16.5.13

"Liste" ya da soydüşkünyarlarına kuş kondurmak




Yarın Stockholm TEGEN 2 sanat galerisinde açılacak karma serginin adı, “Evet, yaşamak istiyorum, ölmek istiyorum”. İsveç ulusal marşının nakaratı bu... Her ne kadar sergi Norveç'in ulusal gününde açılıyor olsa da, anlaşılacağı üzere, karma serginin asıl İsveçlilikle ilgili bir derdi var. Sergi metninde Gunilla Sköld-Feiler, özetle, "isveçliliğin neredeyse ten rengiyle belirlenmesinin tartışılabildiği günümüzde neyi kutlayacağız?" diye soruyor. 

Ben de katılıyorum bu sergiye. Diğer sanatçılar, galerinin sahiplerinden Gunilla Sköld-Feiler, ChunLee Wang Gurt, Kerstin Hansson, Peter Johansson, Dorinel Marc ve Paula Urbano. İsveç Ulusal Günü 6 Haziran'da biz tüm sanatçılar, gelen konuklarımızla sohbet edeceğiz. Sergi 16 Haziran'a kadar sürecek. TEGEN 2 bundan önce de üç karma ve bir solo sergimin evsahibiydi.

Bu sergide çok elemanlı, "Liste" isimli bir duvar düzenlemem yeralacak. “Liste” şunları içeriyor: “İsveç'in belli başlı soydüşkünyarları” başlıklı bir liste. “İsveç'in belli başlı kuşları - 1” başlığıyla sergilediğim dört resmim ve tüm duvarı kaplayan üç yıllık emeğimin belgeleri.

En iyisi baştan başlayayım anlatmaya...



Örebro, Närke'de Falkaberget diye anılan soydüşkünyarında kızılgerdan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Geçtiğimiz mart ayında Dünya Bülteni'nde yayınlanan, Cihan Aktaş'ın sorularını cevapladığım uzun söyleşide İzlanda ve İsveç tarihinde yüzyıllardır bir söylenti, bir mit olarak özel bir adla anılan (ättestupa) uçurumlardan sözetmiştim. Güçsüzleşen yaşlıların, engellilerin, “artık topluma yük olanların” (!) atıldığı -ya da hiç atılmadığı, böyle bir şeyin olmadığı- uçurumlar. Ama nedense üretilen, kabullenilmiş, bugüne kadar taşınmış ve yaşlılara, bakıma muhtaçlara dair uygulanması öngörülen her olası kötü, geri devlet politikasında bir metafor olarak anılan (“- Oldu olacak, onları ättestupa'dan atın bari!”) özel bir adı olan uçurumlar: ätt = soy, aile / stup = uçurum / stupa = ansızın ya da direnerek ölmek / ättestupa = ailelerin ansızın düştükleri, atıldıkları uçurumlar.

Üç yıl önce bu uçurumlara dair özel bir ilgi büyütmeye başlamamın üç nedeni var. Öncelikle, İsveç toplumunun çoğunluğunun kullandığı, içinde taşıdığı, varoluşlarını, edimlerini belirlediğini düşündüğüm günlük yaşam kodlarını yazmaya yıllar önce başlamış ve bu kodların içinde yoğun bir utanç duygusunun varolduğuna inanmaya başlamıştım. Bu duygunun kadim köklerinin arayışı içindeydim.




Olofström, Blekinge'de Valhalla diye anılan soydüşkünyarında şakrak kuşu
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Ardından, bu arayışımda ulaştığım ve 1949 yılında -"Proleter yazarlar" grubunun üyesi- Ivar Lo-Johanssons'un fotografçı Sven Järlås ile birlikte yayınladığı, “Ålderdom” (Yaşlılık) adlı bir kitap. Bilinen en eski zamanlardan bugüne, yaşlılığın bu topraklarda nasıl taşındığını, algılandığını ve yaşlılara karşı yaygın toplumsal tutumun ne olduğunu aktaran kitabın ilk bölümünün başlığı bu uçurumları ve bu uçurumlardan insanları atarken kullanılan -akrabaların hepsinin, bir sonra ölecek olanın ise kurbana en yakın kavraması gereken- özel sopaların adını (ätteklubba) taşıyordu. Heyecanla okuduğum dört sayfada gördüm ki, Johansson bir mitten değil, olası bir gerçeklikten sözediyor. Merakım kabardı.

Üçüncü nedenim ise, üç yıldır bir bakıcı olarak değişik bakımevlerinde, yaşlı, bakıma muhtaç, engelli insanlarla, onlar için çalışıyor olmam. 



Göteborg, Västergötland'da Ramberget diye anılan soydüşkünyarında  karatavuk
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Üç yıllık aralıklı arayışım ve kazımda, hakkında yazılan wikipedia maddesinde bile mit olarak anılan ve sayısı onu geçmeyen bu uçurumların -şimdilik- ülkenin doksan ayrı yerinde olduğunu saptadım.

Nerelerde araştırdım da buldum onları? Öncelikle Kungsliga Biblioteket (Krallık Kütüphanesi) ve Sveriges National Biblioteket'in (İsveç Ulusal Kütüphanesi) 200 yıl geriye gidebilen Digitaliserade svenska dagstidningar” (Dijitalize edilmiş günlük İsveç gazeteleri) arşivinde, Projekt Runeberg (Nordisk familjebok konversationslexikon och realencyklopedi) arşivinde, ayrıca İsveç'in diğer tüm dijital arşivlerinde, birçok uluslararası arşivde yeralan eski yayınlarda, güncel haber, gezi, dağcılık, doğa sitelerinden, soykütüğü arama forumlarına kadar internetin olanaklı tüm labirentlerinde, kitaplıklarda, eski kitapçılarda... 

Aynı yoğunlukta akacak bir üç yıllık süreçte İsveç'te doksan yeni soydüşkünyarı daha bulabileceğimden neredeyse eminim. (Evet, sonunda "ättestupa" demekten vazgeçip, türkçeye bir yeni kelime eklemeye karar verdim.)




Karlstad, Värmland'da Alster diye anılan soydüşkünyarında ak kuyruksallayan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Bu kazılarım bana gösterdi ki, bulduğum, okuduğum metinlerin çoğu soydüşkünyarlarından bahsederken onları mit mekanları olarak degil, eski ve kirli bir geleneğin yerleri olarak dillendiriyor.

İşin matrağı ve inanılmaz olanı şu ki, sözkonusu üç yılın son aylarında listesini yayınladığım doksan soydüşkünyarının elli tanesinin aynı zamanda Riksantikvarieämbetet (Ulusal Miras Kurulu) tarafından “plats med tradition” (geleneksel yöre) ve “minnesmärke” (anıt) tanımlamasıyla “Riksintressen för kulturmiljövården” (Ulusal çıkarlar için korunması gereken kültürel miras) kılındığını hayretle farkettim. Genç nesillerin “ättestupa” (soydüşkünyarı) kelimesine bile yabancı ya da onu sadece genellikle göl kenarlarında yeralan, yüzü doyumsuz manzaralara dönük uçurumların adı sandığı bu ülkede hayretimin nedeni rahatlıkla anlaşılabilir.

Umarım yayınladığım liste ve duvara sıvadığım o belge-kağıtların, haritalarin etkisi istediğimce güçlü olur. Umarım 70 yıl önce Ivar Lo-Johanssons'un bir araştırmacı yazar diliyle ileri surdugu iddianın, sanat diliyle yinelediğim, yenilediğim bu yeni hali, anlamlı bir tartışma başlatabilir.

Özetle, soydüşkünyarlarının İsveç toplumunun yüzleşmekten kaçındığı, ama buna rağmen etkileri ve sonuçlarını, ortak suçluluk duygusu ve utancını belki de güçlü bicimde hala yaşadığı en eski, en derin kolektif suçu olabileceğini düşünüyorum. 

Öte yandan, ättestupor kavramı eğer düşündüğümün tersine bir mit ise, bunca yüzyıldır, böylesi acımasız -ve gerçekleşmemiş / sanki "ne yazık ki gerçekleşmemiş"- bir kolektif suça özel bir isim yaratılmış olması ve bu kadar rahat, yaygın, ikircimsiz, meşru bir kullanım ve varlık zemini bulabilmesi belki de daha da vahim. O sahip çıkılanın, her yeni güne taşınanın ne olduğunun, kim ne kadar farkında? Bu yüzden mi milyonlarca insan hep yalnız yaşlanıp, kimsesiz ölüyor bu ülkede?




İsveç'in başlıca soydüşkünyarları
(Hakan Akçura, 2013)


Güncelleme:

Serginin ardından 35 tanesini daha bulunca, kendilerinin bir gerçeklik olarak anıldığı tüm eski yazılı belgeleriyle birlikte tüm bu soydüşkünyarlarının coğrafi koordinatları ve bulabildiğimce fotograflarını bir web sitesinde yayınlamaya karar verdim. Ekim 2013 - Mart 2014 arasında bu siteye yerleştirdiğim, buldukça yenilenecek olan - kimlikleri, "adları, köyleri, kilise bölgeleri, bir üst kilise alanı, belediyesi, şehri, bölgesi" olarak sıralanmış- hali hazır 125 soydüşkünyarının listesi şu (Site haliyle isveççe ama bu her tıklamanızla, o soydüşkünyarını anan belgeye, haritadaki, yerküredeki konumuna, fotografına ulaşmanıza engel değil):

İsveç'in belli başlı soydüşkünyarları

(R): Riksintressen för kulturmiljövården (Ulusal çıkarlar için korunması gereken kültürel miras)

20.3.13

"Beş kaknüs" / Newroz pîroz be!

9 Mart 2013 günü 2. İstanbul Trienali'nden aldığım "temaya ilişkin bir eser üretme" çağrısı, yıllardır dönüp dönüp baktığım beş fotografı nasıl bir biçime taşıyıp da sizlere göstermek istediğime dair o kadim sorumun cevabını bana verdi. Sağolsunlar.

18 Mart 2013 günü de bu cevabımın 2. İstanbul Trienali'nde ne yazık ki sergilenemeyeceğini öğrendim.

Bir gün İstanbul ya da Diyarbakır duvarlarında sergilemek üzere yüzümü sizlere şimdilik buradan döndüm.

Aşağıdaki "Beş kaknüs" tam 31 yılın ardından, insanlık tarihinin en kara, lanetli çukurlarından biri olan Diyarbakır Cezaevi'nden, bugüne, tüm saygımla, 2013 yılının newrozuna taşıdığım selamımdır: Newroz pîroz be!









1. 

“Vatanı Hindistan olan kaknüsün güzellikte eşi benzeri yoktur. Ney'e benzeyen uzun ve kuvvetli gagasında yüze yakın delik vardır. Her delikten farklı bir ses çıkar ve çıkan her ses, başka bir nağmenin ifadesidir. Kaknüs öttüğü zaman, diğer bütün kuşlar susar. Onun sesinin güzelliği hepsinin aklını başından alır. Ömrü bin yıla yakın olan kaknüse öleceği vakit hissettirilir. Kuş, ölüm vakti yaklaştığında topladığı çalı çırpının ortasına geçer ve çeşitli nağmelerle feryada başlar. Gagasındaki her delikten ruhunun bir tarafına ait farklı bir nağme çıkar. Ölüm korkusundan hazan yaprağı gibi titrer. Yakıcı feryatlar, âdeta gönüllerden kan damlatır. Kaknüs nihayet bir nefeslik ömrü kaldığı an kanatlarını şiddetle çırpar ve kanatlarından çıkan kıvılcımla alev alır. Çıkan ateş, kuşun çevresindeki çalı çırpıyı da tutuşturur ve nihayetinde kuş tamamıyla yanar. Hiç ateş kalmadığı bir anda kaknüsün külünden başka bir kaknüs yaratılır.”

Ferîdüddîn-i Attâr
Mantık-ut Tayr'dan


2.

“1995 yılında 68’liler Vakfı’nda çalışırken bir adam geldi. Düzgün giyimli, kısa kesim saçlı ve orta boylu birisiydi. Koltuğunun altında siyah bir çantası vardı.

İçeriye girerken ürkekti ve her halinden tedirgin olduğu belli oluyordu.

Onu çalışma odama buyur ettim. Çay söyledim. Adını sordum. Kısa bir tereddütten sonra kaçamak bir şekilde sadece adını söyledi. Soyadını söylemekten kaçındı.

Vakfın kuruluşu ve faaliyetleri hakkında birkaç sorunun ardından, benim hangi cezaevlerinde kaldığımı ve cezaevinde kaç yıl yattığımı filan sordu.

Ona vakfın kuruluş amacını ve projelerimizi anlattım.

O zamanki projelerimizden en önemlisi, devrimci mücadelenin yakın geçmişi için 'Sözlü tarih' ve siyasal faaliyetlerle ilgili 'Bilgi ve belge toplama' idi.

Bu bağlamda o sıralar gazeteci Ergin Konuksever’in özel arşivindeki özgün resimlerden oluşan ‘68 Fotoğrafları Sergisi’ açmıştık. Bu sergi devrimci ve demokrat kamuoyunda ilgiyle karşılanmıştı.

Misafirim 10-15 dakika kadar süren sohbetin ardından, memnuniyetini ifade ederek ayağa kalktı ve kapıya doğru yöneldi.

Vakfa karşı gösterdiği ilgiden dolayı kendisine teşekkür ederek ona kapıya kadar eşlik ettim.

Tam kapıdan çıkarken çantasını açtı ve içinden bir zarf çıkararak 'Bunu size getirdim. İçinde Diyarbakır Cezaevinde kendini yakanların fotoğrafları var' dedi.


Zarfı alıp heyecanla açmak istedim. Adam 'Lütfen sonra açın' dedi ve asansörü kullanmadan hızla merdivenlerden inip gitti.

Hemen odama döndüm ve zarfı elimle yoklayarak içinde gerçekten resim olup olmadığını kontrol ettim. Daha çok resmi dairelerde kullanılan sarı küçük zarfı hemen açtım.

Zarfın içinde yarım pelür kağıda sarılmış 5 adet yanmış insan fotoğrafı vardı. Resmin birinin arkasında da 'Diyarbakır Cezaevi'nde kendilerini yakanların resimleri' diye yazıyordu.

Siyah beyaz olarak çekilmiş ve 9x12.5 cm. ebadında tabedilmiş olan bu resimleri bir fotoğraf sanatçısı arkadaşıma gösterdim.

Arkadaşım fotoğrafları inceledikten sonra, bunların aynı makine ile çekildiğini ve aynı kağıtlara tabedildiğini, ancak 4 tanesinin aynı zaman ve mekanda çekildiğini, bir tanesinin ise farklı bir zaman ve mekanda çekilmiş olduğunu söylemişti.

Gerçekten de fotoğraflardan 4 tanesi cezaevinde veya morgda sedyede çekilmiş gibi görünüyordu. Beşinci fotoğraf ise diğerlerinden biraz farklıydı.

Bu fotoğraf çarşaf ve battaniye/kilim benzeri bir şeylerin içine sarılmıştı. Bu cesetteki kişinin yüz kemiklerinin görünmesinden esas olarak kafatasının yandığı anlaşılıyordu.

Tanıdığım birkaç Kürt devrimci arkadaşla konuştuktan sonra bu resimlerin 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde kendilerini yakan 5 PKK’liye ait olduğuna karar verdik.

Fotoğraflardan [ilki] 21 Mart 1982′de kendisini Newroz ateşi gibi yakan Mazlum Doğan’a, diğer 4 resim ise 18 Mayıs 1982′de kendilerini yakan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin’e aitti.”

Şaban İba
(İnternette yeralan “Sol Diyalog” grubunda yayınlanan mesajından)