10.1.12

Kurumlar Arasında: Sanat, Sansür ve Güçler Dengesi


(Arzu Yayıntaş'ın, daha önce bloguma da taşıdığım ve nesnel, özenli karakterini önemli bulduğum, 7 Ocak 2011'de Bianet'te "Sanat, Sansür ve Güçler Dengesi" başlığıyla yayınlanan yazısının kısaltılmamış hali... Açık Masa'dan alınmıştır.)



Sanat Dünyası 2011'i sansür ve İstanbul Modern tartışmaları ile kapattı.  Sermayenin sanat üzerindeki baskısının gittikçe arttığını ortaya koyan bu olay, bugüne kadar konuşulmayan birçok konunun tartışılmasına vesile olurken sanat dünyasında ortak demokratik bir eleştiri platformunun gerekliliğini ortaya koydu. Bunun için de öncelikle sürecin ve bu olayda taraf olan kişilerin ve kurumların durumu ele alışlarının analiz edilmesi gerekir. 


Sürecin Özeti 


Süreç, İstanbul Modern’in eğitim programına finansal destek oluşturmak için yapacağı “Gala Modern” isimli müzayede gecesinde satmak üzere sanatçılardan bağış istemesi ile başlıyor. Müze sanırım sanatçılara, sanat eseri olmasını şart koşmayıp, sanatçılardan imzalarını taşıyan satılabilir bir katkı istemiş çünkü basında yayınlanan bilgilere göre satışa sunulan eserler çeşitlilik gösteriyor. Müzayedeye, resimleri ve rekor kıran satış rakamları ile tanınan Taner Ceylan “1881” isimli çalışmasına göndermesi olan bir fes ile Kutluğ Ataman ise imzasını taşıyan sınırlı sayıda üretilen bir çanta ile katılmış. Müzayedeye ve eserlerin özgünlüğüne gölge düşüren olay ise, Bubi Hayon’un eserinin “Gala Modern” gecesinden müze tarafından çekilmesi oldu. Bubi Hayon küratörlerle karşılıklı görüşmeler üzerine, müzayede için bir koltuk üretmeye karar vermiş ama son dakikaya kadar küratörlerden küçük bir detayı saklamış: Koltuğa yerleştireceği oturağı. Küratörler bunu görünce konsepte uygun değil diyerek (Bubi’nin açıklamasına göre ise “bu satmaz” diyerek) işi müzayedeye almamışlar.  


Buraya kadar ki süreci herkes detayları ile öğrendi (Gerçi müzayedeye katılan diğer sanatçıların hiçbir açıklama yapmaması nedeniyle hikâyede hala eksik kısımlar var), ama aslında sanat dünyasının tepkisinden oluşan bundan sonraki süreç çok daha önemli çünkü birçok tartışmaya ışık tutma, değişime kapı açma ihtimali var. Bubi’nin açıklamasına sanat dünyasından ilk anda bir tepki gelmedi ama sanatçılar ve küratörler arasında sosyal medyada bir tepki verilmesinin gerekliliği tartışılmaya başlandı. Bunu takiben AICA yönetimin müzayededen 12 gün sonra yaptığı basın açıklamasında durumu, “sanatçı ile müze arasında üretilen iş hakkında anlaşmazlık çıkmış” şeklinde tanımlayarak durumun sansür olmadığını açıkladı ve “kurumlar ile sanatçılar arasında sağlıklı bir iletişimin sağlanmasının, projenin çerçevesinin detaylandırılmasının, bu detaylar üzerinde taraflarca yazılı mutabakata varılmasının ve tarafların karşılıklı haklarını koruyacak yazılı anlaşmaların gerekliliği açıktır” diyerek gelecekteki ilişkiler için her iki tarafa da nasıl bir tutum izlenmesi gerektiği konusunda yol göstermeyi tercih etti. Aynı gün UPSD yaptığı basın bildirisinde sansürü ““sanatçı ve onun eserini topluma taşıyacak mecranın, yani müze, galeri, yayın, görsel “sunum anlaşması” yürürlüğe girip, yapıt halkla doğal akışında buluşacakken yapılan dış müdahalenin adıdır” diyerek tanımlayıp, “Yani bir hükümet, bir içişleri bakanlığı, bir kültür bakanlığı, bir belediye bir esere müdahale edip ‘sakıncalı’ yargısı ile toplumda buluşmasını engellediği zaman bir sansürden söz edilebilir”  açıklamasını yaparak müzeyi akladı. Sosyal medyada tartışmalarını sürdüren sanatçı ve kültür sanat çalışanlarının, UPSD ve AICA’nın sanatçının özerkliğini yok sayan, sermayeye teslimiyetini onaylayan ve kurumu koruyan  açıklamalarından rahatsız olmasıyla, ortak imzaya açılacak bir metin aciliyet haline geldi. Bunun üzerine İsveç’te yaşayan bir sanatçı Hakan Akçura, “Sansürün Koşullu’suna da ‘doğası ticari yaşama uyanı’na da hayır!” başlıklı bir metin hazırlayarak imzaya açtı. Akçura yaptığı bu öncülükle bir tıkanmışlığı çözerek, oldukça önemli bir adım atmış oldu. Metnin dilinde eleştirdikleri birçok şey olsa da sanat dünyasından ortak bir tepkiyi desteklemek adına yaklaşık 100 kişi bu metnin altına imzalarını attı ve metin 26 Aralıkta basınla paylaşıldı. Daha sonra metin change.org sitesinde daha kapsamlı bir imza kampanyasına dönüştü ve 200’den fazla kişinin daha imzası buna eklendi. 


Hemen ertesinde İstanbul Modern’de programda yer alan sanatçı konuşması, Mürüvvet Türkyılmaz’ın ve Seda Hepsev’in müdahalesiyle  sansürün tartışılacağı bir platforma dönüştürüldü. Evrim Altuğ’un moderatör olduğu bu konuşmada, izleyicilere de söz verilerek kamusal–özel ayrımından, çağdaş sanat dünyasındaki güç ilişkilerine, sansürün tanımına, AICA ve UPSD'nin konumlarına ve sermaye güç ilişkilerine kadar birçok konunun tartışılmasında ilk adımlar atıldı ve bu tartışmaların, fikir paylaşımlarının sürekliliğinin sağlanılmasının gerekliliğine vurgu yapıldı. Oturumun sonunda “Hayal ve Hakikat” sergisi sanatçılarından Selda Asal, Atılkunst, İnci Furni, Leyla Gediz, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Neriman Polat, Ekin Saçlıoğlu, Güneş Terkol ve Mürüvvet Türkyılmaz her türlü sansüre karşı olduklarını belirterek sergiden çekildiklerini açıkladılar. UPSD, imzacıların metnine cevap vermede bu sefer daha hızlı davranarak hemen ertesinde ortak metni imzalayanları çıkarcılıkla suçlayan ve bu ekip ruhunu, İçişleri Bakanının demecine de aynı tepkiyi verebilecek misiniz diyerek eleştiren bir metin yayınladı. Metinde UPSD başkanı Bedri Baykam, imzacılardan biri olan küratör Vasıf Kortun ile kendi arasında geçen bir diyaloğu örnek göstererek, imzacı küratörleri neyi imzaladıklarını bilmedikleri ile itham edip tartışmanın aksını kaydırmaya çalıştı. Tüm bu tartışmalar süresince sessiz kalan İstanbul Modern, sonunda sessizliğini bozarak tartışmaları “şaşkınlıkla” izlediklerini belirterek üstten bakan bir açıklama yaptı ve olayı tartışmaya açmaktansa “seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir” diyerek düzenin bu şekilde devam edeceğini belirtti. Tepkileri ne yazık ki bununla kalmadı, Levent Çalıkoğlu ve  Leyla Gediz  arasındaki özel yazışmalar basın ile paylaşılarak, sanatçıların üzerindeki baskının kişisel düzeyde de devam edeceği sinyali verildi. Bu süreçte birçok sanatçı ve sanat çalışanı sessiz kalmayı tercih etti. 


Bunların birçoğu Levent Çalıkoğlu’nun son müdahalesindeki gibi kişisel düzeyde ilerleyen tacizlerden ağzı yanmış olduğu ve tartışmanın sağlıklı ve yapıcı bir şekilde ilerleyemeceğini düşündüğü ya da daha önce sermaye ve müze ile bu tip ilişkilere girmiş olduğu için sessiz kaldı. Ama müzayedeye katılmış olan diğer sanatçıların sessizliği bu süreçte en çok sorgulanan sessizlik oldu. 

Bubi ve İstanbul Modern arasındaki bu tartışmanın son noktada özel mesajların basınla paylaşılmasına gelinmesi, sanat dünyasının tartışma ortamı yaratmada, Bedri Baykam’ın tabiri ile ekip ruhu kurmada pratik eksikliği olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle İstanbul Modern’deki oturumdan çıkan temenninin, yani bugünün sanat dünyasının bir eleştirisinin ve analizinin yapılacağı, tartışmaların sürdürüleceği ortak bir platformu kurmanın ve sürdürmenin ne kadar önemli olduğunun bir kere daha altının çizilmesi gerekiyor. Bu olay, sansür tartışmasının yanı sıra birçok farklı konunun da gündeme gelmesine vesile oldu. Bu konuların üzerini örtmek yerine tartışmayı farklı başlıklar üzerinden sürdürmek, İstanbul Modern ve Bubi tartışmalarında taraf olmuş kurumların masaya yatırılması, sanat-sermaye ilişkilerinin düzlemlerinin tanımlanması bir gerekliliktir. Bu tartışmaların ilk adımı Açık Masanın girişimi ve sansür vakalarını araştıran SiyahBant platformunun katılımıyla, “Sanatta ifade özgürlüğü, sanatçı hakları ve sansürle başa çıkma stratejileri” başlığı altında yapılan toplantı ile atılmış oldu. Bu oturumlar sürdürülebilirse önemli açılımlar sağlanabilir. 

İstanbul Modern’in uyguladığı sansürde  taraf olmuş kişilerin ve kurumların tepkilerinin bir analizi, bu tartışmalara bir zemin hazırlayabilir. 


1- Sanatçılar, Sanat Çalışanları ve Tepkisizlik  


Bubi olayına tepki vermekte sanat dünyasının yavaş kalmasının sebebi nedir? İlk olarak aslında belirtmek gerekir ki, yavaş gelen tepki, ani gelen tepkiden çok daha iyidir çünkü düşünülerek, tartışılarak verilmiştir. Ama İstanbul Modern’in sansürüne toplu bir tepki vermemiz  on günden fazla sürdü ve bu geçen sürede herkes bunu sorguladı. Bunun  sebebi duruma tepkisizlik değil,  aslında pratik eksikliğimizdi yani daha önceki olaylara genel bir tepkisiz olma halimizden kaynaklandı. Yakın zamanda gerçekleşen birçok sansür olayına, hatta bir heykelin ucube damgası ile kafasının uçuruluşuna bile ortak bir tepki vermede zorlanan sanat dünyasının bu olayda bir araya gelmesi oldukça önemli çünkü ortak hareket etmenin gücünü kavramak aslında başkasının tepki vermesini beklemenin gereksizliğini ve işlevsizliğini ortaya koydu. Kişisel ilişkilerdeki gerginliklerin, özerkliğin geri kazanılması ve sermayenin baskısına karşı  mücadelede, geri plana atılması gerekliliği gündeme geldi. (Kişisel görüşüm bu gücün keşfinde  %99 hareketinin de ilham verici olduğudur.) 
Sanat dünyasının haklarını arama mücadelesinde aslında aktivistlerden, sürecin demokratik bir yapıda ortak bir şekilde sürdürülmesi konusunda öğreneceği çok şey var çünkü sanat dünyası egoların oldukça baskın olduğu bir ortam ve bu anlamda da kendi kendine de baskı uygulayan bir ortam. 


Baskılara ve uygunsuzluklara karşı, ortak bir bildiri hazırlayarak yada eylem ile hızlı bir tepki verme ancak ortak bir platform oluşturma ve sürekli iletişim ile mümkün kılınabilir. Sanatın finansallaşması, sermayenin kontrolü ele geçirmesi, sanatla uğraşmanın bir kariyere dönüşmesi, sanatçıların ve küratörlerin rekabetçi bir ortama ve küresel dünyanın üretim hızına yetişmek için sürekli üretmeye zorlanması ve sanatın markalaşması bizi bugünkü geldiğimiz konuma getirdi. Aşırı üretimden, yüzeysel ve rekabetçi ortamlardan yorulan, yıpratılan sanat dünyası, bu yaşanan olay ile bir durum analizi yapma şansını yakalamıştır. Bugüne kadar sanat ile uğraşan kesimin birçoğu, ben de dâhil olmak üzere sermaye ile işbirliği içinde projeler yaptı. Bugün geldiğimiz bu düzende bunu ret etmek neredeyse imkânsız ama gücümüzü yadsıyarak bu ilişkiyi tamamen bir teslimiyete çevirmek büyük bir hata olur. Türkiye’de çağdaş sanatta özellikle son beş yılda hızlı, dolayısıyla sağlıksız bir sıçrama, diğer bir deyişle patlama oldu. Bu kadar hızlı bir büyümenin sağlıklı bir yapı oluşturması tabi ki imkansiz, bu sebeple kolektif bir bilinç ile içinde bulunduğumuz sanat sisteminin eleştiriye, tartışmaya açılması bir gerekliliktir. 


Şu anki geldiğimiz konumda çağdaş sanat büyük ölçekli, sterilleşmiş kurumlara ve galerilere kalmış durumda. Orta ve küçük ölçekli alternatif oluşumlar yok olmaya yüz tutmuş ve inisiyatifler yada bağımsızlar ise görünürlük kazanmada zorlulanıyorlar. Burada ihtiyaç olunan aslında sanatçılar, eleştirmenler ve küratörler arasında ortak bir eleştirel platform kurulmasıdır böylece eleştiriler kişisel ilişkilerin baskısı ile buharlaşmayacaktır. 


2- Güç Dengeleri  


Bu eleştirel platformun kurulabilmesi için sistem içindeki güç dengelerinin, kapı tutucuların, kurumların kapsamlı bir analizinin yapılması ve ilişkilerin deşifre edilmesi gerekmektedir. Baskı uygulayıcı, kimi zaman sermaye sahibi, kimi zaman küratör, kimi zaman da sanatçının kendisi oluyor ve bu baskı yöntemleri, psikolojik, finansal, duygusal ve toplumsal olarak çok farklı düzeylerde ve şekillerde gerçekleşebiliyor. Güç sevicilik ve gücünü kullanma her alanda olduğu gibi sanat alanında da var. Kurumların başındaki kişiler, sanatçılar ya da bağımsız sanat çalışanları belirli ilişkilerini kullanarak ya da en basitinden dedikodu çıkarma yoluna başvurarak birçok kişinin önünü kapatma ya da projeleri baltalama şansına sahip. Objektif bir bakış imkansız bir şey ama hem kurumsal hem de kişisel ilişkiler de şeffaflaşma talebi ile daha sağlıklı bir duruş sergileme şansımız var. Bu bağlamda Bubi olayında rol alan kurumların tutumlarının bir analizinin yapılması güç dengelerinin çözümlenmesinde faydalı olabilir. 


A -İstanbul Modern Müzesi 


Türkiye’nin ilk ve tek çağdaş sanat müzesi. Istanbul Modern, kuruluşu bakımından kurumsal protokolleri takip etmemesi ve müze küratörlerinin seri istifaları nedeniyle bugüne kadar birçok tartışmaya konu olmuştu ama bunlardan hiçbiri bu kadar ciddi bir boyuta taşınamamıştı. Bu son sansür olayı aslında İstanbul Modern’i bir yol ayrımına getirdi: Sanat dünyasının ve sanatçıların taleplerine dinleyip onların meşruiyetini kazanmaya mı çalışacak yoksa onları yok sayıp sadece bir sermaye kurumu olarak mı kalmayı tercih edecek ? Aslında müzenin yönetim kurulu başkanı Oya Eczacıbaşı yaklaşımını “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var” açıklamasında açıkça ortaya koymuş durumda. Art+Auction Dergisinin sanat dünyasında gücü elinde tutan kişiler arasında seçtiği Oya Hanım’ın bu duruşu çok da şaşırtıcı değil. Burada asıl önemli olan müzenin küratörlerinin sanatı nasıl konumlandırdığı ve sanat dünyasının meşruiyetine ne kadar önem verdiğidir. Müze tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, tartışmaları “şaşkınlıkla” izlendiğini belirten kibirli ve üstten bakan bir yaklaşım takınmıştır ve tartışmalara cevap vermektense “seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir” diyerek düzenin bu şekilde devam edeceğini belirtmiştir. Burada sorulması gereken sorulardan biri müzenin neden müzayedecilik görevini üstlendiğidir ve bu müzayedelerin ne zaman başladığı ve devam edip etmeyeceğidir. Müzayede düzenleyen, eser satan bir kurumun galeriden ne kadar bir farkı vardır ve nasıl ilişkiler ağı içerisinde müzede sergilenecek eserler seçilmektedir? Müzenin açıklamasını müzayedelerin süreceğinin ve sanatçılara baskı ve sanat eserlerinde ısmarlama yapısını sürdüreceğinin bir ifadesi olarak alırsak, bu aslında artık bir çağdaş sanat müzemizin kalmadığının ya da aslında hiç olmadığının bir açıklamasıdır. 


Müze – müzayede ilişkilerini bir kenara bırakıp müzayedenin yapılışını ele alırsak, sanatçılardan Garanti sponsorluğunda gerçekleşen eğitim departmanı için neden bağış yapması istendiği ve sanatçıların böyle bir teklifi neden kabul ettiği anlaşılır bir durum değildir (güç ve market ilişkileri düşününce aslında kısmen anlaşılabiliyor). Ayrıca bir küratörün, bir eseri bu satmaz diyerek müzayededen çekmesi, sanatçının fikrine, özerkliğine değer vermeyip kendini sanat pazarında otorite ilan etmesi kabul edilemez bir tutum. Sanırım bu güç, İstanbul Modern’in düzenlediği ‘Sanat Koleksiyonerliği’ seminerlerinden ortaya çıkan bir otoriteden, güvenden geliyor. İşin ironik tarafı sanatçılardan bağış toplanan bu eğitim departmanının koleksiyonerlik seminerlerinin de vermesi. Belki de müzayedenin potansiyel alıcıları bu seminerlere katılmış olan kesim olarak kurgulanmıştı. 


Bu süreçte kurumun küratörü süreci iyi idare edemedi. Müzenin sessiz kalmak yerine, bir müzeden beklenen şekilde demokratik bir tavır takınıp, durumu tartışmaya açması ve süreçte bazı yanlışlıkların yapıldığını kabul edip özür dilemesi birçok şeyi değiştirirdi ve kuruma  meşruiyetini geri kazandırabilirdi. Ama ne yazık ki bu ülkede yetkililerin hatasını kabul etmesi, özür dilemesi neredeyse imkânsız. Levent Çalıkoğlu bu tartışma sürecini, Leyla Gediz ile olan özel bir yazışmasını medya ile paylaşarak dolayısıyla küratör- sanatçı ilişkisinde güç politikalarına farklı bir katman ekleyerek bitirdi. 


B – UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) 


Sanatçıların haklarını korumak için kurulmuş olan bir dernek olan UPSD’nin  kurumu koruyan, imzacılara üstten bakan ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde kendini otorite ilan eden bu tutumu, derneğin gücünü nereden aldığı ve kimi temsil ettiğinin tartışılması gerektiğini ortaya koydu. Derneğin web sitesine baktığımda 1913 sayılı, bu bir sansür değildir, küratörün kararıdır diyen ilk açıklamalarını bulamadım, sitede sadece derneğin imzacılara bir tepki olarak yayınladığı 1918 sayılı bildiri yer alıyor. Bu metinde yaşanan süreci “İstanbul Modern nezdinde bir “Levent Çalıkoğlu’nun kellesini” talep etme yarışı” olarak tanımlayarak,  “bir kurumla olan kişisel hesaplaşmalarını bu vesileyle ortalığa dökmek isteyenler, kimi kurumlarda sıfat ve söz sahibi olmak isteyip de olamayanlar, o kurumlara kabul edilmeyenler, medyatik ortamda bu şekilde ‘günün yıldızı’ olabilirler” deyip eleştirel sesleri çıkarcılıkla suçlayıp tartışmayı bastırmaya çalışıyor. UPSD’nin eleştirileri, tartışmaya açmak ve bunu bir ortak platforma dönüştürmek yerine saldırganlığa varacak (Vasıf Kortun özelinde bu kişisel boyuta da taşınmış) bir şekilde kestirip atması akıl alacak ve de demokratik bir yapıda kabul edilebilecek bir durum değil. Bu durumda bu derneğin meşruluğunun ve kimi temsil ettiğinin de tartışılması gerekiyor. UPSD’ye üye olan sanatçılar, bu şekilde otoriter bir yönetim tarafından temsil edilmeyi kabul edibiliyorlar mı? Sanatçıların hakları için kurulmuş bir derneğin, sanatçıların itirazlarına, yorumlarına kulak kabartmayıp, sansür tanımında ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde nasıl kendini otorite ilan edebilir ? UPSD tartışmaları, Bubi’nin dernekten istifasına ve basına verdiği röportaja “Artık rahatlayabilirsiniz, istifanız yürürlüğe konmuştur.” şeklindeki oldukça profesyonel bir dilde olan yanıtı ile sonlandırmıştır. 


C- AICA 


AICA’nın aslında süreci en demokratik yürüten kurum olduğunu söyleyebiliriz. Yani kötünün iyisi. Her ne kadar bu sansür değildir şeklinde kesin bir açıklama yapıp bu yaklaşımlarını şiddetle savunsalar da, İstanbul Modern’deki oturuma gelip, diğer katılımcılar ile birlikte  konuyu tartıştılar. Duruma daha yapıcı bir yaklaşımla yaklaşıp, sanat kurumlarının yapısının ve sanat-sermaye ilişkilerinin tartışılmasını desteklediklerini söylediler. Yaptıkları açıklamanın tüm AICA üyelerinin kararı olmadığını, yönetim kurulunun kararı olduğunu ve diğer üyeleri bağlamadığını söylediler. Bu aslında açık bir yapısı olduğunu gösterse de yönetim kurulu üyelerinin AICA adına açıklama yapma meşruiyetinin olup olmadığını tartışılır kılıyor. Yönetim kurulu üyelerinden birinin, toplantıda sosyal medyada sanatçılar arasında dönen tartışmaları uygunsuz olarak nitelendirip, diyaloğun gücünü ret etmesi ise AICA’nın nasıl bir platform olduğunun sorgulanmasını bir gereklilik kılıyor. 


Her üç kurumda, şiddetle imzacıların sansür saptamasına karşı çıkıyor ve kendisini sanatın ve sanatçının üzerinde bir otorite olarak görüyor. Oysaki bu kurumlar güçlerini sanatçılardan, onların güveninden alıyor. Kurumlar bunu hak etmedikleri zaman bir geçerlilikleri kalmıyor. Bu yaşananlar nezdinde İstanbul Modern, UPSD ve AICA’nın duruşlarını, kimi temsil ettiklerini, neye hizmet ettiklerini gözden geçirmeleri ve sanatçılar ve sanat çalışanları ile olan ilişkilerini yeniden konumlandırmaları bir aciliyet içermektedir.   


D- Koleksiyonerler 


Tartışmalara taraf olmuş kurumları takiben, müzayedeye katılan koleksiyonerlerin durumunun da bir gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü burada aslında onlar da muğlak bir pozisyona sokulmuş durumda. Bubi’nin eserine kurumun bu kadar müdahale etmeye çalışması, müzayedede yer alan diğer eserlerin özgünlüğü, ne kadar sanatçının ne kadar kurumun imzasını taşıdığı tartışılır hale getirdi. Bu eserlerin, sanat piyasasındaki fiyatlarında bu durum belirleyici bir rol oynayacaktır. Zaten baktığımızda da, sanatçıların bir kısmının kendi çizgilerinden uzak yada bir eserdense, bir tasarım objesi bağışladığını görüyoruz. Müzayedeye düşen bu gölge ile koleksiyonerlerin bundan sonra daha dikkatli adım atmaları gerektiği ortaya çıkmış oldu. Aslında ironik bir şekilde, belki de bu müzayededen fiyatı artacak olan tek eser, Bubi’nin koltuğu olacak. Bunun yorumunu piyasanın uzmanlarına bırakmak daha doğru olur.  


Sonuç ve Kazanımlar: Ortak bir Platform 


İstanbul Modern’in uyguladığı sansürüne verilen tepkiler, sanatçılar ve sanat çalışanlarının uzun zamandır ortak bir tartışma ortamının, bilincin oluşmasının ihtiyacını duyduklarını ortaya çıkardı. Önemli olan “bugüne kadar neredeydin, niye diğerlerini eleştirmedin” diyerek kişisel saldırılar ile uyanan bu gücü yıpratmak yerine, çağdaş sanat sistemindeki güç dengelerini sorgulamak, sanat eserinin metalaştırılmasına karşı neler yapılabilineceğini ve ortak bir bilinç kurmanın olanaklarını araştırmaktır. Bunun için de Açık Masa’nın, SiyahBant Platformu’nun katılımı ile organize ettiği, İstanbul Modern’de yapılan oturumun bir devamı niteliğinde olan tartışma toplantılarına katkıda bulunmak ve devamını sağlamak önemli. Yeni bir platform kurulmaktansa, Siyah Bant’ın kurduğu platform kapsamında bu örgütlenmeyi gerçékleştirmek, hem var olan bir oluşumu desteklemek hem de egoların devreye girmesini engellemek açısından işlevsel olabilir. 

Bu olayda, zaman içinde unutulup giderse, ne yazık ki artık sermayeden bağımsız bir sanattan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Baskılar ile başa çıkmanın tek yolu içinde bulunduğumuz sanat sisteminin ve sistem içindeki güç dengelerinin, kurumların kapsamlı bir analizinin yapılması, eleştiriye ve tartışmaya açılması ve daha fazla şeffaflık talep ederek birlikte hareket etmektir.

9.1.12

My short videos and "Phuket: Two sides of islands" will on Edinburgh MESP 2012 Middle Eastern Film Festival in February



Screening event of my last video "Phuket: Two sides of islands" is scheduled for Wednesday 18 February on Stills Gallery with my presentation.
My short videos, Kurdish Lesson 1, Kurdish Lesson 2, Kurdish Lesson 3 will be screened before another feature film in the cinema on Friday 10 February at 6.30 pm. 





The Agent Ria:registeredinart
Visual artists’ moving image works at the 2012 Middle Eastern Film Festival.

As part of Edinburgh’s 2012 Middle Eastern Film Festival, The Agent Ria:registeredinart will show selected works, online and in-cinema, by two visual artists exploring Kurdish themes, Hakan Akçura (Sweden) and Erkan Özgen (Turkey). The curated artists’ screenings respond to the Film Festival programme and areas of discussion, while providing an opportunity for the audience to experience makers’ differing methods of engagement with moving image.

The Agent Ria:registeredinart, is an internet channel for contemporary artists video.  Launched in March 2010, it provides a constant point of access to current and experimental work by visual artists exploring various methods and approaches to screen-based practices. New work by different artists is regularly uploaded to the channel, adding to the hosted works.


MESP / 2012 Middle Eastern Film Festival
Monday 6 February – Monday 20 February 2012
Edinburgh, Scotland

The purpose of the Festival is to provide a focus for the study and promotion of Middle Eastern cinema. The geographic area covered by the Festival broadly covers that outlined in Oliver Leahman’s ‘Companion Encyclopedia of Middle Eastern and North African Film,’ which includes Central Asia, North Africa, Turkey, Israel, Egypt, Palestine, Lebanon, Syria, Iran and Iraq.

Following on from the retrospective on Iranian cinema in 2009, and Egyptian cinema in 2010, and Turkish cinema in 2011, this year’s retrospective will be on the highly regarded Kurdish cinema.

The focus for this year’s Middle Eastern Film Festival will be Kurdish cinema. Concepts of what represents Kurdish cinema are extremely complex as there is no established Kurdish state - the majority of Kurds living in and around the borders of the modern states of Syria, Iran, Iraq and Turkey (and also small parts of Armenia). Kurdish cinema has only really come to prominence over the last decade and a half, through the ground breaking works of Kazim Oz, Yuksel Yavuz, Bahman Ghobadi, Hineer Salem and Yesim Ustalogu, all following in the footsteps of the late Yilmaz Guney. This retrospective will look at the works of these filmmakers and place them within the broader context of contemporary Kurdish cinema, both within the Middle East region and the broader diaspora. It is true that Kurdish cinema is one that evokes the sufferings and travails of its people, but it is also a cinema of great lyricism, humour and humanity and it is these qualities that have struck a chord with moviegoers and critics alike.

For many decades the culture, the language and the very existence of the Kurds within these states have been suppressed, but in recent years there has been an increasing recognition of the Kurds and their plight and it should be seen as no surprise that this has coincided with a Kurdish film movement telling the stories of the Kurdish people in the language of the Kurdish people. The majority of the films in this retrospective are taken from this modern period, though there is a brief nod to Yilmaz Guney, arguably the father of Kurdish cinema, with a rare screening of the classic film, The Herd, shot in Turkish because the use of the Kurdish language in Turkish cinema was forbidden at the time.

Complementing the Kurdish season will be a Day Workshop on the History and Themes of Kurdish Cinema, facilitated by Mustafa Gündoğdu, one of the pre-eminent authorities on Kurdish cinema, and a master class by acclaimed Kurdish-German documentary filmmaker Yuksel Yavuz.

There will also be the usual mix of short films, including work from the Scottish Documentary Institute and Le Femis, France’s Screen Academy, and contemporary Middle Eastern films, headed-up by screenings of Nuri Bilge Ceylan’s award winning Once Upon A Time in Anatolia and Mohhamad Rasoulof’s Good Bye.

Contact and Booking

8.1.12

Kürtçe Dersi 1-2-3 ve "Phuket: Adaların iki yüzü" 2012 Edinburg Ortadoğu Film Festivali'nde...


İskoçya'nın başkenti Edinburg'da düzenlenen 2012 Middle Eastern Film Festival (Ortadoğu Film Festivali) dört videomu gösterime aldı. Festival bir buçuk ay sürecek Uluslararası Edinburg Ortadoğu Tinsellik ve Barış Festivali'nin (MEST / Edinburgh International Festival of Middle Eastern Spirituality and Peace) bir parçası.

Ana temaları 2009'da "İran sineması", 2010'da "Mısır sineması", 2011'de "Türk sineması" olan Festival'in bu yılki ana teması ise "Kürt Sineması". 6 ile 20 Şubat 2012 tarihleri arasında sürecek Festival'in mekanı Edinburgh The Film House.

Kazım Öz, Yuksel Yavuz, Bahman Ghobadi, Hineer Salem, Handan İpekçi ve Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerin filmlerinin yanısıra Yılmaz Güney'in Sürü'sünü de gösterimine alan Festival programında Mustafa Gündoğdu'nun "Kürt Sineması'nın tarihi ve temaları" başlıklı,Kürt-Alman belgesel film yapımcısı Yüksel Yavuz'un "Masterclass with Yüksel Yavuz" başlıklı atölye çalışmalarına ve ana temadan bağımsız olarak Nuri Bilge Ceylan’ın "Bir zamanlar Anadolu'da" ve Mohhamad Rasoulof’un "Good Bye" filmlerinin gösterimine de yer veriliyor.

Festival, 10 Şubat günü göstereceği uzun metraj filmlerinin öncesinde benim "Kürtçe Dersi 1", "Kürtçe Dersi 2" ve "Kürtçe Dersi 3" adlı kısa videolarımı gösterecek.

Ayrıca yine Festival kapsamında, Mart 2010'dan bu yana internet üzerinden güncel sanat videoları yayınlayan Edinburg kökenli The Agent Ria:registeredinart kanalı, "Phuket: Adaların iki yüzü" başlıklı videomu Festival izleyicileriyle buluşturacak. 18 Şubat'taki gösterim, Stills Gallery'de benim sunumumla başlayacak. Kanal ayrıca videomu 1-29 Şubat 2012 tarihleri arasında kendi kanalından da yayınlayacak. Kürt sanatçı Erkan Özgen de videolarıyla The Agent Ria'nın Festival konuğu.


İstanbul Modern'in sanata sansürüne tepkimizi izleyen gelişmelerin basın/medyadaki yansımalarına devam...


İzlemek için tıkla:

Cüneyt Özdemir ile 5N1K programının 03.01.2012 tarihli bölümünde Avukat İrem Çiçek ve İstanbul Baro Bşk.Ümit Kocasakal ile telefon bağlantısı kurularak internet andıcı davası konuşuldu. Profesör Neşe Özgen sınır köylerindeki hayatı anlattı, Reşat Petek ise 12 Eylül iddianamesini konuştu ve Bubi Hayon "oturak" adlı eserine uygulanan sansürü anlattı.



'Sanat üzerindeki baskılar arttı'


Radikal - 08/01/2012 


İstanbul Modern'in Bubi'nin eserini reddetmesiyle patlak veren sansür tartışması çağdaş sanatçıları birleştirdi


İstanbul Modern’in Bubi’nin oturaklı koltuğunu reddetmesiyle patlak veren sansür tartışması çağdaş sanatçıları cuma akşamı bir araya getirdi. Sanata uygulanan sansür vakalarını araştıran SiyahBant Platformu, Tütün Deposu’nda Mürüvvet Türkyılmaz’ın her ay düzenlediği Açık Masa toplantılarının davetlisiydi. Toplantıya katılan yüze yakın sanatçı arasında İstanbul Modern’i protesto etmek için ‘Hayal ve Hakikat’ sergisinden işlerini çekmeye karar veren Selda Asal, Atılkunst, İnci Furni, Leyla Gediz, Ceren Oykut, Neriman Polat, Güneş Terkol da vardı. 


Toplantıda söz alan sanatçılar, çağdaş sanat piyasasının patlamasıyla sermayenin sanat üzerindeki baskısının arttığını, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sanatı hedef alan konuşmasıyla “Devlet ve piyasa sansürünün bir araya geldiğini” dile getirdiler. Sansürle aslında çok sık karşılaştıklarını, ama genelde sessiz kaldıklarını belirten bazı sanatçılar, “İstanbul Modern vakası, bugüne kadar konuşulmayan birçok konunun tartışılmasına vesile oldu” dedi. 


Sanatçılar, galeriler ve kurumların kendilerine dayattıkları sözleşmeleri de eleştirdi. İstanbul Modern’den eserini çekmeye çalışan sanatçılardan biri “Bir şey imzalamışız haberimiz yok. Eserin kaldırılmaması için her türlü koşul var sözleşmede” diye konuştu. Sansürle mücadele etmek için nasıl bir yol izlenebileceği tartışılırken, örgütlü hareket etmenin ve sansür vakalarını yakından takip ederek sosyal medya ve basın yoluyla görünülür kılmanın önemine değinildi.





Fisun Yalçınkaya 
Sabah - 07.01.2012

Dün Bubi'nin eserinin İstanbul Modern'e kabul edilmemesi üzerine Depo Sanat Merkezi'nde düzenlenen söyleşide yaklaşık 100 çağdaş sanatçı bir araya geldi, sansüre karşı yeni bir örgütlenmede karar kıldı

Çağdaş sanatçı Bubi'nin Oturak eserinin İstanbul Modern'de 10 Aralık'ta düzenlenen Gala Modern'e alınmamasının yarattığı 'sansür tartışması' genç çağdaş sanatçıların örgütlenmesinin yolunu açtı. Dün akşam Depo Sanat Merkezi'nde sansür karşıtı Siyah Bant adlı oluşum, İstanbul Modern'in başküratörü Levent Çalıkoğlu ve sanatçı Bubi'nin de katılacağı bir söyleşi planladı. Ancak ne Levent Çalıkoğlu ne de Bubi söyleşiye katılmadı. Buna karşın aralarında Leyla Gediz, Güçlü Öztekin, Bashir Borlakov, Volkan Aslan, Alper T. İnce, Rafet Arslan, Nalan Yırtmaç, Kamusal Sanat Laboratuvarı gibi sanatçı ve sanat gruplarının bulunduğu yaklaşık 100 kadar genç çağdaş sanatçı sansürü tartıştı. Tartışma sonucunda sansür karşısındaki hukuki uygulamaların ne olacağının bilinmediği ortaya çıktı. Bunun sonucunda ise sanatçılar internet üzerinden yeni bir oluşumla bir araya gelmeye ve bu gibi benzer konular için yeniden buluşarak örgütlenmeye karar kıldılar. Eylül ayında kurulan ve görsel sanatlar, müzik ve sinema dallarındaki sansür olaylarını arşivleyen Siyah Bant adlı platform ise şimdilik bu kararın öncülüğünü üstleniyor. İstanbul Modern'in Gala Modern gecesine çağdaş sanatçı Bubi'nin eserini kabul etmemesi üzerine çıkan tartışma sonrası müzedeki Hayal ve Hakikat sergisinden bazı sanatçılar eserlerini çektiklerini açıklamışlardı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ise konunun sansür değil küratörün kararı olduğunu savununca, kurucu üyelerinden olan Bubi dernekten istifa etmişti. 



Hayon’ın işinin müzayedeye alınmaması, İstanbul Modern’i yol ayrımına getirdi: Sanat dünyasının taleplerini dinleyip meşruiyetini kazanmaya mı çalışacak? Yoksa bir sermaye kurumu olarak mı kalmayı tercih edecek?

Arzu Yayıntaş
BİA Haber Merkezi 07 Ocak 2012

Sanat Dünyası 2011'i sansür ve İstanbul Modern tartışmaları ile kapattı. Sermayenin sanat üzerindeki baskısının gittikçe arttığını ortaya koyan bu olay, bugüne kadar konuşulmayan birçok konunun tartışılmasına vesile olurken sanat dünyasında ortak demokratik bir eleştiri platformunun gerekliliğini ortaya koydu.

Süreç, İstanbul Modern'in eğitim programına destek için düzenlediği müzayede gecesine bağış istediği sanatçılardan Bubi Hayon'un müzayedeye ürettiği koltuğa, küratörlerin onayını almadan bir oturak eklemesi ile başladı. Küratörler "konsepte uygun değil" diyerek (Bubi'nin açıklamasına göre "bu satmaz" diyerek) işi müzayedeye almadı.

Bubi'nin bu durumu deşifre etmesi üzerine sanatçılar ve küratörler sosyal medyada, müzeye bir tepki verilmesinin gerekliliğini tartışmaya başladı. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) ise 12 gün sonra "Bu bir sansür değildir" açıklamasını yaptı.

Sanatçının özerkliğini yok sayan, sermayeye koşulsuz teslimiyeti onaylayan ve kurumu koruyan bu açıklamalardan sonra sanatçılar, Hakan Akçura'nın "Sansürün Koşullu'suna da 'doğası ticari yaşama uyanı'na da hayır!" başlıklı metnini, metnin dilinde eleştirdikleri bazı noktalar olsa da sansüre ve taraf olan kurumlara ortak bir tepki göstermek adına imzaladılar.

Hemen ertesinde İstanbul Modern'de programda yer alan sanatçı konuşması, Mürüvvet Türkyılmaz'ın ve Seda Hepsev'in müdahalesiyle sansürün tartışılacağı bir platforma dönüştürüldü.
Bu konuşmada, izleyicilere de söz verilerek kamusal-özel ayrımından, çağdaş sanat dünyasındaki güç ilişkilerine, sansürün tanımına, AICA ile UPSD'nin konumlarına ve sermaye güç ilişkilerine kadar birçok konunun tartışılmasında ilk adımlar atıldı.

Bu konuşmaya AICA'da katılarak her ne kadar "Sansür değildir" açıklamalarını şiddetle savunsalar da, diğer katılımcılar ile birlikte konuyu tartışarak diğer taraf olan kurumlara göre daha yapıcı bir tutum sergiledi.

Oturumun sonunda "Hayal ve Hakikat" sergisi sanatçılarından Selda Asal, Atılkunst, İnci Furni, Leyla Gediz, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Neriman Polat, Ekin Saçlıoğlu, Güneş Terkol ve Mürüvvet Türkyılmaz her türlü sansüre karşı olduklarını belirterek sergiden çekildiklerini açıkladılar

İstanbul Modern yol ayrımında

UPSD, bu sefer hiç vakit kaybetmeden, ortak metni imzalayanları çıkarcılıkla suçlayan ve "İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in demecine de aynı tepkiyi verebilecek misiniz" diyerek eleştiren bir metin yayınladı.

Sanatçıların haklarını korumak için kurulmuş olan bir derneğin kurumu koruyan, imzacılara üstten bakan ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde kendini otorite ilan eden bu tutumu, derneğin gücünü nereden aldığı ve kimi temsil ettiğinin tartışılması gerektiğini ortaya koydu.

İstanbul Modern ise sonunda sessizliğini bozdu. Tartışmaları "şaşkınlıkla" izlediklerini belirtti ve olayı tartışmaya açmaktansa "Seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir" diyerek düzenin bu şekilde devam edeceğini belirtti.

Tepkileri ne yazık ki bununla kalmadı. Levent Çalıkoğlu ve Leyla Gediz arasındaki özel yazışmalar, basın ile paylaşılarak, sanatçıların üzerindeki baskının kişisel düzeyde de devam edeceği sinyali verildi.

İstanbul Modern, kuruluşu bakımından kurumsal protokolleri takip etmemesi ve müze küratörlerinin seri istifaları nedeniyle bugüne kadar birçok tartışmaya konu olmuştu. Ama bunlardan hiçbiri bu kadar ciddi bir boyuta taşınamamıştı.

Bu son olay, aslında İstanbul Modern'i bir yol ayrımına getirdi: Sanat dünyasının taleplerini dinleyip onların meşruiyetini kazanmaya mı çalışacak? Yoksa onları yok sayıp sadece bir sermaye kurumu olarak mı kalmayı tercih edecek?

Burada önemli olan müzenin küratörlerinin sanatı nasıl konumlandırdığı ve sanat dünyasının meşruiyetine ne kadar önem verdiğidir. Bu olayda sorulması gereken diğer önemli soru, müzenin neden müzayedecilik görevini üstlendiğidir.

Çağdaş sanat müzesi var mı?

Müzayede düzenleyen, eser satan bir kurumun galeriden ne kadar farkı kalıyor?

Müzenin açıklamasını müzayedelerin süreceğinin ve sanatçılara baskı ve sanat eserlerinde ısmarlama yapısını sürdüreceğinin bir ifadesi olarak alırsak, bu aslında artık bir çağdaş sanat müzemizin kalmadığının ya da aslında hiç olmadığının bir açıklamasıdır.

Müze - müzayede ilişkilerini bir kenara bırakıp müzayedenin yapılışını ele alırsak, sanatçılardan Garanti sponsorluğunda gerçekleşen eğitim departmanı için neden bağış yapması istendiği ve sanatçıların böyle bir teklifi nasıl kabul ettiği anlaşılır bir durum değil.

Ayrıca bir küratörün, bir eseri "Bu satmaz" diyerek müzayededen çekmesi, sanatçının fikrine, özerkliğine değer vermeyip kendini sanat pazarında otorite ilan etmesi kabul edilemez bir tutum.
İşin ironik tarafı sanatçılardan bağış toplanan bu eğitim departmanında koleksiyonerlik seminerlerinin de verilmesi.

Müzenin sessiz kalmak yerine, bir müzeden beklenen şekilde demokratik bir tavır takınıp, durumu tartışmaya açması ve süreçte bazı yanlışlıkların yapıldığını kabul edip özür dilemesi birçok şeyi değiştirirdi ve kuruma meşruiyetini geri kazandırabilirdi.

Çağdaş sanatta sıçrama değil patlama oldu

Yakın zamanda gerçekleşen birçok sansür olayına, hatta bir heykelin ucube damgası ile kafasının uçuruluşuna bile ortak bir tepki vermede zorlanan sanat dünyasının bu olayda bir araya gelmesi hayli önemli.

Sanatın finansallaşması, sermayenin kontrolü ele geçirmesi, sanatla uğraşmanın bir kariyere dönüşmesi, sanatçıların ve küratörlerin rekabetçi bir ortama ve küresel dünyanın üretim hızına yetişmek için sürekli üretmeye zorlanması ve sanatın markalaşması bizi bugünkü geldiğimiz konuma getirdi.

Aşırı üretimden, yüzeysel ve rekabetçi ortamlardan yorulan, yıpratılan sanat dünyası, bu yaşanan olay ile bir durum analizi yapma şansını yakalamıştır. Türkiye'de çağdaş sanatta özellikle son beş yılda hızlı, dolayısıyla sağlıksız bir sıçrama, diğer bir deyişle patlama oldu.

Geldiğimiz konumda çağdaş sanat büyük ölçekli, sterilleşmiş kurumlara ve galerilere kalmış durumda.

Orta ve küçük ölçekli alternatif oluşumlar yok olmaya yüz tutmuş ve inisiyatifler ya da bağımsızlar ise görünürlük kazanmada zorlanıyorlar.

Buradaki ihtiyaç, aslında sanatçılar, eleştirmenler ve küratörler arasında ortak bir eleştirel platform kurulmasıdır. Böylece eleştiriler kişisel ilişkilerin baskısı ile buharlaşmayacaktır.

İstanbul Modern oturumda başlayan sansür tartışmalarının devamı, Açık Masanın girişimi ve sansür vakalarını araştıran SiyahBant platformunun katılımıyla yapılan toplantı ile getirilmiş oldu. Bu oturumların sürekliliği ve katılım oranı, gerekli açılımları sağlanabilmesi açısından önemli.

Bu olayda, zaman içinde unutulup giderse, ne yazık ki artık sermayeden bağımsız bir sanattan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Baskılar ile başa çıkmanın tek yolu, içinde bulunduğumuz sanat sisteminin ve sistem içindeki güç dengelerinin, kurumların kapsamlı bir analizinin yapılması, eleştiriye, tartışmaya açılmasıdır. Bunun için de daha fazla şeffaflık talep ederek birlikte hareket etmek gerekiyor. (AY/IC)



Rubi Asa 
Şalom - 04 Ocak 2012
Heykeltıraş, ressam Bubi, geçen hafta İstanbul Modern’de sergilenmek ve satışa sunulmak üzere yapmış olduğu ‘Oturak’ adlı eserinin sakıncalı bulunarak sergilenmesinin engellenmesi üzerine, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nden (UPSD) istifa ettiğini açıkladı.

Bubi’nin yine sansasyon yaratacak bir yapıt ile katıldığı, İstanbul Modern küratörlerince düzenlenen sergide, eserin geri çevrilmesi sanat çevresini ikiye böldü.

Ressam Bubi, konuyla ilgili olarak kapsamlı bir açıklama yaptı:

“UPSD Yönetim Kuruluna ve basına, şunu net olarak açıklamak isterim ki; gala gecesi için sınırları belirlenmemiş, sanatçıların üreteceklerinde serbest bırakıldığı müze siparişi sonrasında işimin uğradığı sansür karşısında gösterdiği yaklaşımla, UPSD iktidarı sınıfta kalmıştır. Sınıfta kalmıştır diyorum çünkü UPSD, öncelikle üyelerinin haklarını korumak için kurulmuş bir meslek kuruluşudur. Basın açıklamasında ise varoluş nedenini unutup bir gazetede makale yazan bir eleştirmen, bir köşe yazarı gibi ‘oturağın’ sakıncalı bulunmasının sansür olmadığını savunabilecek kadar şaşkın bir tavır içine girmiştir. Şaşkın bir tavır içine girmiştir diyorum çünkü UPSD Yönetim Kurulu ve Başkanı, derneğin varoluş nedenini unutarak ve biraz da safdillik içinde bir mahkeme heyeti imiş gibi olayı yargılayarak, müzenin oturağı sergilememesinin sansür olmadığını naif bir şekilde kanıtlamaya çalışmıştır ki, bu da benim için yeterince bir ipucu olmuştur.

İpucu olmuştur diyorum çünkü, Baykam yurtdışında iken derneğin ikinci başkanı ile yaptığım müteakip görüşmelerde yönetim kurulunun konuyu bildiğini ve üzüntülü olduklarını, en yakın zamanda müzenin sansürünü kınayacak bir açıklama yapacaklarını bildirdiler. Ancak Baykam’ın yurtdışından gelişini beklediklerini söyleyerek basın açıklamasını iki kez ertelediler. Baykam yurt dışından gelince her nedense bu konudaki fikirleri tam tersi bir değişiklik gösterdi. Bu değişikliğin sebebi nedir? Bir mahkeme gibi davranan UPSD’nin mahkeme heyeti acaba hangi delillere ulaştı da yönetim kurulunun düşünceleri tam aksi yönde değişti?

Son olarak; UPSD’nin kendini AICA’nın açıklaması ile savunmaya çalışması, içine düştüğü durumun vahametini göstermektedir.

Ayrıca; ‘Bubi’ ismi benim sanatsal çalışmalarımda kullandığım resmi olmayan bir isim. UPSD yaptığı basın açıklamalarında Bubi adımın yanına soyadımı ilave ederek gerçekte olmayan bir isim kullanılmıştır. Bu hatalıdır. Tıpkı Komet’e kimsenin Komet Coşkun diyemeyeceği gibi. Bu durum kurucusu olduğum derneğin şahsıma karşı yaptığı özensizliği göstermektedir.

Plastik Sanatçılar Derneği’nden istifa etmememi isteyen ‘nazik yaklaşımınıza’ icabet edemeyeceğimi bildiririm, istifamı bir an evvel yürürlüğe koymanızı arz ederim.

Saygılarımla.”

Bubi / 28 ARALIK 2011

Bu istifayı takiben bir açıklama yapıp müzeyi ‘sansürcü’ olmakla suçlayan sanatçılardan bir grup, protestolarını müzenin içinde sürdürdü. İstanbul Modern’de  ‘Hayal ve Hakikat’ sergisi kapsamında düzenlenen söyleşi dizisinin son oturumunda konuşmacılardan Mürüvet Türkyılmaz, Bubi’nin yapıtına karşılık müzenin sansürcü tutumuna değindi. Salonu dolduran sanatçılar ve eleştirmenler, Bubi’nin eseri konusunda İstanbul Modern’in tutumunu uzun süre tartıştılar. Müzenin tutumunu ‘sansür’ olarak görmeyen Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği AICA’yı da kınayan sanatçılara karşı, eleştirmenler kendilerini savundu. Bunun üzerine yedi sanatçı, ‘Hayal ve Hakikat’ sergisinden eserlerini geri çekeceğini belirtti. Sanatçılardan Mürüvvet Türkyılmaz, Ceren Oykut, Gözde İlkin ve Güneş Terkol, “Bubi’nin ikircikli sanatçı duruşunu desteklemediğimizi açıklıyoruz” diyerek sanatçının tavrını eleştirdiler. Fakat “Sansüre karşı duruşumuzu ortaya koymak için çekilmeye karar veriyoruz” diyerek de, İstanbul Modern’in sansürcü tutumunun altını çizdiler. Buna rağmen Bubi, “Türkiye’de halen yürekli sanatçılar olduğunu bilmek çok güzel” ifadesiyle basına demeç verdi.

Sansür konusunda Bubi’nin net ve kesin açıklamaları günümüz özgür sanatının en yalın yorumunu tanımlıyor.

“Sansürün tanımı çok açık: Herhangi bir insan üretiminin ya bir bölümünün ya da tümünün engellenmesi. Bu işi yapma teklifi öncelikle İstanbul Modern’den bana geldi. Bu teklifi getirirlerken de hiçbir sınırlama koymadılar, neyi nasıl yapacağıma dair hiçbir istekte bulunmadılar. Zaten böyle bir istekte bulunsalardı ben böyle bir işi yapmayacaktım. Tamamiyle ben ve diğer tüm sanatçılar özgür bırakıldık. Daha sonra bu işin ‘oturak’ olduğu için sergilenmesi sakıncalı bulundu. Bu sansür değil de nedir? Buna çeşitli açıklamalar getirmek bana kolay geliyor. Her şeyden önce ben herhangi bir iş yapıp, bir müzeye ya da bir galeriye götürmedim. Onların karıştırdıkları noktaların başında bu geliyor. Böyle bir şey götürseydim, bunu sergilemek istemiyoruz demek en doğal haklarıydı. Ama onlar hiçbir koşul sunmadan benden bir iş üretmemi isteyip çalışma sürecinde beni tamamıyla özgür bıraktılar. Bu sansürün dik alasıdır!”

Düşüncenin ve sanatın sınırlanmasına karşı kesin tavrını koyan Bubi, geçtiğimiz günlerde Musevi Cemaati’nin de destek verdiği ve sosyal sorumluluk amaçlı yürüttüğü ‘Bubi Parası’ projesi de sanat çevresinde büyük ilgi görmüş ve yankı uyandırmıştı.

Serginin yansıması halen sürmekte ve sanatseverler Bubi’nin bu özgün çalışmasını gerek müzayedelerden gerek sergi salonlarından takip ederek koleksiyonlarına katmaya çalışmaktadırlar.



Ismarlama sanat, ısmarlama hayat


Ülkenin iktidar odaklan ısmarlama haber, ısmarlama kitap, ısmarlama sanat, yani ısmarlama hayat istiyor.

Ezgi Başaran
Radikal - 4.01.2012

Kâğıttan uçağı kat yerlerinden açıyorum: Müze sterildir, müze parfümdür, müze doğrudur minvalinde kısa kısa onlarca cümle alt alta dizilmiş. Evet, kâğıda dizilmiş, sonra bu kâğıt uçak yapılmış ve Türkiye’nin modern müzesindeki bir konferans salonunda süzdürülmüş. Süzdürenler sanatçı, alt alta dizilen cümleler ise sarkastik. Müzenin steril bir yer olduğunu sanıyorsanız alın size uçak diyorlar bir yerde.


İstanbul Modern, eğitim programlarına katkı sağlamak için sadece belli koleksiyonerlere açık bir gece düzenledi birkaç hafta Önce. Sanatçılardan bu geceye özel işler üretmesini, daha doğrusu bağışlamasını istedi. Eserler Gala Modern adlı gecede satılacak, elde edilen gelir müzenin eğitim bölümünde harcanacaktı. Lakin işler müze yönetiminin hesapladığı gibi yürümedi. Sanatçılardan biri Bubi, son anda bağışladığı eserine bir oturak eklemişti. Oturak olmadı. Yani küratörlere göre gecenin konseptine uymuyordu. Dolayısıyla Bubi’nin eseri reddedildi.


Sanatçıların bu karara tepkisi uçak yapıp atmakla da bitmedi. Örneğin Leyla Gediz, müzenin şef küratörü Levent Çalıkoğlu’na bir mektup yazarak bu olaydan sonra müzedeki Hayal ve Hakikat sergisinden eserini çekme karan aldı. Şöyle diyordu Gediz: “Sanatçı bir marangoz ya da dekoratör değildir. Sanat eseri, bir alım-satım nesnesi olmaktan önce, bir fikir nesnesidir. Tam da bu sebepten, sanat eseri sipariş edilemez. İspanya Kraliçesi de Goya’nın tablosunu beğenmemişti! Ama ne gam! Tablo bugün hala Prado’da haklı yerini korumaktadır. Bir eser sipariş ettiğinizde, bunun tüm kriterlerinize uymayabileceği riskini almalısınız.”


Müzenin küratörü Levent Çalıkoğlu ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği yaptıkları açıklamada, eseri kabul etme veya etmeme hakkının küratöre ait olduğunu söylüyordu. Hiç katılmıyorum. Diyelim ki Bubi eserine son anda bir oturak yerleştirerek ‘burjuvaya sanat öğretmek’ gibi bir hesaba girişti. Ne olacak yani? Müze bir devlet kurumu, sanatçılar da memuriyet kanununa bağlı kimseler değil ki. Böyle goller atarlar, çizgi dışına çıkarlar, kaos yaratırlar, kafa karıştırırlar, zihin açarlar. İşleri bu!


İstanbul Modern, çoğu haklı sebeplerle bugün tek ve çok güçlü bir sanat iktidarı haline geldi. Ve bu gücün sarhoşluğuyla, hayatına başladığı ilk günlerdeki şiarlarından ödün vermeye, sanatçıları kibar gibi görünen uyarılar ve kriterlerle dizayn edebileceğini düşünmeye başladı. Bir sanat kurumu böyle mi yapar? Bakın, burada başka çok mühim bir mesele var: Küratörün hakkıymış, müzenin bağış toplama geleneği Batı’da da varmış filan. Geçin bunlan. İstanbul Modern’de bu son yaşanan olay, Türkiye’nin bugün geldiği noktayı net şekilde ortaya koyuyor. Güç sahibi kurumlar kendi tayin ettikleri sınırları norm haline getirip herkesin onlara uymasını bekliyor. Demokratik bir düzlemde yeri olmayacak bu tavır ‘yeni Türkiye’nin virüsü.


Başbakan Erdoğan’ın AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşmayı dinliyorum. Taraf gazetesini ve yazarını yerden yere vuruyor. Çünkü ‘Devlet halkını bombaladı’ manşetiyle bu kez, onun tayin ettiği sınırları feci şekilde aşmıştı. Ahmet Şık’ın kitabına bomba, Nuray Mert’e namert dediği gibi, Hasan Cemal’in Kürtlerle ilgili yazdığı kitaplardan rant sağladığını söyleyen kerih yoruma kafa salladığı gibi… Ülkenin iktidar odakları ısmarlama haber, ısmarlama kitap, ısmarlama sanat, yani ısmarlama hayat istiyor. Uçak yapıp fırlatırım böyle hayatı.

3.1.12

İstanbul Modern'in sansürüne karşı akan kampanya sürecinin şerhleri, "ama"ları, "hayır"ları





İstanbul Modern'in Gala gecesi için koşulsuz sipariş ettiği Bubi'nin Oturak adlı eserine şef küratörü Levent Çalık eliyle uyguladığı sansürün ardından, 94 sanat-kültür insanının imzaladığı bir basın açıklaması yayınladık.


Bu basın açıklaması ayrıca bir imza kampanyasına dönüştürüldü ve ben bu yazıyı yazarken toplam imzacıların sayısı 338 kişiye ulaşmıştı.


Bu basın açıklamasını evet, ben kaleme aldım. İki kanalda yaygınlaştırdım: Kendi e-mail listem, her katılanın yaygınlaştırıyorsa kendi listesiyle oluşan bir zincir ve Facebook'ta açtığımız bir çok katılımlı mesaj alanı.


Basın açıklaması yayınlanmadan önce imzasını kimi şerhlerle, "ama"larla veren kimi katılımcıların varlığından sözetmeli ve onların bu şerh ve "ama"larını onlara sözverdiğim gibi sırasıyla yayınlamalıyım. Ardından da, basın açıklaması yayınlandıktan sonra imzalarını çekenlerin gerekçelerini yayınlayarak bu blogumu sonlandıracağım.


Basın açıklamasının ilk metni yazılmadan önce:


Barış Mengütay:
Konuyla ilgili yazıları okudum da,
1. İğneden ipliğe her şeyin paralı olduğu, kımıldamanın bile ücretsiz olmadığı bu kurumun, arkasındaki devasa holdinge rağmen bağış eser isteyip satışa çıkarmasına icabet etmek doğru mudur?
2. İlgili yazılarda kurumun bu sansür uygulamasına gerekçe olarak eserlerdeki muhalif ya da sıradışı yapı ya da unsurlar sıralanmış. İyi de, kurum bu sanatçıların tarz ve duruşlarını bilmiyor muydu? O kadar orta yolcu ya da sistem yanlısı sanatçı dururken anılan kişileri seçmesi, meselenin onların tarzlarıyla ilişkisini zayıflatıyor. Sistem kültürü, muhalif görünümlü çalışmalarla besleniyor. Kimse kendisini kandırmasın. Birinci cumhuriyet sonlandırılıp ikincisi kurulurken anarşizan birinci cumhuriyet eleştirileri ikinci cumhuriyetçilerin değirmenine iyi su taşıyor. Yan etki olarak da müttefikleri olan "mütedeyyin" kesimlerin "manevi" duyarlılıklarını işaret ediyorlar, o kadar. İkinci cumhuriyetin organik aydın ve sanatçıları bu "küçük" yan etkiyi görmezden gelivermelidirler (!).
3. Bu etkinlik bazında ; sansür gündeme gelmese sanatın piyasalaştırılması yine gündeme getirilecek miydi?
[İlk] UPSD bildirisi demiş ki;
"Sansür”, sanatçı ve onun eserini topluma taşıyacak mecranın, yani müze, galeri, yayın, görsel “sunum anlaşması” yürürlüğe girip, yapıt halkla doğal akışında buluşacakken yapılan dış müdahalenin adıdır. Yani "bir hükümet, bir içişleri bakanlığı, bir kültür bakanlığı, bir belediye bir esere müdahale edip ‘sakıncalı’ yargısı ile toplumda buluşmasını engellediği zaman bir sansürden söz edilebilir."
Bu durumda, siyasi ve ekonomik geleceği kaygısıyla, hükümetleri rahatsız edebilecek eserlere müdahale eden ya da bu eserleri ortaya çıkaranları işten çıkaran şirketlerin yapıp ettiklerine sansür diyemeyecek miyiz? Bu bağlamda, idari erkin ve koleksiyonerliğe merak sardığı bilinen muhafazakar kesimlerin "duyarlılıklarını" tehdit olarak görüp eserlere müdahale eden piyasa aktörlerinin davranışlarına ne diyeceğiz?
Basın açıklamasının ilk metni yazıldıktan sonra:


Barış Mengütay:
Ben de Hakan Akçura'nın oluşturduğu metne imzamı atıyorum ancak küçük bir şerhi sadece buradan paylaşmak istiyorum: 
Metnimizde belirttiğimiz gibi, adı geçen kurumun ve küratörün çağrı yaptığı sanatçıyı tanıyor olduğu varsayımında bulunmak zorunda olduğumuz gibi, sanatçıların da ilgili kurumu ve belki de küratörü tanıyor olduğu varsayımında bulunmak zorundayız. Bu durumda sanatçıların Ezcacıbaşı Holding'in bir iştiraki olan ilgili kurumun topluma, sanata ve sanatçıya bakışını da dikkate almaları bir sanatçı sorumluluğudur. İş bu noktaya geldikten sonra sansür ve de sanat alanının piyasalaştırılmasını hatırlayıvermek eleştiriyi hak eden davranışlardır.  
Özgür bir sanat mücadelesi, o hedefe çok uzak olsa bile, sanatın metalaştırılmasına karşı verilen mücadelenin yolunda olabilmektir. Bu bağlamda, ilgili kurumun bu çağrısına icabet etmemek de bu olaydan çıkarılacak en önemli derslerden biridir. 
Ama imzam sabittir. Teşekkürler.
Ekmel Ertan:
"Ticaretin doğası olabilir mi?" bir soru değil bir işaretti, elbette. Söz konusu kurumun ve benzerlerinin aslında hangi zeminde durduğuna, dolayısı ile onlarla kurulacak ilişkinin hangi protokollere dayandırılabileceğine işaret ediyordu. 
Son yıllarda uluslararası kapitalizmin hormon etkisiyle kafaca değil ama bedenen gelişme gösteren kültür ve sanat dünyamızın nadide dükkanları olan bu kurumlardan ne bekliyoruz, demek istemiştim. Ama bu ticaretse de ticaretin özel bir alanı ve bu alanın etiği ticaretin genelinden farklı olmak zorunda! 
Bugün Türkiye'de sanat alanı bağımsızların dışında tamamiyle özel sektöre teslim edilmiş durumda. Bağımsızların etkisinin görünür olamadığını hesaba katarsak, bugün Türkiye'de sanatın tarifini yapan kurumlar tam da bu özel kurumlar. Tarif ettikleri sanat da -tüm modern, batılı veya alternatif imajlarına karşın- bu piyasada değeri olan ve piyasaya saygılı sanat. Dolayısıyla elbette her esnaf gibi kendi dükkanlarına sokacakları mala bir bakacaklar! Değiş tokuş edilen şey kavramlar ve düşünceler değil de objeler oldukça yani sanat dünyamızın kafası bedensel gelişimini yakalayamadığı sürece böyle.
Bu nedenle, kamu parası olmadan veya özel sektörün sanata aktardığı para kamusallaştırılmadan sağlıklı bir sanat ortamına sahip olmanın mümkün olmayacağını düşünüyorum. Özel sektörün sanata yatırdığı paranın kamusallaştırılması, iste ancak bu kurumlara toplumsal ve evrensel sorumlulukları olduğunu öğretmekle, bu -farklı- dükkanların esnaf kafasıyla ve etiğiyle işletilemeyeceğini öğretmekle mümkün. Dolayısı ile elbette beni de ekle lütfen Hakan!
Aykan Özener:
"Koltuğun iktidarı temsil etmesi, iktidarın “lazımlık” metaforuyla ilişkilendirilmesi radikal bir eleştiri olarak İstanbul Modern’in şef küratörünü telaşlandırmış olmalı… Hatta belki de bu yapıtın sunulacağı alıcı adayın iktidara yakın muhafazakâr sermaye olması da Bubi’nin yapıtının sakıncalı bulunmasını gerektirmiş olmalı" demiş bir arkadaş. 
Ben de olayın tam da bundan olmuş olabileceğine olan inancımdan dolayı, imzamın eklenmesini istiyorum.Teşekkür ederim.
"Burada sorgulanması gereken bir müzenin sanat yapıtını ticari bir mal gibi düşünüp ben bunu nasıl satabilirim? Müşteri (koleksiyoner) bunu alır mı? Müşteri bunu beğenir mi? yaklaşımı. Ancak şef küratörün bu yaklaşımını yadırgamamak gerekir. Çünkü İstanbul Modern’i kuran sermaye sahibi şirketin üyelerinden ve yakın zaman öncesi Fransa’dan Legion d’Honneur nişanı ile onurlandırılan koleksiyoner ve müze işletmecisi Oya Eczacıbaşı’nın şu sözü, müzenin sanata ve sanat yapıtına bakışını yeterince özetliyor. “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var.”(3) 
Bu yüzden sanata ve sanat yapıtına endüstri ürünü olarak bakan bir müzenin işletmecisi ile çalışan bir küratörden bu tavrın gelmesi de yadırgatıcı olmamalı."
Altına aynen imza atacağım başka bir görüşten alıntıdır.
Orhan Taylan:
Sanat alanının ve tüm ‘bigshow’ ların sermaye gruplarına devredilerek kamuoyunun demokratik denetiminin dışına çıkartılması, sanatçıların serbestçe sansür edilebilmesi için değil midir? 
O halde, bir sermaye grubuna ait bir sanat kurumunun sanatçıya sansür uygulaması, ‘normal’ değil midir? Elbette kurum, bağlı olduğu sermayenin mantığı ile davranacak, işine gelmeyene hayat hakkı tanımamaya çalışacaktır. Açık ya da kapalı olarak, ekonomik sistemin özneleri olan hepsi -müzeler, banka-sigorta kurumları, müzayedeciler- bunu yapmıyor mu? 
Pekiii, bu tür kurumların kendisini sansür etme hakkı ve yetkisi olduğunu bile bile eser veren bir sanatçının durumu, bizleri neyi tartışmaya yönlendirir?
Burada tartışılması gerekeni, tekil olarak Müze-Bubi olayı olarak görürsek, daha çok yılımız böyle bildirileri boşuna imzalamakla geçebilir.
İmzamı, Ekmel Ertan ve Barış Mengütay’ın görüşlerine de aynen katılarak eklediğim bu ‘şerh’ in tatışmalarımızı orta sahadan kurtarıp karşı onsekizin içine yaklaştıracağını umarak atıyorum.
Lebriz Rona:
Bir sanatçını ne yapıp, yapmaması gerektiğine karar verme cüretinde bulunan zihniyet içimi ürpertir. Bubi davet edilmiştir, bunu unutmamalı. Bunun şartı olamaz. Tek şartı olabilir o da eserini bağışlamasıdır. Sonra eserine bahsi geçen müzayedede yer verilmemiştir. Ortada büyük bir ayıp var ve değişiklik önerileriyle uygulanmaya çalışılan bir de, sansür var. Bubi Hayon da gerekeni yapmıştır. Hem yaptığı nüktedan eserden, hem de göstermiş olduğu tavrından dolayı Bubi’yi alkışlıyorum. Sanatçı kimsenin adamı olamaz!! Sanatçı sadece kendine hizmet eder. Beğenen takdir eder. Beğenmeyen beğendiği yönde eserleri tercih eder. Bu da onun özgür seçimidir. Tabi beğenilerin üstünde, günümüzde sanat eserinin katlanan bir meta değeri söz konusu. İstanbul Modern eseri kendi doğal akışına bırakmalıydı, hem davet edip, hem de sansürcü olmamalıydı. Metinde Bubi Hayon ve İstanbul Modern dışında başka bir isme yer verilmesinin, konuya vurgu yapmak adına daha doğru olacağını, ben de düşünüyorum. Dikkat çekilmesi gereken bu kurum ve yapılan muamele olması, bana da doğru geliyor. Ben de imzalıyorum.
Ali Akay:
Ben de metni beğenmemekle birlikte sansür açısından aynı fikirdeyim.
Bu şerh ve "ama"larla basın açıklamasının metni tartışılırken, benim yazdığım ilk metinde Levent Çalıkoğlu isminin fazlaca kullanıldığı, esas muhatabın İstanbul Modern'in olması gerektiğine dair -Genco Gülan ve Ferhat Özgür'den- eleştiriler gelince, şu cevabı verdim:
Levent [Çalık], sözkonusu olayda İstanbul Modern kurumunun edim-eylem-tavır-politika belirleyicisidir. O yüzden kurum adı her geçtiğinde ismi yazıldı. Son bölümde adının iki kez geçmesi ise çok açık ki Levent'ten çok kurumu uyarmak ve gelecekte şef küratörü kim olursa olsun, kurumsal sorumluluğunu hatırlatmak nedeniyle... Hedefin saptırıldığını ve bu kadar imzanın ardından metnin "bu yüzden" gözden geçirilip değişmesinin çok mümkün ve olanaklı olmadığını düşünüyorum. (...) Metnin ana vurgusunun Bubi ve Levent isimlerinden öte bir yere yapıldığı ve imzaların da bu vurguyu paylaşmaya dair olduğu kanısındayım.
Ama ardından sözünü ettiğim son bölümü değiştirerek, artık benden çıkıp imza atan herkese malolmuş ilk metindeki düzeltmeyi genel onaya sundum. Şu satırlarla:
Son bölümde yeralan, 
özrünü dilemeden ve "verili niteliğini değiştirmeden" aynı "Oturak"ı belki de bir başka gün sergileyebilecek Levent Çalıkoğlu'lu ya da Levent Çalıkoğlu'suz bir İstanbul Modern'de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz. 
bölümünü,  
özrünü dilemeden ve "verili niteliğini değiştirmeden" aynı "Oturak"ı belki de bir başka gün aynı ya da farklı bir şef küratörle sergileyebilecek bir İstanbul Modern'de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz.
diye değiştirmeye itirazım yok. Hiçbir imzacının da itirazı olacağını sanmıyorum.
Genco'nun [Gülan] ve Ferhat'ın [Özgür] problemini bu değişiklik çözüyorsa imzacılara sorup, onlar da aynı fikirdeyse, yaparım. Artık onlarca kişinin metni bu, tek başına karar veremem.
Genco Gülan, Ferhat Özgür ve onlarca ilk imzacı bu değişikliği onayladı ve ardından basın açıklaması en son haline geldi. Koyduğum zaman sınırının ardından, 26 Aralık 2011 günü de yayınlandı. Birbirimizden habersiz olarak Bubi de aynı gün bir basın açıklaması yaparak UPSD'den istifasını açıkladı.


Metnin yayınlanmasının hemen ardından üç katılımcı şu itirazları iletti:


Ekmel Ertan:
Hakan'ın düzelttim demesi ile metnin, Genco'nun [Gülan] uyarısı doğrultusunda duzeltildiğini sanmıştım. Bu güvenle metnin son halini okumadım. Ancak gördüm ki metnin sadece bir kısmı düzeltilmiş ama benim de katıldığım uyarının özü metne yansıtılmamış. Bu haliyle kurumu hedef alması ve kuruma seslenmesi gereken metin oldukça kişilelleştirilerek Levent Çalıkoğlu'na yönelmiş. Bu benim açımdan taktik ve teknik bir hatadır ve yapılan işi gereksiz ve kişisel bir saldırıya dönüştürerek etkisini ve netliğini kaybetmesine sebep olmuştur. Bilinsin istedim.
Başak Şenova:
Hakan, benim Ekmel'e katıldığım ve canımı sıkan kısım, metnin Levent Çalıkoğlu'na dair kişisel bir boyut almış olması, oysa benim de hedefim kurum ve meşrulaşmaya başlayan bu tür hareketler idi. Ama sen de haklısın, kimse bize zorla imzalayın demedi, imzalamadan doğru düzgün okuyup, tartmamız gerekirdi. Ben de bu konuda kendimle tüm gün hesaplaştım. Sonuçta ben de imzaladığım halde, bu şekilde düşünüyor olduğumun bilinmesini isterim.
Orhan Taylan:
Bir metne imza atarken şerh koymak, ‘sansüre hayır ama, bu tartışma biçimine katılmıyorum’ demektir ve eğer bu tür imzaları şerhsiz olarak yayınlarsan, imzacıları kontrpiye’ye düşürmüş olursun. Bana kalırsa, bu tür imzalar ya şerhleriyle birlikte yayınlanmalı ya da –metinde şık durmayacaksa- hiç yayınlanmamalıdır.
Bu üç katılımcı bu açıklamalarına rağmen metinden imzalarını çekmediler.


Basın açıklamamızı ilk Radikal ve Cumhuriyet sayfalarına taşıdı. Ardından UPSD, hem Bubi'nin istifasına, hem de bizim basın açıklamamıza cevap olarak iki basın açıklaması yayınladı. Her satırıyla Bedri Baykam'ın bağırsağından çıktığı rahatlıkla görülebilecek iki bildiri de, küstah dili, kişiselleştirilmiş saldırıları ve -örneğin imzacılar arasında sanat öğrencilerinin de olmasını küçümseyen tonuyla dışa vurduğu- sakil seçkinliğiyle, İstanbul Modern'in sansürünü yeniden onaylayan bir niteliğe sahipti.


UPSD bildirisinin hemen ardından ise üç sanatçı imzalarını geri çekti. Açıkladıkları gerekçeleri şunlardı:


Gül Çağın:
İmzayı attığımda amacım bir önemli bir kurumun küratörünün sanatçıya uygunsuz davranışına dikkat çekmek ve bu konuda organizasyonu sorumlu tutmaktı. 
Maalesef, bazı cevapları okurken kendimi geçmişten kaynaklanan çözülmemiş bazı  sorunların  çapraz ateşi ortasında buldum ve bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Bu imza kampanyasının hedefi sadece İstanbul Modern ile ilgili olmalıydı ve masaya başka çelişmelerin getirilmemesi gerekirdi. Kuşkusuz diğer sorunların ve sorgulamanin başka bir platformda cevaplandırılması ve sorgulanması gerekir. Her ne kadar hala Istanbul Modern'in  sanatçıya uygunsuz davranışını protesto ediyorsam da ismimim değişik çatışmaların parçası haline gelmesini istemiyorum.
Dolayısı ile adımı geri çekiyorum. Ortaya çıkan durum gerçekten benim için üzücü.
Ferhat Özgür:
Bu mektupla mesele beklemediğimiz ölçüde kişiselleştirildi, başka noktalara kaydı. Bir konuyu paylaşmak istiyorum. Birkaç gün önce her nasıl olduysa, son metnine yaptığım düzelti önerisini içeren mektubum, Facebook'tan bana 'mesajiniz facebook alıcılarına iletilemedi' gibi bir uyarı geldi. Bu durumda kimse o uyarıyı okumamış oldu. Yanlış anlaşılmayı gidermek için beklentimi yineliyorum. 
Hareket doğrudan doğruya sansürün kendisine ve müzenin bu yöndeki tutumuna olmalı/ olmalıydı. Levent Çalıkoğlu ismine vurgu yapılmaması gerekiyordu. Bir de bağlayıcı son cümleye katılmadığımı iletmiştim: Hiçbir sanatsal düzlemde İstanbul Modern ile aynı zeminde olmak istemiyoruz, gibi bir ifade. Ben derslerimi orada yapan, öğrencilerimi oraya götüren birisiyim. Tıpkı diğer mekanlara götürdüğüm gibi. Bu mail ne yazik ki iletilemedi. 
Kararım şudur: Ben sansürü protesto ediyorum, kurum olarak burada rol alan müzeyi protesto eden bir metne imza atıyorum, ama kişi ismine vurgu yapmamak kaydıyla. Hatta o mailimde 'bu mailden yarası olan gocunur' diyordum. Isim vurgusunun gereksizliğini hatırlatıyordum. Bunu samimiyetimle paylaşmak isterim. 
Dolayısıyla ingilizce duyuru ve yeni duyurularda bu duzeltinin yapılmasını isterim.
Özgür Erkök:
Hazırlanan metni tartışıldığı haliyle, yaşanan sansür durumuna ve tartışmalara karşılık hızlı ve toplu bir tepki vermek adına imzaladım. Ne var ki bu tepki UPSD'ninki kadar hızlı olamadı. Çünkü  metnin hazırlanma süreci durumun aciliyetine rağmen karmaşık bir hal aldı.
Yine de Hakan Akçura'nın girişimiyle hazırlanan metni imzaladım. Çünkü, metin grubundaki tartışmalar doğrultusunda, metindeki "İstanbul Modern", "Bubi" ve "Levent Çalıkoğlu" isimlerine yapılan vurgunun giderilmesiyle, konunun  kişiselleşmesinin ve amacından sapmasının önüne geçileceği taahüdü verilmişti.
Kanımca mesele bu vakadaki tarafların ötesinde, daha geniş bir çerçevede sanatçı- kurum ilişkisi bağlamında değerlendirilerek, geçmiş sansür ve müdahale deneyimlerinin hatırlanmasıyla ve böylece gelecekte yaşanabilecek durumların da önüne geçilmesi amaçlanarak ele alınabilir. Birçoğumuzun sanat kurumlarına tabi olma üzerinden yaşadığı benzer ya da farklı ama tatsız tecrübeler var. Ne var ki bu gala olayına kadar bugünkü gibi böylesine bir insiyatif ortaya koyulmuş değil.  Bubi Havron da başına gelen sansürle ilgili kararsız bir tavır sergilemekteyken, taraflar suskunken ve olayın içeriği kulaktan kulağa, resmi bir açıklama, bir diyalog olmadan tartışılırken, şu anki haliyle durum çoktan başlangıç noktasının ötesine geçmiş durumda.
Bu sebeple -son yazışmalarda da geçtiği gibi- bu durumun "kişiselleşmesinin kaçınılmazlığına" katılmam mümkün değil. Çünkü bizlerin kolay kolay biraraya gelemeyip gerektiğinde ortak bir tepki veremeyişimizin, gecikmelerimizin önemli sebeplerinden birinin, yine bu kişiselleşme meselelerinden  kaynaklandığını düşünüyorum.
İstanbul Modern ve yetkilileri (müzede mesele üzerine yapılan tartışmaya bile katılmamışlarken) sanat ortamını belirleyici, yönlendirici bir iktidar merci değildir. Bir sanat kurumu iddiasındayken, sanatçıyla ve kamuyla ilişkisinin önemini gözardı etmiştir. Tartışmalarda diyalog kurucu, şeffaf bir tavır göstermemiştir. Bu nedenle "Hayal ve Hakikat" sergisinden işlerini çekme kararı alan sanatçıları sonuna kadar destekliyorum.
Bununla beraber metnin yayınlandığı şeklinde -tartışılmış olmasına rağmen-  bu düzeltmenin yapılmamış olması beni şaşırttı.
Ferhat Özgür'e ve Gül Çağın'a katılıyor ve metinde düzeltme yapılmasını talep ediyorum. Düzeltme yapılmadığı taktirde, metinden imzamı geri çekmek istiyorum.
Artık basına ve tüm muhataplarına yollanmış, kampanya linkinde yeni imzacılarını bekleyen, zaten uzundur benim olmaktan çıkmış bir metinde yeniden düzeltme isteyen bu üç katılımcının ismini blog sayfamdan ve kampanya linkinden çıkarmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Çıkardım, ilettim kendilerine...


Bu dökümü yayınlamak bu tür başarılı, çok katılımlı kampanyaların çok sık yaşanmadığı sanat kültür ortamımızda hem şeffaf duruşumun, hem de kayıt düşme sorumluluğumun gereğiydi. Ayrıca birçok katılımcıya sözümdü. 


Olabildiğince kendi düşüncelerimi katmadığım bu yazıyı, alabildiğine düşüncelerimi aktaracağım başka yazılar izleyebilir.


Son cümle niyetine, tüm katılımcılara ve hala katılanlara yeniden teşekkür ederek, sanatta sansüre karşı mücadelemizin gelişerek sürdüğünü, süreceğini yazmak isterim.