16.2.09
"İyiliğin" varlığından şüphe...
Gerçekler Bilinsin Yeter
İsveç'te yaşayan video sanatçısı Hakan Akçura, Abdülkadir Aygan'ın yaşamını konu alan bir belgesel çekmiş. Üç buçuk saatlik belgeseli Hakan Akçura'nın blogundan izleyebilirsiniz.
Belgesel izlediğiniz herşeyden daha gerçek. Abdülkadir Aygan röportaj şeklinde gerçekleşen belgeselde hayatını 3 dönemde anlatıyor. PKK militanı, PKK itirafçısı - JİTEM elemanı ve İsveç gizli polisinin korumasında ailesi ile yaşayan Abdülkadir Aygan.
Anlatılanlar, biliyoruz diyemeyeceğimiz fakat korkunç oldukları kadar da inanılası şeyler. Basite indirgersek, Türkiye'deki gerilla - kontgerilla çatışmasının iki tarafında yer alan bir insanın günlüğü. Türkiye hakkındaki bu çarpıcı gerçekleri görmek ilginç olabilir. Bence hepimizin bilmesi gerekiyor.
Bilmemiz gereken başka birşey de dünyanın bu ve benzer şekillerde birbirini öldürdüğüdür. Kavganın amaçsızlığı ve anlamsızlığı ne kadar ayan beyan meydanda ise de, ceset yığınlarının arkasında görünmez hale geliyor. Lütfen izlerken "Türkiye'nin sorunları" penceresinden bakmayın. "Tüm insanlığın silahlanıp birbirini katletmesi çılgınlığı" penceresinden bakın.
Ben konunun başka bir tarafına girmek istiyorum. Abdülkadir Aygan tüm açıklığıyla, isimler ve tarihler ile olayları anlatıyor. Belgelenebilecek, çok dürüst itiraftlarda bulunuyor. İsimler öldürdüğü insanlara ait, onlarca can aldığından bahsediyor. Hikayesinin hiçbir yerinde, "haklılığından" bahsetmiyor." Ağlanıp, sızlanmıyor. Pişmanlık, utanç veya üzüntü duyduğunu ne söylüyor ne de hissediyorsunuz. Hatta Aygan tüm hikayesini duraksamadan ve hiçbir duygusal yoğunluk yaşamadan anlatıyor. Hikayenin genelinde taraf tutmasa da, konuşurken hangi tarafa "biz" hangi tarafa "onlar" diyeceğini şaşırdığı yerler çok ilginç. İtirafları, korunmak, öç almak, para kazanmak veya bir çeşit ün kazanmak için yaptığını sanmıyorum.
İtiraflarının nedenini, hikayenin sonunda, "arınmak" olarak özetliyor ve "gerçekler bilinsin yeter" diyor. Burayı kafamda kurcaladım. Gerçek iç dünyasını bilemem ama Aygan'ın hissettikleri ile ilgili bir tahminde bulunmaya çalışabilirim.
Bir katilin itiraf ederek arınmak istemesi için arınarak ulaşmak istediği temizlik halini bilmesi gerekir. Bu hikayenin en ilginç yanı da bu. Aygan sadece öldürerek ve savaşarak yaşamış, bunu bir yaşam şekline dönüştürmüş. Öldürmek istemediği zaman geldiğinde de, örgüt izin vermemiş ve "öldürmezsen, ölürsün" demiş. Tek saklanacağı yer olan "düşman"a sığınmış ve onlardan da "öldür" emrini almış. 22 sene bu şekilde yaşadıktan sonra ve cephenin her iki tarafında da insan öldürmüş birinin arınması veya arınmak istemesi bana imkansız geliyor. Çünkü, en azından bir tarafın sosyal coğrafyasının bu kişiye sempati duyması gerekir ki, toplumun "temiz" diye adlandırdığı yaşama kabul edilebilsin. Bu sempatiyi kazanamayacağı kesin.
Aygan cinayetlerini kişisel zevki için işlemiyor, ya vatan millet adına, daha iyi yarınlar için, yani "temiz" amaçlarla. Ya da kötülerden korunmak için işliyor. Ancak ne yaparsa yapsın hiç "temiz" tarafta yer alamıyor. Bu noktada insanın aklı karışır. Kötünün tersinin iyi olması gerektiği önermesi yıkılıyor.
Aklıma gelen soru şu; tarihin klasik iyi-kötü dualitesinde iyi tarafa geçmeyi başaramayan birisi acaba "iyiliğin" varlığından süphe eder mi?
Aygan'ın tüm biz iyilere, "duygusuz" gelen itiraflarının bu tonda olmasının nedeni, acaba, toplumun çoğunluğunun algıladığı iyi-kötü kavramları ile Aygan'ın yaşam tarzı nedeni ile ulaşabildiği iyi-kötü kavramlarının algılanması arasındaki fark mı? Hiç öldürmedim dolayısı ile öldürmenin haklı olabileceğini de duyumsamadım. Bu deneyimi yaşamadan Aygan'ın nasıl ve neden "duygusuz" olduğunu bilebilir miyim. Veya yargılayabilir miyim?
Toplumların en büyük kavgaları, zaten hiç deneyimlemediğimiz için anlamamızın teknik olarak imkansız olduğu fikirleri; doğal olarak anlayamayışımızdan çıkmış.
Özellikle dinler ve milletler arasındaki kavgalar bu tek taraflı bakış açısı ile körüklenmiş. Müslümanlığı hiç bilmeyen hristiyanlara, müslümanları öldürmek anlamlı gelmiş. Zenginler ve fakirler, medeniler ve barbarlar, siyahlar ve beyazlar, kadınlar ve erkekler, normaller ve anormaller. Herkes kendi gerçekliğinden yola çıkmış ve nefret etmekte haklı olduğuna karar vermiş. Öldürmek de görev olmuş.
Abdülkadir Aygan şimdi herkese hikayesini anlatıyor. Bence, ne özür dilemek için ne de arınmak için. Bunların ne demek olduğunu zaten bilmiyor. Öldürürken kirlendiğini düşünmedi ki şimdi arınsın. Bence iyi miyim kötü müyüm sorusunun cevabını bilmiyor ve toplumun bu taraflardan birini seçmek için getirdiği zorunluluğa boyun eğiyor. Şimdi cevabı arıyor! Bunun için seçtiği yol ise kendini anlatmak. En duygusuz, en çıplak, en gerçek hali ile yaptıklarını herkese anlatmak. Ne kadar çok kişi duyar ve bilirse örneklem büyüyecek ve alacağı cevabın güvenilirliği artacak. Bu yüzden bir kitap yazmış, röportajlar vermiş ve şimdi de herşeyi bir filme anlatmış.
Bu belgesel sinema adına, bir şaheser veya siyasi arenayı sarsacak bir belge olmayacak. Sadece hayatı anlamak için dürüstlüğün kılavuzluğuna ne kadar ihtiyacımız olduğunu hatırlatacak.
11 Şubat 2009 Çarşamba
1.2.09
Ahmet İnsel & Sezgin Tanrıkulu: Yargı her şeyi biliyordu
Devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: ‘Sözde itirafçı’!
AHMET İNSEL & SEZGİN TANRIKULU
Abdülkadir Aygan, önce PKK’lı, sonra PKK itirafçısı ve dokuz yıl JİTEM’in kadrolu memuru olarak çalışan, 1999’dan beri İsveç’te yaşayan bir JİTEM itirafçısı. Aygan’ın itirafları ilk kez yayımlanmıyor. İsveç’e gittikten sonra anlattıklarının bir kısmı, PKK ile ilgili olan bölümler ayıklanıp Özgür Gündem gazetesinde yayımlanmıştı. Daha sonra, anlattıklarının bütünü Almanya’da kitap olarak basıldı. Ardından Hürriyet gazetesi Musa Anter’in kızını Aygan’la buluşturup Ocak 2006’da haber yaptı. Aygan’ın maktullerin adını vererek işaret ettiği yerden çıkartılan kemikler, faili meçhul kalmış cinayette ölmüş bir kişiye aitti.
İsveç’te yaşayan Hakan Akçura, Aygan’la 25 Mayıs 2008’de yaptığı 3,5 saat süren söyleşinin video kaydını, kendi blogunda yayımlamıştı (http://open-flux.blogspot.com/). Akçura, Gerçekler Bilinsin Yeter başlıklı bu video filminde, Abuzer kod adlı PKK militanına, Şerif kod adlı ve Aziz Turan sahte resmi kimliğiyle kayıtlı JİTEM elemanına ve ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir’e sorular yöneltiyor. Aygan da neden ve nasıl PKK militanı olduğundan başlayarak anlatıyor. Neşe Düzel’in geçen hafta Taraf gazetesinde üç gün yayımlanan çarpıcı söyleşisi, bütün bu bilgileri tamamlıyor.
Hepimizin bildiği gibi, devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: “Sözde itirafçı”!
Hakkında çok ağır suçlamalarda bulunulan ve dava açılması devletin bazı kademelerinin cansiperane direnişiyle yıllardır engellenen emekli bir subayın, davanın açılması kaçınılmaz olduğu zaman intihar etmesine bazı güçler bir linç girişimi görüntüsü vermeye çalışıyor. Cenazesi bir milli kahraman cenazesine dönüştürülüyor. İntihar etmiş bir kişinin yaşadığı o büyük insani dramı anlayarak, intihar etme kararı almaya insanı götüren o derin acıyı paylaşmak arzusu, bu duruşu bütünüyle izah etmiyor.
O zaman ne var diye sorarsınız, 10 yıl öncesine gitmemiz gerekecek. 8.1.1999’da, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 1989 yılında üç kişinin öldürülmesiyle ilgili, sanıkların işledikleri iddia edilen suçların niteliği nedeniyle soruşturma evrağını Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderme kararı verdi.
Yedinci sanık
Savcı İlhan Cihaner’in kararında sanıklar, Ahmet Cem Ersever (o tarihte ölmüştü), emekli Jandarma Albay Arif Doğan, Jandarma Yüzbaşı Sinan Yaşar, Jandarma Başçavuş Şaban Bayram, Suriye uyruklu PKK militanı ve sonradan itirafçı olan ve o tarihte Kırklareli cezaevinde hükümlü tutuklu olan İbrahim Babat, korucu Faysal Şanlı idi. Savcı bu altı sanığın yanına, yedinci bir sanık daha ilave etmek ihtiyacı hissetmişti: “Açık kimlik ve sayıları tespit edilemeyen itirafçı, korucu ve kamu görevlileri”.
“Suç işlemek amacıyla silahlı çete oluşturmak, birden fazla kimseyi taammüden öldürmek” olarak, suç tanımlanmıştı.
Kararda ismi zikredilmeden ama açık biçimde tarif edilen bir örgüt vardı: “Kapsamı ve işledikleri suçlar tüm ülke geneline yayılan ve kamu görevlileri, itirafçılar ve koruculardan oluşan bir çetenin soruşturma konusu suçu işlediği, bu çetenin önceleri terörle/teröristlerle mücadele amacı ile kurulduğu, teröre destek veren şahısların yasal yöntemler kullanılmadan cezalandırılmasını yöntem olarak benimsedikleri, daha sonraları başka saiklerle adam öldürme/kaçırma, çek senet tahsilatı, bombalama, tehdit, vs gibi suçları işledikleri iddialarının olduğu” vurgulanıyordu.
Kararın sonuç paragrafı durumu tüm çıplaklığıyla özetliyordu: “Sonuç olarak açık kimlikleri yukarıda yazılı olan şahısların suç işlemek amacı ile çete oluşturdukları, sanık Arif Doğan’ın daha sonra farklı bölgelerde de birçok suç işleyen çetenin D. Bakır grubunun başında olduğu, bu şahısa bağlı Silopi grubunun başında ise Ahmet Cem Ersever’in olduğu” ve Ersever, Babat, Bayram ve Şanlı’nın “maktülleri önce sorgulayıp sonra Cizre-Nusaybin karayolunda öldürdükleri(nin) tüm evrak kapsamından anlaşıldığı” belirtiliyordu.
Savcı, “söz konusu çete mensubu olarak bu çetenin faaliyetlerini bildikleri halde gerekli işlemleri yapmayarak suç işleyen şahısların” hakkında başka yerde soruşturma yapıldığı için bu kararda sanık olarak gösterilmediklerinin altını ayrıca çizmek ihtiyacı duymuştu. Savcı, yargının başka suçluların var olduğunu bildiğini ima ediyordu. Çünkü daha önce “10.6.1998 tarihinde Radikal gazetesinde çıkan haber üzerine soruşturmayı genişlettiğini”, bu nedenle İbrahim Babat’ın kendisi tarafından sorgulanması için Midyat Cezaevi’ne sevk edilmesini Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden talep etmiş, red yanıtı almıştı. Bunun üzerine kendisinin Kırklareli’ne gitmesine izin verilmesini talep etmiş, bu da reddedilmişti. Savcı, haklı olarak, Babat’ın “talimatla ifadesinin alınmasının birçok noktada delillerin, ayrıntıların kaybolmasına yol açacağına” dikkat çekiyordu. Suç dosyasını en iyi bilen kişi olarak ifadeyi kendisinin alınmasını ısrarla talep ediyor, bakanlık reddediyordu. Sonunda savcı, Babat’ın talimatla ifadesinin alınması için Kırklareli savcılığına 60 soru yolladı. Bu soruların bütünü, savcının amacının sadece üçlü cinayetin faillerini tespit etmek değil, bu eylemin etrafındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmak olduğunu gösteriyor. Örneğin bir Asayiş Komutanı ve Kurmay Başkanı’nı soruyor.
Savcı İlhan Cihaner, Diyarbakır DGM’ye dosyayı havale etme kararı aldığı gün, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne bir genel değerlendirme yazısı da yazdı. Savcıların pek ender başvurdukları bir yöntemdir bu. Beş sayfalık yazıda, önce ölü bulunan şahıslarla ilgili soruşturmayı nasıl yürüttüğünü anlattı. Kaçırma-kaybolma olaylarının arasında birçok ortak nokta olduğunu savcı tespit etmişti. Kaybolan/öldürülen kişiler, “ağırlıklı olarak terör suçundan soruşturulmuş kişiler olmakla birlikte, herhangi bir suça bulaşmamış” kişiler de vardı ve “bazılarının ailelerinden fidye isten”mişti. Savcı, “suça katıldıkları yolunda iddialar olan bazı görevlilerin hâlâ etkin olarak görevlerine devam ettikleri”nden, sanıkların açığa çıkarılması ve yargılanmalarının sağlanamamasından şikayet ediyordu.
Savcı şikayet etmekle kalmıyor, yazıda bir dizi somut önlem de öneriyordu. Bütün bunların üzerinden on yıl geçti. 1989’da işlenmiş üçlü yargısız infazla ilgili dava hâlâ 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Ama asker kökenli sanıklar buna dahil edilmeden. Çünkü Diyarbakır DGM Başsavcılığı’nın, Arif Doğan, Hikmet Köksal ve diğer jandarma görevlilerinin ifadelerine başvurulmak üzere adres ve kimlik bilgilerini talep eden yazısına Genelkurmay Başkanlığı’nın yanıtı netti: Konunun askeri nitelikli olmasından dolayı adli makamlarca bu konuda soruşturma yapılmasına gerek yoktur! O günden beri Genelkurmay Savcılığı’nın bu konuda bir soruşturma yapıp yapmadığını bile bilmiyoruz. Genelkurmay’a iletilmiş bir dizi suç duyurusunun akıbeti de aynı.
10 yıl geçti
1989’da işlenmiş cinayetin üzerinden 20 yıl geçince, yani Eylül 2009’da dava zaman aşımına uğrayacak. Cansiperane direniş amacına ulaşacak. Bütün bu davalarda olduğu gibi, yargıçlar ayak sürüyecekler, başlarına iş almamak için davaları sonuçlandırmayacaklar ve Türkiye zamanaşımı nedeniyle düşmüş dava sayısında dünya şampiyonluğuna oynayacak.
İşin bir de öbür yanı var. Savcı, bakanlığa yazdığı yazıda, “Olağanüstü hal bölgesinde kanunsuz işlere katılan kişilerin diğer bölgelerde de kanunsuz ilişkilerini sürdürdükleri, bu haliyle ülke genelindeki birçok suçun altyapısının olağanüstü hal bölgesinde oluştuğu”nu ifade ediyordu. “Tüm ülke geneline yayılan çetenin suç işlediğini” vurguluyordu. Kendisine soruşturma izni verilmiyor, üşenmiyor bakanlığa genel değerlendirme yazısı yazıyor ve “adalete olan güveni pekiştirme” gereğinin altını çiziyordu. Bu tür faaliyetlerin, “güvenlik güçlerimizin meşru mücadelelerini uluslararası camiada karaladığını, özelikle AİHM’e başvuruların artma eğiliminde olduğunu” belirtiyordu.
Ve savcı İlhan Cihaner’in bu çabalarının üzerinden on yıl geçmesine rağmen, devletin bazı sorumlu makamları “sözde itirafçı” lafını icat ederek, “JİTEM yoktu” demeye hâlâ cüret ederek, direniyorlar. Türk yargı kurumunun medarı iftiharı olarak anılması gereken savcı İlhan Cihaner’in 1999’dan sonra meslekte nasıl ilerlediğini bilmiyoruz.
Bugün Ergenekon davasında “her şeyden önce hukuka önem vermeli” diyen devlet sorumlularının, emekli devlet büyüklerinin, siyasetçilerinin çoğu, İlhan Cihaner adaletin yerini bulması için çabalarken, en yüksek makamlardaydı. Adaletin yerini bulmasına karşı cansiperane direndiler, bazıları direnmeye devam ediyor. O zaman insanın aklına şu soru geliyor: Acaba hukukun bazı yurttaşlarımıza karşı uygulanmayacağına dair bir gizli hukukumuz mu var?
30.1.09
Abdülkadir Aygan İsveç'te dün gözaltına alındı ve bugün serbest bırakıldı
Nasname News'un iddiasına göre gözaltının nedeni TC'nin, Rahşan Anter ve Orhan Miroğlu'nun eski kişisel başvuruları üzerinden temellendirdiği "iade talebi". Mahkeme bugün durumu değerlendirdi, gözaltının uzatılmamasına karar verdi. İade talebinin ayrıca karara bağlanacağını sanıyorum. Aygan'ı avukatı Gunnar Iarsson savunuyor.
Ek:Nasname, Aygan serbest bırakıldıktan sonra onunla kısa bir tele-röportaj yapmış, onu da yayınlamak istedim.
Aygan:
"Bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler biraraya gelmeli. Davacı olmalılar."
Nasname-Sayın Aygan geçmiş olsun.
Aygan- Sağolun.
Nasname-Neydi son durum? Biz anlatır mısınız? Sizi neden İsveç polisi çağırdı?
Aygan-Türkiye Cumhuriyeti devletinin iadem için resmi başvurusu varmış.
Nasname- Devletin kendisinin mi yoksa bu konuda Anter ailesinden de şikayetçi ve talepkar olan var mı?
Aygan-Rahşan Anter’in de bu konuda müracaatı varmış. Ama bizi şu nedenle aldılar. Beni adam öldürmekten, bir Partizancı/TİKKO’cuyu da banka soymaktan...
Nasname-İsmi ne? Kaç yıldan beri İsveç’te kalıyor bu kişi?
Aygan- İsmini bilmiyorum. Ama öğrenebilirim. Üç yıldan beri burda ilticacı. Ve banka soygunu iddiasıyla getirilmişti.
Nasname-Sizi neden Türkiye Devleti istemiş olabilir. İfade ise; bize daha önce verdiğiniz beyenatlarda uluslararası bir mahkemede tanıklık yapacağınızı belirtmiştiniz zaten.
Aygan- Beni Türkiye’ye konuşturmak için değil susturmak için istiyorlar. Yoksa tanıklıksa, tanıklığa varım. Ama Türkiye’ye gitmem. Türkiye bana dünyanın teminatını verse gitmem. Bu işleri bir tek ben mi yaptım! Benim üstüm olan onlarca binbaşı, yarbay, general var. Onları alsınlar. Onlar konuşsun. Diğer bir yandan adını söylediğim yüzlerce itirafçı var. Abdulhakim Güven, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Hayrettin Toga, Hüseyin Tilki... Ben burdayım. Ve konuşuyorum. Sorun konuşmam mı? Konuşunca neden suçlu oluyorum. Ben bunu anlamıyorum. Ama kim beni suçlarsa suçlasın konuşacağım. Ben PKK’nin de, Jitem’in de itirafçısıyım....
Nasname- Musa Anter ile ilgil, daha önce çeşitli girişimler vardı. Ve bunların bir kısmı neticelenmişti. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Neden bu Rahşan Anter sizinle uğraşıyor?
Aygan- Rahşan hanımın acısını anlıyorum. Buraya geldi. Bazılarını devreye soktu. Onlara güvendim. Ersin Kalkan adındaki polis muhabiriyle benim hakkımda kitap yazdılar. Onlardan ve benimle ilgili kitap yazan diier Timur Şahan ve Uğur Balık’dan da şikayetçiyim. Onlar hakkında da dava açtım. Benim üzerimden hem para kazanıyorlar hem de beni katil ilan ediyorlar. Bunlar gazeteci mi? Savcı mı? Vurguncu mu? Onu da siz karar verin.
Nasname- Bu kısa tele-röportajla belirtmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aygan- Bence bir şey daha yapılmalı. O da bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler bir araya gelmeli. Davacı olmalılar. Ayrıca Türk halkı ve Kürd halkı da şunu bilmeli. Bizi bu suça iten Öcalan ve onun PKK’sı, bir o kadar devlet ve ordunun içinde kurulan JİTEM’dir. Esas suçlu olan bunlar. Bizim de suçumuz var. Fakat bizi vurmak ve bize katil demekle bu iş sonuca ulaşmaz ki.
Ve dün olduğu gibi bugün de eski Jitem içinde benim gibi faaliyet içinde bulunmuş olanlara sesleniyorum: Sizde çıkın o gizlendiğiniz yerden. Elllerinizdeki silahları bırakın. Tetikçi olmayın. Bakın benim durumum şu anda sizin en kralınızdan iyi. İsveç hükümeti en insani yardımını yapıyor. Keşke benim böyle bir devletim olsaydı. Onun için canımı verirdim. Ne örgüt, ne devlet, bana bu güveni vermedi. Eğer ben Türkiye’de en küçük bir şey için gözaltına alınmış olsaydım, öldürülmeseydim bile en az altı ay benden haber alınmazdı. Hiç bir şey olmasaydı eşim çıldırır, çocuklarım sokaklara düşerdi. İşte devlet olmak budur. Türk devleti bari bunu gözönüne alsın.
Ek 2:
Orhan Miroğlu'nun bugün (31.01.2009) Taraf'ta yayınlanan açıklaması:
"Abdülkadir Aygan'ın Türkiye'ye iadesi konusunda kendilerinin bir talebi olmadığını belirten Orhan Miroğlu şunları söyledi: "İçişleri Bakanı Beşir Atalay, DTP Van milletvekili Özdal Uçar'ın soru önergesine verdiği yanıtta Aygan'ın İsveç'ten iadesinin istendiğini açıklamıştı. Özellikle Ergenekon ile ilgili hassas süreçte can güvenliği temel bir sorun. Ergenekon ve JİTEM bağlantısının ortaya çıktığı bu ortamda samimi itiraflarda bulunanların can güvenliği sorunu var" dedi. Aygan'ın bu koşullarda Türkiye'ye iadesinin tehlikeli olabileceğine dikkat çeken Miroğlu, Aygan'ın yaşam hakkının korunması açısından İsveç'te yargılanması gerektiğini söyledi."
19.1.09
7 ay sonra bir kez daha: "Gerçekler bilinsin yeter"
(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)
Hakan Akçura210.35 dakika
Stockholm, Haziran 2008
Selamlar,Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...
Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.
Videoda benım sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).
Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yıllari arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.
Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".
Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.
Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.
JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.
Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve isveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.
Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.
Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.
Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.
Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.
Bu linki, ticari olmayan kaygılarla, kişisel izlenme ve yükleme niyetiyle istediğinizce yaygınlaştırabilirsiniz.
Gazeteler, TV kanalları, haber siteleri, bu videonun akan ya da sabit görsellerini, ancak iznimle ve ismimi, eserin ismini ve yayınlandığı bu blog sitesinin linkini vererek yayınlayabilir. Aksine kullanım, cezai yaptırım nedenidir.Tabii ki, seyredenlerin yorumlarını bu blogun en altına eklemeleri de beni çok sevindirir.
"Bu kaydı üzerindeki sis perdesi kaldırıldıkça, ne denli kirli olduğu yeniden, yeniden ortaya çıkan kirli savaşın tüm kurbanlarına, onların çocuklarına ve Kadir'in çocuklarına adıyorum."
Hakan Akçura
İsveç, Stockholm, Haziran 2008
Abdülkadir Aygan'ın verdiği resimaltı bilgileriyle, filmin sonunda yeralan fotoğraf ve belgeler:
(Önemli not: Bu fotoğraf ve belgeler sadece yanı sıra "Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com" kaynak bilgisi eksiksiz yeralırsa, yazılı, görsel ve elektronik medyada alıntılanabilir ve yayınlanabilir.)
Abdülkadir Aygan, Adana Motor Meslek Lisesi'nde arkadaşları ve öğretmenleriyle (orta sırada, soldan üçüncü). Yıl 1976.
Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda.
Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda arkadaşlarıyla (ayakta, soldan üçüncü).
Abdülkadir Aygan, 1990 yaz aylarında Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı karargahı Bölük Er Yatakhanesi'nde. (Önceki resimaltı A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile değiştirildi.)
"Şerif" ("Aziz Turan" / Abdülkadir Aygan) 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Grup Komutanlığı'nda. (Fotoğrafı çeken A. Cem Ersever - A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile eklendi.)
JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Hüseyin Tilki, Fethi Çetin, Recep Tiril, İbrahim Babat, Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken Adil Timurtaş.)
JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Abdülkadir Aygan, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Fethi Çetin, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken İbrahim Babat.)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani ile Diyarbakır Orduevi'nde (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ile Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ve diğer katılımcılarla Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) JİTEM maaş bordrosu
Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Ordu Yardımlaşma Kurumu daimi üyelik belgesi
Hakkında Tempo dergisinde çıkan haber ve röportajın özgün tam metinleri
18.1.09
15.1.09
7.1.09
1.1.09
30.12.08
"Look what beautiful seashells!"
15.11.08
"Gerçekler bilinsin yeter" en az 5001 kere seyredildi

Videom "Gerçekler bilinsin yeter", onu yayınladığım blip.tv linki aracılığıyla bugüne değin -başından sonuna dek- en az 5001 kere seyredildi. "En az" diyorum çünkü, bu izleyicilerin büyük bir kısmı bu 3.5 saati aşan kaydı üşenmeden bilgisayarlarına indirdiler. Kaç kişi daha, kaç evde, kaç kahvede, lokalde, onlar sayesinde izledi bilemiyorum.
Videoyu yaygınlaştıran başlıca web siteleri şunlar oldu:
Nasname
Haber Diyarbakır
Ekşi Sözlük
Sol Platform Org (Forum)
Herkesin Belgeleri
İzmir İzmir Net (Forum)
Hazırlıksız Yakalandım (Kişisel blog)
Mirhan Aker (Kişisel blog)
Benim bu okuduğunuz bu blog sitem ve yayınladığım basın bülteni aracılığıyla gelenler dışındaki hemen tüm izleyicilerimin taşıyıcısı bu linkler ve üye olduğum birkaç grup oldu.
Yazılı basında sadece Tempo dergisinin cesur genç muhabirleri bu videonun varlığını ve içeriğini ellerinden geldiğince yayınladılar. O görüşmenin eksiksiz metnini de ben yayınladım. Elbette ki bu haberin ardından da gelenler olmuştur blip.tv'ye...
Yukarda saydığım tüm linklerin sahiplerine ve Tempo'ya teşekkür ediyorum.
Ben bu videoyu yayınladığımda daha Ergenekon İddianamesi yayınlanmamıştı. Ergenekon delil klasörleri avukatlara ve medyaya dağıtılmamıştı. Daha emekli albay Arif Doğan tutuklanmamış, hep varlığı inkar edilen JİTEM için “ben kurdum, Veli Küçük’e devrettim” dememişti. Sabah gazetesi çift taraflı itirafçı, eski PKK ve JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan’la buluşmamıştı. Tarih 22 Haziran 2008’di.
O günden bu yana video hakkında önce bir arkadaşım Star gazetesinde bir haber yayınlamak istedi ve başaramadı ya da vazgeçti. Expres dergisinde ve üstelik "Fırat'ın ötesinde kalan Ergenekon"u kapak yaptıkları sayıda yayınlanacağı söylenen haber bana iletildiği kadarıyla sorumlu muhabir evlendiği ve yazmaya zaman bulamadığı için yayınlanmadı. Taraf gazetesiyle birkaç hafta yazıştık. Bu yazışmalar,
"Hakan Bey, merhaba,
Ben Taraf Gazetesi'nin Yazıişleri Müdürü Eray Özer. Mailinizi okuduk. Taraf Gazetesi olarak sözünü ettiğiniz belgeselden nasıl yararlanabiliriz? 3.5 saatlik bu belgeselin içeriğine biz sayfalarımızda, eğer siz de isterseniz, yer verebiliriz."
satırlarıyla başladı, -İsveç'te yaşayan bir muhabirleri aracılığıyla Abdülkadir Aygan'a kendilerinin ulaşmak istediklerini öğrenmem dışında- hiçbir sonuca ulaşmadı.
Korsan Haber sitesinde çalışan bir başka arkadaşımın yazdığı haber ise, "böyle tehlikeli işlere bulaşmak istemeyen" yayın yönetmeni Atılgan Bayar tarafından geri çevrildi.
Yüzlerce mail aldım. Çoğu destek, yorum ve ilgi mailiydi. Hepsi beni sevindirdi.
Durum, döküm bu...




