Avrupa’nın olmadığı, olmayacağı.

Çok önemli bir fark şu ki, bu ülkeler hâlâ, ayrımcı milliyetçiliğin ve gizli ırkçılığın tonla göstergesini içerse de, bu göstergelerin her birinin, her türlü zeminde acımasızca sergilenebildiği, tartışılabildiği ve onlara karşı mücadele etmenin yasallığının yaygın olduğu ülkeler.

Sadece iki yıllık kendi kişisel yolculuğuma, mücadele ve yaratımıma baktığımızda bile bu farkı görebiliriz:

Geçen yıl, “İsveç Göçmen Bürosu’na açık mektup” isimli video-performansla oturma ve çalışma izinlerini ben gibi uzatmak isteyen 6500 göçmene reva görülen haksız muamelenin karşısında ne dediğimi sergiledim. Kamuoyundan çok olumlu yankılar buldum. “Gerçek Diyalog” etkinliğimde İsveç’ten katılacaklara sorduğum üç sorudan biri de, kökleri çok derin olan ve ayrımcılığın, gizli ırkçılığın göstergelerini besleyen günlük yaşam kuralları toplamı diye özetlenebilecek Lagom’u sorgulayan bir soru… Bu yıl, sadece göçmenim diye beni sanatçıdan saymayan, belgelerimi ve geçmişimi yeterli görmeyen İsveç İş Bulma Kurumu Kültür Departmanı’nın bu ayrımcılığını medyaya ve sanat ortamına teşhir ettim; İsveç Komünist Partisi (Sol Parti) bu sorunu hemen İsveç Parlamentosu’na taşıdı.

Türkiye’de ise milliyetçilik ve ırkçılıkla savaşan her kişi ve kurum ne yazık ki hala tehdit altında. Bu tehdidin azalmayıp artacak olma ihtimali ise en büyük tehlike.

Türkiye'den uzakta yaşıyorsunuz. Bu, Türkiye hakkındaki değerlendirmelerinizi zorlaştırmıyor mu, oradan takip edebiliyor musunuz?


Elbette zorlaştırmıyor ve elbette takip edebiliyorum. Bunun için sadece istek, kaygı ve sorumluluk duygusu yeterli. Artık herkesin sadece kendi ülkesine ilişkin değil, çok yakında yok edicisi olabileceğimiz bu yerküreye ilişkin de farkındalığının artması, kapsamlı, sorumlu bakışının ve tutumunun artık belirmesi gereken bir zamandayız.

Ben kendi adıma, bir yandan Türkiye’de artan milliyetçi ırkçılığı, bir yandan İsveç’teki göçmen ayrımcılığı ve gizli ırkçılığı yaratımımın konusu haline getirirken, bir yandan da Bush’a kabus önerisi olarak yapıp, yaygınlaştırdığım videoları izleyenlerin sayısını başta ABD olmak üzere tüm dünyada artırmaya uğraşıyor ve yeni kabus önerilerimi kurguluyorum.

23.3.07

Nefret tünelinde Aşk / Love in the tunnel of hate

(English text at the bottom)

“Irkçılığa karşı” konumlanmış bir kavram ve sanat etkinliği sunumu, açık bir katılım çağrısı:


Nefret tünelinde Aşk

Bir kürdü seven türkler, bir türkü seven kürtler. Bir yanı kürt, bir yanı türk olan “çiftler”. Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler. Çağrım size:

Dört beş aydır ırkçı türklerin ve ırkçı kürtlerin internette yeralan yazılı ve sesli küfürleşmelerini biriktiriyorum. “Irkçı” sıfatım milliyetçi sıfatıyla karıştırılmamalı. Sayısı inanılmaz bir hızla artan bu karşılıklı konumlanışın ben tarafından “açığa çıkarılacak” seçimleri başka türlü tanımlanamayacağı kesin olan küfür ve saldırı metinlerinden ve seslerden oluşuyor.
(Kastettiğim sadece internete gömülü metinlerin benim tarafımdan gözler önüne serilmesi. Yoksa hiç açıkta olmayan, kimilerince hiç bilinmeyen metinler değiller tabii ki!) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi.] Forumlardan, -Youtube benzeri paylaşım sitelerindeki- yorum yazılarından ve site ziyaretçi defterlerinden derliyorum bunları. Sesleri ise belli –çoğunlukla kürt- sohbet odalarından (genellikle kürtlere küfreden türklerin seslerinden) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi.] kaydediyorum. Binlerce… İnanılmaz bir çıplaklıkta, netlikte bir nefreti içeriyorlar; okurken ve dinlerken kirlendiğimi hissedecek kadar ağdalı, sığ ve gerçekler. Her birimizin büyük bir tedirginlikle gelişmesini izlediği milliyetçi ırkçılığın binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda ne kadar insafsız bir düzeysizlikte ve tehlikeli bir keskinlikte aktığının, akmaya başladığının belgeleri.

“Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak “boşaldığı” bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Ziyaretçiler bu fazlasıyla “kirli” nefret tüneli-mekanında o videoları izleyecek.

“Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu isteklerini bana ilettiklerinde onlara sözkonusu nefretin metinlerini yollayacağım. Yollayacağım örneklerin sayısını çok tutacağım. Çünkü görmeli, okumalı, bilmeliler, katılmayı düşündükleri etkinliğin hangi zehirli “tünelde-mekanda” soluk almaya çalışacağını… Katılımcı adayları sözkonusu metinleri, son halleriyle değil, doldurdukları koca zehirli fıçılarından avuçlayarak önlerine sereceğim ilk halleriyle okuyacaklar.

Sergiden önce ne yazık ki -ya da ne iyi ki- dinleyemeyecekleri sesler ise hemen hemen aynı keskin, sığ içeriklere sahip ama elbette ki ek olarak “gerçek bedenlerden gelen gerçek bir ses olmaklığın” gücünü de kapsıyorlar…

Bu sürecin ardından katılmaya karar vereceklerden istediğim şu olacak:

Varolan ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekecekler. İçeriği ve biçimi –nasıl ve nerede çekileceği- tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenlerini, nasıllarını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini aktaracak, anlatacak, belgeleyecekler.

Katılımcılardan, kurgulanmamış ya da kabaca kurgulanmış “home-video” kayıtlarını istiyorum.

Birbirlerini nasıl çekerler, nasıl belgelerler? Odalarını, evlerini, akan hayatlarını nasıl aktarırlar? Sevgilerinin gücünü nasıl sunmak isterler? Her şey sadece katılımcıların kararıyla yaratılacak. En ağdalı, ayrıntılı biçim ve içeriklerden, en yalın biçim ve içeriklere kadar her şey kabulüm. Çünkü, cevaplayacakları asal soru, okuyacakları o zehirli nefretin belgelerinin kapladığı tünel-mekanda nasıl varolmak istedikleri ile ilgili olacak.

Süre kısıtlamam yok.

Kayıt bir dijital video kamera -yani kaydini cd’ye yapan ve bilgisayara aracısız transfer edilebilen bir video kamera- ile yapılabilirse kurgu sürecinde bana çok kolaylık sağlar ama bulunabilen video kamera sadece bir analog kameraysa -yani kaydını bir banta/kasete yapan video kameraysa-, bu yüzden vazgeçilsin istemem. O da kabulüm.

Kavramı/bağlamı kuranım. Gelecek videoları, gerek görürsem kurgulayacak olanım. Sergi olanaklarını zorlayacak, koşullarını oluşturacak olanım. Katılımcılar görecek ki, metinlerin içeriği ciddi hukuksal sorunlarla baş etmeme neden olabilecek gibi…

Sergide katılımcıların isimleri istedikleri gibi yeralacak. Tercihim açık kimlikleri… Ama soyadı olmadan ya da mahlas/takma isimle katılmayı seçebilirler. “Katılımcılar” olarak tanıtılacaklar.

Sergiyi, İstanbul ve Diyarbakır’da aynı anda açmayı istiyorum. Beceremezsem, sergi bu iki kentten birinden diğerine taşınacak. Diğer kentlere taşınma ihtimali tabii ki isteğim ve gündemimde olacak.

Sergiye kaç çiftin katılacağını bilmiyorum. İnsanlardan “bir yaratımı bizzat gerçekleştirmelerini” istediğim her süreçte yaşadığım düşkırıklıklarına dair deneyimlerimden kalan bilgiyle, yüzlerce değil onlarca çifti hedeflemek, en gerçekçisi gibi.

Hepsi bu.

Katılımını sağlayacağınız her yeni çift beni mutlu eder.

Bu duyuruyu okuyan herkesin her türlü soruyu sorması ve katılımcı adaylarının nefret tüneli-mekanını kaplayacak belgeleri edinmek için yazışma adresi: hakcura@gmail.com

“Sevgiyle”…

Not: Bu serginin hazırlık ve sergilenme aşamasında her türlü yardım ve desteği verecek olanlara kapım açık. Bu çağrının ve olası serginin haber, duyuru olarak dergi, gazete, forum, yazışma grupları gibi zeminlerde yaygınlaştırılabilmesi, kurgu ve altyazı döşenmesi sürecinin mali gereksinimi, sergilemeye dair yönlendiricilik, küratörlük ve mekan sağlama çözümleri, sergi baskı ve ses-görüntü donanımlarının gerektireceği destek ve dayanışma…

Hakan Akçura


A concept and art event presentation positioned "against racism", invitation for participation:

Love in the tunnel of hate

Turks who love kurds. Kurds who love turks. “Couples,” whose one half is turk, and the other is kurd. Couples who have experienced either briefly or a lasting love of a turk or a kurd. This call is for you:

I have been collecting profanities oral and written by racist turks and racist kurds in the internet for a duration of four-five months. “Racist” as an adjective should not be confused with nationalist. These reciprocal positioning have been increasing rapidly and What I am “going to expose” is consist of these aggresive, abusive languages and voices. (All I am going to do is to expose the texts that are already buried in the internet. Those texts are there, open and of course known by some! ) [It's added afterwards because has been misunderstood.] Igather them from site visitors writings and comments in shared web sites - like You Tube.-Voices that I am recording comes from certain chat rooms, most of them kurd. (Swearingwords usually said by turks against kurds.) [It's added afterwards because has been misunderstood.] They are in thousands… The hatred they embrace is unbelievably clear and naked. They are so coagulated, shallow and real, when I read and listen to them, they make me feel like I am getting dirty. They are the documents of how nationalist racism is growing with the cruel, lowest of the low and dangerously certain flowing dialogues between thousands of kurds and turks which each of us have been witnessing in unease.

The couples participating in the artistic activity called “Love in the tunnel of hate” will come to life on individual screens allotted to them in a space where these profanities and assaults cover the four walls and the ceiling and the sounds “pour down” intermittently. Visitors will be watching these videos in this excessively “dirty” hate tunnel-space.

Couples who are going to join “Love in the
tunnel of hate” art event will receive these hate drafts by me. I will send them many samples. Because, they have to see, read and know in what kind of poisonous “tunnel-location” the event they are thinking to join will breathe. Canditates are goig to read these texts not from the last copy but from the initial copy which I will display in front of them from the huge poisonous barells.

The voices that they will unfortunately-or fortunately- not be able to listen has almost the same intense and shallow content and addition to that assuredly they compass the power of “real voices come from real bodies.”

I want the following from couples who decide to join in after this process:

With existing or borrowed video cameras they are going to film each other or their relationships. Contents or forms -how and where they are going to film- are purely depend on participants who will tell, document and transfer me and visitors to the exhibition, the tales, the reasons and difficulties if there are any, and expressions of love for a turk or a kurd.

I like to have cunstructed or unconstructed “home video recordings from the participants.

How are they going to film or document each other? How are they going to transfer their rooms, homes, lives? How are they going to present their power of love? Everything will be created by participants’ consideration. From the most coagulated, detailed form and content to very simple ones, everything will be accepted by me. Because the actual question they are going to answer relates, how they want to exist in the tunnel-location which will be covered by poisonous hate documents.

There is no limit of duration.

If recordings can be done by digital camera- namely, recorded on a CD and transfered directly to the computer – it would be very convenient for me during the editing. But if the camera is analog –namely, records in cassettes/tape- I accept that too, I don’t want anybody quitting because of this.

I am the one who is constructing the concept and the context. I am the one who will edit the videos if I find it necessary. I am the one who is going to work for resourses, constitute the conditions for the exhibition. Participants will realize that contents of the texts will create serious legal problems which I’ll have to tackle.

At the exhibition, participants names will appear as they wish. I prefer their open identity… But they can chose to join without a surname or with a nick name. They will be presented as “participants”.

I want to exhibit simultaneously in Istanbul and Diyarbakır. If I can’t manage that it will be moved from one city to the other. Of course, the probability for the exhibiting in other cities is also my desire and on my agenda.

I don’t know how many couples are going to join the exhibition.But I am not targeting hundreds of couples, I find this to be unrealistic from direct experiences: when I asked people “to implement a personal creation of himself or herself,” I ended up dissapointed.

That’s all!

Every new couple that is going to agree to cooperate will make me very happy.

For any questions, future participants and documents for the
tunnel of hate please write to: hakcura@gmail.com.

“With love…”

p.s.: For the preparation and the exhibition all kinds of support is welcome. This invitation and the potential exhibition can only be put on the map extensively through, newspapers, magazines, forums and writing groups; support and solidarity for financial requirements of this process like the editing of the materials and subtitling, or any kind of direction concerning the exhibition, solution for the location and curatorship, and technical expertise for sound-image facilities are direly needed.

Hakan Akçura

(Translated by Sibel Erduman)

6.3.07

Ministerns icke-svarande svar och öppet tack till VP

07.03.06

Hej Gudrun,

Jag vill tacka för Vänster Partiets hjälp och stöd.

Jag förstår att ni ställer frågor till regeringen allmänt och inte i enskilda ärenden. Jag förstår också ministerns icke-svarande svar, bristen på hans nyfikenhet och hans ovilja att ta ansvar.


Jag tänker att jag befinner mig på vägen till att lära känna det här landet trots all god vilja från människor som ni.

Jag känner ingen vilja för att överklaga, utan bara informera om situationen. Press meddelandet "Segregation på AF Kultur" har skickats av mig till tusentals adresser från media och kultur/konst arenor. Som stöd har jag endast fått svar från en KRO ordförande och ni samt tre fyra enskilda svar från privat personer.

Om svaren från organisationer som borde ha reagerat varit bara en tystnad så tänker jag att ministerns svar inte är sarskild överraskande för mig.

Jag kan använda samma uttryck här som jag använde i pressmeddelandet: nämligen att det ar lättare att få vingar och flyga än att hantera den dövande tystnaden i Sverige.

Vänliga hälsningar

Hakan Akçura


07.03.05

Hej igen Hakan!

Vi ställde alltså en skriftlig fråga till arbetsmarknadsministern. Jag bifogar både den och ministerns svar.

Vi kan alltså inte i riksdagen behandla enskilda fall utan frågan måste ställas mer allmänt. Beträffande svaret så säger det, föga överraskande, att ministern inte tänker vidta några särskilda åtgärder. Sådana svar brukar vi få. Men kanske finns det ändå saker i svaret som du kan stödja dig på om du exempelvis vänder dig till länsarbetsnämnden - personligen eller per brev. Arbetsmarknadsstyrelsen har visst också en avdelning dit man kan vända sig med klagomål, om du inte redan har gjort det?

Vänliga hälsningar

Gudrun Utas (v)

Fråga: Invandrade konstnärer och Af Kultur

2006/07:719Arbetsförmedlingen Kultur ska ge rikstäckande specialförmedling inom kulturområdet till arbetssökande med yrkesutbildning och eller lång erfarenhet inom kulturområdet. Yrken som berörs är exempelvis formgivare, skulptörer, målare, bildkonstnärer, konstgrafiker, formgivare och illustratörer.

Som rikstäckande specialförmedling inom kulturområdet ger Af Kultur service till arbetssökande med yrkesutbildning och/eller lång erfarenhet inom kulturområdet.

Enligt informationer jag fått är det dock inte alltid lätt för en invandrad konstnär med utbildning inom sitt konstnärliga yrke att, även om hon eller han har lång yrkeserfarenhet, att komma i åtnjutande av Af Kulturs service. Däremot har jag svårt att veta om det är skillnad på om man som konstnär kommer från exempelvis USA eller Tyskland eller om man kommer från Afrika eller ett arabiskt eller sydamerikanskt land. En misstanke att det är svårare i de senare fallen ligger dock nära till hands. Här handlar det givetvis också om språkförståelse, men detta gäller ju all samhällelig service till personer med annat modersmål än svenska. Låt oss för enkelhetens skull förutsätta att konstnären ifråga kan förete skriftlig/bildlig dokumentation av sin yrkesutbildning och sina yrkeserfarenheter och att den skriftliga dokumentationen föreligger på exempelvis engelska eller spanska.

Jag vill fråga ministern Avser ministern att vidta några åtgärder för att säkerställa att invandrade konstnärer vid Af Kultur tillförsäkras samma service som arbetssökande kollegor med svensk bakgrund?

Torbjörn Björlund (v)

Svar på fråga 2006/07:719 av Torbjörn Björlund (v) Invandrade konstnärer och AF Kultur:

Torbjörn Björlund har frågat mig om jag avser att vidta några åtgärder för att säkerställa att invandrade konstnärer vid AF Kultur tillförsäkras samma service som arbetssökande kollegor med svensk bakgrund.

Enligt lag (2003:307) om förbud mot diskriminering 5 §, första punkten, är diskriminering förbjuden vid förmedling av arbete hos den offentliga arbetsförmedlingen eller annan som bedriver arbetsförmedling. För Arbetsmarknadsverket (AMV), liksom för andra statliga myndigheter, gäller vidare verksförordningen (1995:1322) samt förordningen (1986:856) om de statliga myndigheternas ansvar för genomförandet av integrationspolitiken. Härav framgår att myndigheterna i sin verksamhet bl.a. skall beakta de krav som ställs när det gäller integrationspolitiken samt särskilt motverka alla former av etnisk diskriminering. Det finns också i Brottsbalken 16 kap. 9 § ett förbud mot olaga diskriminering som i princip omfattar sådan service som arbetsförmedlingen tillhandahåller enskilda i sin verksamhet.

För en myndighet med det breda medborgarnära uppdrag som AMV har, är förstås principen om lika behandling och förmågan att anpassa servicen till varje individs förutsättningar och behov oavsett etnisk tillhörighet, av grundläggande betydelse.

Regeringen har särskilt markerat vikten av att AMV tar sitt uppdrag i dessa delar på allvar. Det har bl.a. gjorts genom ett utvecklat uppdrag till AMS 2002, om att vidta åtgärder för att motverka diskriminering i arbetsförmedlingarnas verksamhet. Regeringen har aviserat att en oberoende utvärdering skall göras av de åtgärder som myndigheten vidtagit till följd av uppdraget.

Mot bakgrund av ovanstående och karaktären på de uppgifter som Torbjörn Björlund refererar till i sin fråga, kan jag inte se anledning till att vidta nå någon ytterligare åtgärd i sammanhanget.

Stockholm den 27 februari

Sven Otto Littorin

Tidigare sänd Pressmeddelandet "Segregation på AF Kultur"

VP's första respons