17.6.09

Berlin'de "İstanbul-Off-spaces" sergisi , "Allah korkusu" ve cevaplarım...


Hafriyat-Karaköy'ün "Allah Korkusu" sergisinden seçmeler iki ayrı uluslararası sergiye taşınıyor. Bunlardan ilki, Kunstraum Kreuzberg / Bethanien'de, Berlin'de 3 temmuz 2009 tarihinde açılacak "İstanbul-Off-spaces" sergisi. (İkinci sergi, kasım ayında Paris'te İslam Kültürü Enstitüsü'nde açılacak.)

16 Ağustos'a kadar sürecek "İstanbul-Off-spaces" sergisine on iki sanatçı grubu davet edildi. Basın bülteni sergiyi şu cümlelerle tanıtıyor: "İstanbul-Off-Spaces sergisine davet edilen oniki sanatçı grubu, sergilenen eserleriyle, İstanbul’da sayıları giderek artan ve önem kazanan bağımsız, ticari olmayan sanatçı kolektifleri ve sanat mekanlarını temsil ediyorlar."

Katılımcılar, 5533, Apartman Projesi, Artık Mekan, Atılkunst, Daralan, Hafriyat-Karaköy, Kurye, Masa Projesi, Nomad & Upgrade!İstanbul, Oda Projesi ve xurban_collective.

Bülteni okumaya devam ediyoruz:

"İstanbul-Off-Spaces, Berlin ve İstanbul arasındaki kardeş şehir ilişkisinin 20. yıldönümü vesilesiyle düzenleniyor. Sergi, Hauptstadtkulturfonds (Federal Almanya Başkenti Kültür Fonu) ile Kunstraum Kreuzberg/Bethanien’in destekleriyle gerçekleştiriliyor.

Sanatçılar işlerinde, toplumsal ve politik olguların izini sürüp, Kreuzberg’deki konumlanışları sayesinde, özellikle Berlinli sanat çevreleri ile ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerle de kalıcı bir diyaloğu hedefliyorlar. Bu bağlamda, Selda Asal ve Serdar Ateşer (Apartman Projesi), yüzde 90’ı Alman kökenli olmayan öğrencilerden oluşan Neukölln’deki Kurt-Löwenstein Okulu ile birlikte gerçekleştirilecek bir müzik videosu planlıyorlar. Sergilenen çalışmalar arasında, Hafriyat-Karaköy’de gerçekleştirilen Allah Korkusu Afiş sergisinden seçmeler de yer alıyor. Atılkunst grubu ise, serginin gerçekleştirileceği ve eskiden bir Kilise Hastanesi olan Bethanien binasının kuleleri arasına 'Sadede Gel' sözlerini içeren bir Mahya gerçekleştirecek."

Sergiye "Kemalizm bir ibadet biçimidir" isimli afişimle katılacağım.


Bu vesileyle, geçtiğimiz aylarda Sabancı Üniversite Kültürel Çalışmalar Bölümü yüksek lisans öğrencisi Özden Şahin'in "Türkiye'de güzel sanatlara son on yılda yapılan sansür" konulu tez çalışması kapsamında sorduğu sorulara verdiğim cevapları, onun da izniyle yayınlıyorum:

3 No.lu Vaka Analizi: Allah Korkusu Sergisi / Hakan Akçura

1. Süreçten biraz bahsedebilir misiniz? Örneğin Vakit gazetesinin sergiyi hedef göstermesi üzerine konuyu grubunuz arasında konuşarak koruma talep etme kararını hep birlikte mi aldınız? Sergiyi korumak üzere gelen polisler posterlere baktıktan sonra nasıl bir tepki verdiler? Soruşturma açacaklarını size nasıl bildirdiler?

HA: Bu ve ardından gelen birkaç soruda, benim söz konusu sergi öncesi, sırası ve sonrası İstanbul ya da Türkiye’de olduğum varsayılmış. Oysa ben tüm bu süreçte İsveç’teydim. Öncelikle bu bilinmeli.

İkinci önemli hata ise, beni ve belki de tüm “Allah Korkusu” sergi katılımcılarını Hafriyat sanat grubu üyesi sanan vurgulamalarınızda söz konusu. Sergiye katılan sanatçılar arasında Hafriyat üyeleri elbette ki vardı ama o serginin ben de içinde olmak üzere çoğu katılımcısı, Hafriyat üyesi değildi. Dolayısıyla aslında ancak bu düzenleyici ve mekan sahibi sanat grubunun üyelerinin cevaplayabileceği birçok sorunuza cevap olarak yazacağım kimi sanılarım, bilgilenmelerim ve düşüncelerimi ise grup üyelerinin vereceği cevaplarla karşılaştırmanızda yarar olduğunu düşünüyorum.

Sergi öncesi yayınlanan ve hem sergiyi, hem de düzenleyici ve katılımcılarını hedef gösteren Vakit gazetesi haberini, Hafriyat’ın yolladığı bir bilgilendirici e-mail ile öğrendim. O e-mail konu hakkında Hafriyat’ın yaptığı basın açıklamasını da içeriyordu:

“Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde "Allah Korkusu" konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak "Küstah Sergi" başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında "sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor" iddiasında bulunuyor, "...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti" diye yazıyor, ayrıca "...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak" diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın "korku"yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, "Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri."

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada... Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy'ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.”

Vakit’in “Küstah sergi” başlıklı haberini ve Hafriyat’ın basın açıklamasını 6 Kasım 2007 günü, blog sitem “Open Flux”a taşıdım. “Daha açılmayan sergi Allah Korkusu'na Vakit'li saldırı” başlığı ve “Vakit gazetesi, benim de katılacağım 10 Kasım 2007 tarihinde açılacak olan ‘Allah Korkusu’ konulu afiş sergisini alenen hedef olarak gösterdi,” satırlarını blogumun başlığına taşıyarak…

Korumaya ilişkin kararı alan, uygulayan, masrafını karşılayan Hafriyat’tı. Benim açılış günü öncesinde, bu yönde aldıkları ve bence zorunlu ve gerekli bir savunma refleksi olan bu kararlarından hiç haberim olmadı.

Sergi açılışına gelen polislerin koruma amaçlı mı, yoksa neler olup bittiğine, bu arada onlar açısından sakıncalı bir durum olup olmadığını görmek ve gerekirse rapor etmek için mi geldiğini bilemiyorum. Belki her ikisini de kapsayan ve onlar işin alışıldık olan bir “yoklama” rutini söz konusu…

Yıllar önce Dulcinea’da “Aynalarımı İstiyorum” adlı sergimi açtığımda iki siyasi polisin uzun uzun sergilenen metinleri ve kimi görsel işleri inceleyip kendi aralarında tartıştıklarını hatırlıyorum. Türkiye’de şurasından ya da burasından verili bir sınırı aşma ihtimali olan, aşan her serginin ve etkinliğin bu biçimde siyasi polis memurlarınca incelenmesi sıradan bir durumdur. Her dernek, vakıf, parti genel kurulunun bir siyasi komiserin denetiminde yapılmasını yasal zorunluluğa bağlamış bir ülkeden sözediyoruz.

Polis memurlarının incelemelerinin ardından ne yaptıklarının en nesnel ifadesi, sanırım Hafriyat’ın hukuk danışmanının bana ilettiği açıklamada yazandı:

“Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Büro Amirliği'ne bağlı görevli memurlar, içlerinde sizinkinin de bulunduğu bazı afişler ile ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmak istediler. Buna yasal olarak hakları da var, malumunuzdur.

Fakat adli süreç henüz başlamadı. Dosya savcılık makamına henüz ulaşmadı.

Savcı bunu geri de çevirebilir, dava açılması için hazırlık soruşturmasına da başlayabilir.”

2. Sizce gazete neden bu sergiyi hedef gösterdi? Sergi açılmadan önce, sergi sırasında veya daha sonra kişisel olarak ya da grup olarak herhangi bir çevreden tehdit aldınız mı? Sergiye koruma çağırmanızın gerekçeleri nelerdir?

HA: Bence baştan Vakit gazetesi, geleneksel yobazlığı ve birçok cinayette izi olduğunu düşündüğüm, neredeyse her örneğinde “toplumda ne kadar insanı harekete geçirebildiğini bencilce sınayan” o bildik, bilinçli hedef göstericiliğiyle sadece serginin ismine kafayı takmıştı. Habere göre, o neleri içereceğini daha bizim bile bilmediğimiz sergi "sanat adı altında sövgü kültürü inşa ediyordu". Haberde şöyle denildi: "Sergiye katılan sanatçılar ürünleriyle Allah korkusunun insan üzerinde meydana getirdiği tahribatı (!) ve değişimi anlatmaya çalışacak.” [Ünlem, haberi yazanlardan…] Serginin sadece ismi bile Vakit’in bu satırları yazması işin yeterliydi. Haber şu satırlarla devam ediyordu: “Serginin içeriğine bir anlam veremediklerini belirten vatandaşlar ise, amacın sanat olmadığı görüşünde. Gazetemizi arayan okurlarımız, serginin neye ve kime hizmet edeceği konusunda endişelerini dile getirerek, bu tür girişimlerin provokasyon amaçlı olduğunu belirtiyorlar.” Bu satırlar Vakit’in benzer her haberinde rastlayabileceğimiz kodlamaları ve okurlarına iletilen mesajları içeriyor: Bu sanat değil. Allah’a dil uzatmaya kalkan bu girişim karşısında provoke olabilirsiniz. Özetle: “Saldırın!”

Onların gözünde, Muhammed’in suretinin çizilebilirliğini düşünmek ile Allah’ın adını anan ve O’na korkuyu, belli ki eleştirel bir zeminde başlığına taşıyan bir sergiyi düzenleyebilmek cesareti arasında çok fark olduğunu düşünmüyorum. Köktenci İslam’ın ve onun temsilcilerinin, kendi yasak ve tabularına ilişkin her soru, sorgulama, karşı çıkışa ne kadar kapalı olduğunu biliyorsak, Vakit’in bu tepkisine de şaşırmamak gerektiğini düşünüyorum.

“Küstah sergi” başlığının, Vakit gibi, onun açık ya da gizli bir mesajıyla en karanlık adımları vakit geçirmeden atabilecek binlerce müridi olan bir gazetede yayınlanmasının yeterli şiddette bir tehdit olduğunu düşünüyorum. Açılış günü ya da sonrasında Hafriyat’ın o çevreden ek tehditler aldığını sanmıyorum.

Çünkü açılış günü, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Büro Amirliği'ne bağlı görevli polis memurlarının, sergide, neredeyse Vakit’in Allah’ı ve Muhammed’i kadar etkili bir başka tabuya, M. Kemal Atatürk’ün imgesine dair yasağa ‘dokunulduğunu’ düşünmesi, içlerinde benimkinin de bulunduğu bazı afişler ile ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmak istemesi, verili durumu bir raydan, bence temelinde çok benzer bir diğer raya taşıdı: Kemalizmin hoşgörüsüzlüğü ve sansürüne…

Bu arada Vakit, ummadığı türde bir sergiyle karşılaşsa da açılıştan 5 gün sonra yine de aşağıdaki satırları, M. Fatih Gediman eliyle “Danimarkalı değil, yerli provokasyon” başlığı altında sergi izlenimleri niyetine yazmaktan geri durmadı.

Yine de Vakit gazetesi, ilerleyen günlerde, bu hedef gösteren karşı kampanyasını sürdürmediği gibi, yayın yönetmeninin ağzından, özellikle benim afişimden hoşlanan, sergiyi artık karşısına almadığını açıklayan bir yazı bile yazdı.

Hafriyat’ın sergiye koruma çağırmasının ise sergiyi, eserleri ve konuklarını koruma gerekliliğinden başka bir anlam taşıdığını düşünmüyorum ve yukarda da yazdığım gibi zorunlu ve gerekli buluyorum.

3. Polis sergi boyunca sergi alanında nöbet tuttu mu? Evetse, sizin isteğinizle koruma amaçlı mı beklediler yoksa sergiyi takip altında tutmak için mi? Sergide bulundukları süre içinde size ve ziyaretçilere nasıl davrandılar? Sanatçılar olarak üzerinizde psikolojik bir baskı oluştuğu söylenebilir mi?

HA: İstanbul’da süren sergi boyunca olup bitene ilişkin en sağlıklı açıklamaları Hafriyat Karaköy’den edinebilirsiniz. Bilebildiğim kadarıyla polisin nöbeti söz konusu değil. Hafriyat’ın ise sınırlı bütçesiyle sergiyi ve ziyaretçileri korumak için güvenlik elemanı tuttuğunu biliyorum. . İlerleyen günler içinde Hafriyat çok anlaşılır bir biçimde, bu masrafa bizim de katılmamızı, onlarla dayanışmamızı istemişti. Gücüm yoktu, katılamamıştım. Diğerleri ne kadar katıldı bilemiyorum.

Benim üzerimde oluşan bir psikolojik baskı yoktu ama düzenleyicilerin ve diğer katılımcılardan kimilerinin üzerinde bu baskıyı gözledim. Çok da doğaldı bu durum bence… Tabii ki ziyaretçilerin ve ziyaretçi adaylarının üzerindeki bilemediğimiz bir başka türlü baskıdan ya da tam tersine dayanışma çabasından da bahsedilebilir. Ama dedim ya, kişisel gözlemlerim yok sergiye dair.

Soruşturulma açılması söz konusu olan afişlerden birinin tasarımcısı olan Murat Başol’un sergiden çekildiğini biliyorum. Onun internette yayınladığı ve bu kararının gerekçesini açıkladığı -ve sonra nedense sildiği- metin bu tür durumların bir sanatçıda nasıl bir iç yolculukla oto sansür kararına varabileceğinin ibret verici belgelerinden biri olarak kalacak:

"Hafriyat benim için bağımsız fikirlerimi tasarımlarımı kendi irademle ifade edebildiğim bir kaç galeriden biridir Türkiye de. Bu yüzden oluşturdukları sanat hareketinin özellikle son 10 yılda yaptıklarını da incelersek artık Türk resminde de hatırı sayılır bir yere sahip olduğuna inanıyorum.

Son üç sergisinde de yer almıştım, “Allah Korkusu" temalı sergide de bulunduğum için gayet memnunum. Ne yazık ki sergi öncesi hedef gösterilmesi provokasyona açık bir sergi haline dönüştürülmeye çalışılması üzüntü verici oldu. Sergi açılışı Hafriyatın talebiyle polis güvenliği sağlanarak yapılacaktı. Ancak ziyaretçiler, elinde kamera ve telsizlerle sergiyi inceleyen polislerle beraber, açılışı yapmak zorunda kaldılar. Oysa güvenlik için başvurulmuştu emniyete. Açılıştan sonra özel olarak inceleyebilirlerdi. Kısaca hoş bir açılış olmadı. Daha sergi sırasında benim afişimin de arasında bulunduğu üç afiş hakkında sakınca görerek kimlik tespiti istediler. Ben böyle bir şey görmedim, orası bir sanat galerisi bir eylem alanı değil bizde eylemci değiliz daha ilk dakikalarda böyle bir baskı görmek oldukça üzüntü vericidir.

Afişte eleştirilen; namaz hocası gibi bir dogmanın peşinde olanlar ile bunlarla aynı mantık zinciri ile Atatürkçü olduğunu iddia eden Atatürk’ü anlayamayanlardır. Bu afişimde Atatürk’ü aşağılamak eleştirmek hakaret etmek gibi bir amaç asla güdülmemiştir. Böyle bir sonuca ulaşılması da mümkün değildir. Bugün bir korkudan iki büyük korku inşa edildi Türkiye de. Bu korkular, içinde bulunduğumuz konjonktür de emperyalist güçlerin, yeni ismiyle global sermayelerin emellerini kolaylaştıran bir bölünmüşlüğe sebep olmuştur. Kendi afişimi bazı kalıplaşmış fikirlerin tartışılmasına yol açacağını düşünerek yapmıştım. Ancak en yakınımdaki bazı insanların hatta bazı sanatçı arkadaşlarımın bile tepkilerini çekmişti, her şeye rağmen sergilenmesini istedim. Yaptığım afişin bu atmosfer içinde doğru algılanmayacağını, hassas bir dengeye sahip olduğunu ve bazı çevreler tarafından manipüle edilerek farklı alanlara taşınacağını düşünerek şimdilik işimi sergiden geri çekiyorum. Tek sebebi de budur. Artık emniyet tarafından tespiti yapılmış bir iştir. Savcılıkça sakınca görünürse dava edileceğiz.

Bugün yıpranmış bir Atatürk heykeli değiştirilirken eskiyi imha edemiyoruz. Kimsenin bilmediği bir yere gömüp akıllılık ettiğimizi düşünüyoruz. “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum” diyen Atatürk'e, asıl hakaretin bu olduğunu düşünüyorum.

Son olarak şunu söyleyebilirim “Benim müstesna olduğuma dair yasa yoktur.” diyen Atatürk’ü tabulaştırmadan efsanelerden uzak ve ne kadar akılcı gözle görürsek o kadar gerçeğe yaklaşacağımıza inanıyorum.

(Journal Entry: Mon Nov 19, 2007, 1:01 PM http://muratbasol.deviantart.com)

4. Polis eserlerinize soruşturma açacaklarını bildirirken size bir gerekçe gösterdi mi? Nasıl bir açıklama yaptı?

HA: Bu soruyu yukarda cevapladım.

5. Sizce eserinizin sakıncalı bulunmasında uygulanan normlar neydi? Sansür için belli standartlardan söz edebilir miyiz?

HA: Atatürk’e dair hemen her şeyin bir tabu olduğu, devletin tüm kurumların onun sözleri, eylemleri hakkındaki bilgilendirmelerinin ve yorumlarının tartışılmaz gerçekler olarak kabul edilmesinin kural olduğu bir “tek lidere tapınma” siyasi kültürünün çocuklarıyız hepimiz.

Ben “Kemalizm bir ibadet biçimidir” isimli afişimi “Allah korkusu” sergisinin ardından İsveç’te de sergiledim. O sergilemede, afişimin “okunabilmesinin” tek yolu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, kanunları ve yönetmelikleri içinde Atatürk’e dair olan tüm paragrafların da sergilenmesiydi. Özellikle de “Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun”un tümünün… Bunu yaptım. “Allah Korkusu” sergisinde olup bitenleri anlatan bir metni ve daha istenmeden Cumhuriyet Savcılığı’na açık mektup olarak yolladığım ifademi de ekleyerek…

Ben afişimin Kemalizm’e dair verili bir tabuya, imgesel bir başkaldırı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Radikal gazetesinin sanat eleştirmeni Ahu Antmen çok sansasyonel bularak serginin ve elbette ki afişimin karşısında konumlanmış olsa da, sansasyonalizmi amaçlamak ile ister istemez sansasyonel olmanın anlamları arasındaki farka dair kafasını açmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ya da daha dürüst olup, tam da yazdığı yazıda sorduğu sorunun devamını getirmesi gerektiğini: “Son dönemde Atatürk imgesine yönelen sanatçıların ideolojik duruşunu bilmiyorum, dahası bazılarının salt tabulara saldırmak adına bazen vur kaç işler ürettiğini de düşünüyorum, ama cevaplarını aramamız gereken bazı sorular açtıkları ortada. Bu konuları tartışınca, düşününce, Atatürk'e hakaret mi etmiş oluyoruz?” (Radikal -21.11.2007)

Yani? Atatürk’e “hakaret etmek” aslında her türlü karşı yaptırımı ve cezayı hak eden bir olgu mu? Ne zamandır sanatın sınırları “hakaretin” varlık ya da yokluğunun belirlenmesiyle çiziliyor? Ya da vur kaç işler üretmek hangi anlamda dikkate alınır, değer verilir sanatın dışında bir varoluş? Yoksa asıl olan politik sanata karşı çıkış mı?

Sorun her zaman tabii ki ideolojik. Olası sansürün, anlamlı bir tartışmaya yol açtığını, bu sergi ve sergilenen işlerle, Türkiye siyasal, ideolojik, kültürel tarihinde çok önemli bir virajın alındığını düşünüyorum.

Aynı günlerde aynı gazetenin bir başka yazarının, Ahmet İnsel’in yazısının ise gelişmeleri çok doğru bir zeminde değerlendirdiğini düşünüyorum.

6. Eseriniz hakkında soruşturma açıldıktan sonra ifade vermek üzere ne zaman savcılığa çağrıldınız? İfadenizde neler söylediniz? Daha sonra hukuki süreç nasıl gelişti, tarihleriyle beraber belirtebilir misiniz?

HA: Soruşturma açılmadı. İfadem alınmadı. Soruşturmanın açılması ihtimali üzerine bir savcılık ifadesi yazdım ve bunu hem Hafriyat’a, hem Türkiye’nin sanat ve kültür ortamına, hem de basına 12 Kasım 2007 günü, sergilenen “Kemalizm bir ibadet biçimidir” adını taşıyan afişimin görseliyle birlikte yolladım:

“Sayın Savcı,

Hafriyat Karaköy'ün düzenlediği "Allah Korkusu" sergisinin basına da açıklanan çağrı metninin üçüncü maddesinde geçen "Atatürksüzlük korkusu," yaptığım işi üzerinde temellendirdiğim korkudur.

Afiş tasarımımı, Türkiye'nin en önemli değerlerinden biri olduğunu düşündüğüm, düşünür, yazar, Prof. Murat Belge'nin gazeteci Berat Günçıkan'la yaptığı söyleşisinin şu cümlelerinden ilham alarak yaptım:

"Bizde de Cumhuriyet'le birlikte oluşan ideoloji tamamen seküler bir alternatif değildir. Kemalizm bir ibadet biçimidir. Dünya tarihinde kısa bir yer tutsa da, bu sekülarizasyon sürecine girmiş olmak, Allah'ı kaybetmiş olmak demektir..."

(Murat Belge/Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Söyleşi: Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı, Mart 2006, sayfa 15)

Bu cümleler tümüyle katıldığım cümlelerdir.

Afiş tasarımım bir soyutlamadır ve adı bu söyleşiden alıntılanmıştır: "Kemalizm bir ibadet biçimidir."

Murat Belge'nin bu sosyo-politik saptamasının gündelik siyasi yaşantıda bire bir yansımalarını gördüğümüz günler yaşamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm'dir ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve bu resmi ideolojinin takipçisi olan insanların siyasal islama karşı çıkışlarında Atatürk bir peygamber gibi anılmaktadır.

Afişim, tam da bu çelişkinin dışavurumudur. İslamın tabu kıldığı, kendi peygamberinin suretini çizdirmeme inancı, bana göre, artık tüm bu Atatürk takipçilerinin de sahip olabileceği bir inançtır. Birbirine çok karşı gibi görünen radikal islamcılar ve anti-demokratik kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranmaktadır.

Bu inançla, bu ibadet biçimiyle, Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşının başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olmaktan çok farklı bir kimliğe bürünebilmiş, saldırgan, savaş yanlısı adımlar, anti-demokratik yaptırımlar, hatta yeni bir askeri darbe ihtimali "Atatürkçülük" adına savunulabilir hale getirilmiştir.

Bir sanatçı olarak, ülkemin tek tek tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, ilgilendiğim, tartıştığım, kendi bakış açılarımı sunduğum, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim bir zemindir.

Bunu yapabileceğim ve sergileyebileceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme özgürlüğümün, bir sanatçı olarak yaratma özgürlüğümün, ötesi insanlık hakkımın doğal sonucudur.

Saygılarımla...

Hakan Akçura”

7. Hafriyat Karaköy Grubu arasında bu uygulama nasıl karşılandı? Sanatçılardan nasıl tepkiler geldi? Bir sanatçı örgütlenmesi ya da dayanışması söz konusu oldu mu?

HA: Tam bir dayanışma çemberiydi Hafriyat ve sanatçı, sanat inisiyatifi, sanat ve kültür ortamının yarattığı…

8. Daha önceden başınıza bu olaydan başka benzer bir şey gelmiş miydi? İlk kez böyle bir şeyle karşılaştıysanız hukuki destek için inisiyatifin bir yardımı oldu mu?

HA: Benim 1995 yılındaki MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü diploma projem, “Kuvva-yı Milliye, Kuvva-yı Seyyare ve Yeşil Ordu’dan düzenli orduya” başlığını taşıyordu ve özetle, ulusal kurtuluş savaşımızın resmi ideolojinin hepimize aktardığı biçimde ve nitelikte olmadığını, bizzat Genelkurmay’ın arşiv belgeleriyle gösteren ve tartışmaya açan bir neo-fluxus sunumuydu. Bizlere “Kuvva-yı Milliye” başlığını dayatan ve yeni “mermi taşıyan kadın” ve “yeni başkomutan” resimleri bekleyen sanatsal gerici ve Kemalist bölüm yönetimi, görür görmez bu sunumu yoksaydı ve diploma değerlendirmesini bile yapmadı.

Çerkez Ethem’in aslında kim olduğu, genç Sovyetler’in savaştaki desteği, Yeşil Ordu’nun başarıları ve o dahil tüm bağımsız direniş örgütlenmelerinin süreç işinde nasıl boğazlanıp yok edildiği ve örneğin İzmir’in aslında kimler tarafından yakıldığı gibi, resmi tarihin tabularını konu edinen, onları öne çıkarılıp gösterilmeyen resmi belgeler eliyle tartışan bir diploma projesinin ülkemizdeki kaderi Neş’e Erdok, Özer Kabaş, Kemal İskender gibi isimlerin içinde olduğu bir diploma jürisinin elinde, devletin diğer resmi kurumlarının elindekinden daha farklı değil yani…

9. Grubun içinden ya da öteki sanatçılardan nasıl görüşler geldi? Size eserinizi sergiden çekmeniz konusunda öneride bulunanlar oldu mu?

HA: Tam bir dayanışma örneğiydi tüm süreçte yaşananlar... Tabii ki böyle bir öneride bulunan olmadı.

10. Sergi hakkında gazetenin yayınladığı haber ve sergi üzerindeki polis baskısı ziyaretçilerin eserleri algılayışını nasıl etkilemiş olabilir? Sergiyi ziyaret edenlerle konuşma, konuyu tartışma, onlardan görüş alma fırsatınız oldu mu? Polisin varlığı seyircilerin fikir beyan etmesini engellemiş olabilir mi?

HA: Bu sorunuzun gerçek muhatabı yine Hafriyat Karaköy... Benim sanım ise, böylesi konularda algısı artık kolay kolay değişmeyecek, özgür konumlanışını, kendi duruşunu değiştirmeyecek sanatseverler ve sanat eleştirmenleri ne iyi ki çoğunlukta artık İstanbul ve Türkiye’de…

11. Sizce sansür sanatçıda yeni estetik tercihler ve formlar yaratıyor mu?

HA: Bizzat sansür kavramının kendisi, birçok karşı estetik tercih ve karşı form yaratmak için yeterli bir kışkırtıcılığa sahip, sanatçılar için… Ama sanırım sorduğunuz bu değil.

Birçok sanatçının sansür ve daha ötesi, yargılanma, cezalandırılma, işkence görme, hapsedilme ihtimaliyle kendi yaratımını çekinceyle, kısıtlamayla, korkuyla yönlendirip yönlendirmediğini soruyorsanız, bunun elbette ki çokça örneği vardır ülkemizde ve benzeri tüm özgürlük ve demokrasi sorunu olan ülkelerde…

Ama Türkiye kültürel tarihi bundan daha çok, binlerce zengin, zekice biçim ve yöntemle baskıya, sansüre her alanda karşı çıkışın örnekleriyle ve bunlara karşı devletin amansız zoru ile tanımlanabilir.

Bence bir kısım sanatçı da zaten, bu tür çelişkilerin uzağında özü gereği ‘devlet sanatçısı’ olduğu için, resmi ideolojinin içinde soluk alır. Özel bir oto sansüre bile ihtiyacı yoktur.

12. Oto sansür hakkında söylemek istedikleriniz neler? Gerek kendiniz, gerek öteki sanatçı arkadaşlarınız arasında oto sansür konusunu tartışıyor musunuz? Ya da bilinçli ya da bilinçsiz oto sansür uyguladığınızı düşünüyor musunuz?

HA: Oto sansürden baskıcı rejimlerin yürürlükte olduğu ülkelerde ve yasaklayan, cezalandıran siyasal güçlerin etkisinin baskın olduğu bir dünyada sözedebiliriz.

Yıllar önce MSÜ Güzel sanatlar Fakültesi’nde, içinde bir erkeğin diğer erkeğe dokunduğu anın tasvir edildiği bir metnin de yeraldığı bir atölye iş sunumumda hocam Adnan Çoker benim geleceğime ilişkin kendince iyiniyetli bir uyarıda bulunmuştu: “Hakan, iki şeyi bu ülkede sergileyeceğin yaratımından uzak tutman senin için iyi olur: Politika ve eşcinsellik…” Bu ve benzeri uyarıların birçok sanat eğitimi veren kurumda dün de bugün de öğrencilere yapıldığını düşünüyorum.

Ama buralara gelinceye kadar, zaten aynı kurumların önemli bir bölümünde bundan on yıl önce bile, “o okullardan ancak beş yılda bir tek bir gerçek sanatçının çıkabileceği, onun da asla kadın olmayacağı” cümlesi, kendi kadın öğrencilerini, gelecekleri hakkında verdikleri umut sözleri ile tavlayan ve onları aslında sadece seks objesi olarak gören erkek hocalar tarafından rahatlıkla sarfedilirdi.

Bugün bu okullarda durum nedir, bilmiyorum.

İslam dininin kutsallaştırdığı tüm kavramları sorgulamak, Türkiye’de özellikle kürt ulusal kimlikli bir sorununun varolduğunu veri kabul etmek, resmi ideoloji ve resmi tarihin dayattığı kavram ve –örneğin 1915’de ya da tüm kürt isyanlarında ya da on yıllardır süren kirli savaşta aslında neler olduğu hakkındaki- bilgilendirmelerinin dışında, karşısında saf tutup, yeralmak, Genelkurmay’ın ve ordunun verili konum ve işlevini sorgulamak, komünizan ya da anarşizan bir düşünsel arka plandan güç alarak üretmek, polis örgütlenmesini, devletin zor uygulamak için oluşturulmuş tüm açık ve gizli kurumlarını karşıya almak, trans, gay ve lezbiyen bir doğanın içinden ya da özgür varoluş hakkından yana üretmek…

Bunlar ilk elde aklıma gelen ve genellikle sanatçı yaratımının tabusu kılınan alanlar ülkemizde… Ne eliyle tabu kılınıyorlar? Yasalar, açık ve gizli, sivil ve resmi kolluk güçleri, cezaevleri, işkenceler, karşısında yasal bir savunma ve korunma hakkının genellikle pek olmadığı yaralama, öldürme -ve toplu yakılma, katledilme- tehditleri, bu gelişmelerin öncesinde ve süresince hedef gösteren güdümlü medya ve cahil, yobaz ya da faşist yığınlarla yayılan korku atmosferiyle.

Eşcinsel sanatçılarını, ancak gösteri dünyası içinde ve hep yanı sıra aşağılama hakkıyla kabullenmiş bir toplumdan sözediyoruz. Tüm ilerici, demokrat, bağımsızlık yanlısı, sosyalist, komünist sanatçılarının şu ya da bu kadar -bazen hayat boyu- bu tehditlerden ve cezalandırmalardan, hatta ölümlerden payını aldığı bir ülke Türkiye. Buna rağmen, kendi dönüştürücü, özgürleştirici, boyut açıcı, sorgulayıcı güçlerini kullanmak konusunda pek çekince göstermemiş yüzlerce sanatçının isminin bugün saygıyla anılabildiği, sayılabildiği bir ülke de…

Ota sansür mekanizmaları elbette ki çok yaygın. Bu ülkede, 12 Eylül diktatörleri ile ilişkisi sorgulanmamış epey sanatçı var, Ergenekon Terör Örgütü ile ilişkisi henüz sorgulanmamış olanlar da… Ama daha önemlisi, kimisi hala önemli sanat örgütlenmelerinde yönetici konumlarda yeralabilen ve oto sansürü de içerebilecek böylesi bir üretim, yaratım süreci kaygıları sarmalından muaf, özü gereği resmi ya da gizli devletin sanatçısı olmayı kendine yakıştıran azımsanmayacak sayıda sanatçı ve yorumcular da var bu ülkede…

Bugünler aslında, tam da bunlar ile diğerlerinin ayrışma günleri… İki yıldır UPSD’den onlarca insan istifa etti. Hrant’ın katliyle -ne yazık ki ve ne iyi ki- ivme kazanan bir süreç bu. Verili durum yanlıları, askeri darbe ve Ergenekon yandaşlarıyla ya da siyasal ve dinsel gericilikle mücadele etmeyi entelektüel sorumluluğu ve varoluşu gereği sürdürenler ve diğerleri arasında…

13. Bu vakayı daha çok İslam/siyasi İslam temelli sansür olarak mı, devletin resmi kurumları yoluyla yapılan Kemalist sansür olarak mı görüyorsunuz? Sizce hangi boyut daha ağır bastı?

HA: Başlangıcı itibariyle, köktenci islamın kendi yasaklarına ve tabularına, Vakit’in yobazlığı ve saldırganlığına dayanan bir sansür girişimi, kalkışması, hedef gösterimiydi olan… Gelişimi itibariyle bakarsak da aslında tam da benim afişimin dikkat çektiği gibi, Kemalist devlet kurumlarının, Vakit’in sahiplenme biçiminden hiç de farklı olmayan bir biçimde “kutsal” Atatürk imgesini korumak adına giriştikleri sansür kalkışmasıydı. Sergideki afişlerin genel niteliği yüzünden sürekli ve kalıcı olan ikinci kalkışma oldu. Kalkışma düzeyinde kalmasında, benim istenmeden yolladığım “savcılık ifadem”e, diğer yoğun tepkilere basının, bazen birinci sayfadan yer vermesinin ve Türkiye’de Atatürk’e dair kimi tabuların artık tartışılabilmesine olanak veren yeni konumlanışın etkili olduğunu düşünüyorum.

14. Genel olarak sansür, demokrasi, özgür düşünce ve sanat hakkında söylemek istedikleriniz var mı? Sansür, sizce bir ülkede demokrasinin tam anlamıyla uygulanamaması anlamına mı gelmekte?

HA: Elbette. Sansür, sorunuz içinde sayılan diğer üç kavramın varoluşuna özünden düşman olan bir uygulamadır. Sansürün var olduğu yerde ne demokrasiden, ne de özgür düşünce ve sanatın hakkınca varoluşundan ve sınırsız gelişiminden bahsedebiliriz.

15. Türkiye’de sansürün geçmişini ve bugününü ülkenin yakın tarihi bağlamında kısaca nasıl değerlendiriyorsunuz?

HA: Cumhuriyet tarihi, hedeflemediği, tamamlamadığı veya engel olduğu demokratik devrimiyle özü gereği sansürün ve sansürle savaşın her türünün tarihidir bana göre… Ötesi, ayrı bir tez konusu olabilecek kadar geniş bir yanıtı hak ediyor. Ona da şimdilik zamanım ve verebilecek önceliğim yok.

16. Elinizde bulunan hukuki yazışmaların birer kopyasını ve varsa inisiyatif tarafından sergi açılmadan önce sanat eserleri için hazırlanan çağrıyı ve sergiden sonra yapılan herhangi bir açıklamayı, basılı veya görsel materyali bu araştırma için bana iletebilir misiniz?

HA: Elimde herhangi bir hukuki yazışma yok. Yukarda okuduğunuz ve gerekirse diye savcılığa yönelik kaleme alıp basına ilettiğim metin dışında… Onun da ne kadar hukuki yazışma metni olduğu tabii ki tartışılır.

Allah Korkusu sergisinin sanatçılara ve tasarımcılara yönelik çağrı metni şuydu:

Hafriyat Karaköy, “Alternatif Seçim Afişleri”nden sonra ikinci afiş sergisini yapıyor. Sergi kavramı: “Allah Korkusu”.

Aşağıda değişik alt anlamlarını bulacağınız, farklı okumalara açık bu ürkütücü tema kişisel yorumunuzu bekliyor.

1. Bireysel olarak, vicdanın sesi anlamında Allah korkusu.

Yani ilk anlamıyla, inanç sistemi içinde kul’un Yaradan’dan korkusu.

2. Toplumsal olarak, hızla muhafazakarlaşan, islamileşen ve daha milliyetçi bir köşeye sıkışan Türkiye’de Allah korkusu.

Aysbergin yüzeye çıkan popüler kısmı “Mahalle Baskısı”.

3. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu.

Kabe / Anıtkabir

Müslümanlık / Laiklik

Hz. Muhammed / Atatürk

Kesinlikle yanlış olan yukarıdaki eşleşmeler, yanlış karşıt önermeler toplumdaki kutuplaşmayı doğru gösteriyor olabilir. Serginin açılış tarihinin de 10 Kasım olduğu düşünüldüğünde her anlamıyla Atatürk’ün ölümü toplumun bir kesimi için trajik bir korku daha yaratıyor. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu...

4. Küçülen dünya ve global ekonomi içinde Allah korkusu.

Yerkürede zenginlik ile akıl, fakirlik ile korku birbirine sıkı sıkıya bağlı.

Geleceği AKIL’la kuranlar. Geleceği KORKU’yla kuranlar.

Zengin ülkelerin bu dünya halinden ne tür çıkarları var?’

Vakit gazetesinin haberinin ardından Hafriyat’ın yaptığı basın açıklaması şuydu:

Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak “Küstah Sergi” başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında “sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor” iddiasında bulunuyor, “...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti” diye yazıyor, ayrıca “...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak” diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın “korku”yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, “Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı Hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri.”

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada. Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy’ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.”

Ayrıca izleyebildiğim kadarıyla Hafriyat Karaköy Sergi Koordinatörü Deniz Erbaş, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi:

"Vakit Gazetesi’nde yeni sergimiz için bu haber çıktı ama daha katılacak olan eserler bile ortaya çıkmış değil, elimizde sadece bir kaç eser var. Biz 60’a yakın katılım bekliyoruz. Yani kimse serginin içeriğini görmüş değil. Daha önce de 57 sanatçının katılımıyla bir Alternatif Seçim Afişleri Sergisi düzenlemiştik. Bu sergide siyasi grupları rahatsız edebilecek afişler vardı ama tehdit ya da tenkit almadık. Bu sergiyle ilgili de bize ulaşan bir tepki yok. Tekzip için yasal yola başvurduk."

5.4.09

"Interzone: Nation" group exhibition opening from Gallery Galzenica, Zagreb, Croatia


(First photo by Tvrtko Lovreković, others by Hakan Akçura)

There are around 6.7 million foreign residents living in Germany, a fourth of which are Turks, the Federal Office of Statistics in Germany reported. By the end of 2008, there were 0.3 percent less foreigners in Germany than in the previous year. The Turks make up for 1.5 percent of Germany’s total population of around 82 million. Many of these Turks gained German citizenship. Every fifth foreign citizen living in Germany was born in that country. Among these, every third is Turkish, 31 percent is Italian, and 28 percent Greek. According to German law, it is customary for foreigners’ children born in Germany to take up their parents’ citizenship. (Hina) [1]

The concept of the nation is a complex one; to try and define the notion means taking into account a wide rage of criteria such as language, culture, dissent, history, religion, etc. Such so called objective criteria can be found in many of contemporary definitions of the notion of nation, such as the following: A nation is a relatively self-sufficient and stabile national life community, stemming out of the historical development of the associating of people into communities for the purpose of survival and development, which is characterized by a uniform state territory, common economical life, specific culture and language, adequate religion, a developed collective and individual awareness of national feeling. Another element is included in this complex definition, which can be labelled as a voluntary definition of a nation, the most famous of which is that of the French philosopher Ernest Renan. In his 1882 lecture What is a nation? he concluded that the nation is a daily plebiscite, which is based on the individual’s subjective criteria.

In the 21st century the problem of nation and its self-definition is not less complex; in fact, it could be argued that the question is more complicated than ever, especially when observed in the context of globalization. Globalization has not treated kindly the nation as idea, concept and social reality. The nation was associated with the backlash against irresistible historical forces, doomed to obsolescence by global postmodern culture, deprived of its institutional shell by the decline of the state, and with a questionable reputation among social scientists to boot, the nation appears to be rapidly fading into little more than a historical phenomenon. [2]

In the last couple of decades, central and south-east Europe found itself caught up between two extremities: between East and West, between capitalism and communism, between globalization as a factor of unifying and the tendency to create one’s own identity. In the early nineties, countries of this area found themselves in the paradoxical position in which they were to denationalize their economies and nationalize their culture at the same time. Today, the question arises – what does globalization mean for this area, what changes will it bring, how does it affect the projection of national identity? It is certain that in the contemporary world, the problem of nation and national identity cannot be examined separately from the process of globalization. This exhibition therefore looks at the phenomenon of nation and national identity within the globalization process, as well as the problems, paradoxes and ironies arising from that correlation.

The work of a young artist from Dubrovnik working in Zagreb under the artistic name of Id Sarup [3] deals with the problem of creating an image of Croatian society and the questioning of that image through a series of ambivalences which the author creates by transforming data and by editing parts of the show The Faces of the Nation. The first ambivalence rises from the reformulated statistical data on the basis of original ones which give the overall image of Croatia. The author creates his own interpretation which at times seems absurd or even more realistic than the real-life situation. The result is a tragicomic image of the Croatian society which introduces the observer with a pessimistic world which is possible in its entirety, created with exaggerating and falsification. The question arises about the author’s view of social engagement; does he warn of all the negative facts of society and how rotten it is, and wishes to stimulate change, or does he animatedly observe from a safe distance how things are becoming worse. The second part of the work consists of the questions asked by the author and presenter of the talk-show The Faces of the Nation; the questions are about global capital, the nation, borders, Croatia, man, etc. These questions, however, remain without answers. An ambivalence similar to the first one arises; support to the people who fanatically dwell upon the faith of Croatian society, or the fact that man is helpless when faced with capital both amuses and saddens the observer? Both ambivalences give enough space for multiple interpretations which are to serve to assist the observer to take up their own view on the matter.

While this work opens numerous possibilities for interpretations, the protagonist of Saša Karalić’s [4] video work, Schwabo, gives his view of art and religion, the East and West. Although his answers may seem simple enough, they carry in their essence paradoxes and contradictories of religious, geopolitical, and national identity. It could be argued that the experience of identity testified by the protagonist of Karalić’s work can be an emblem for every national identity today.

A global vision of the nation problem will be presented in the video works of Hakan Akçura [5] a citizen of Turkey, a country still waiting for EU membership, who moved and started a new life in Sweden, an EU country, where he has encountered numerous problems as an emigrant. His works were created as a reaction to the indifference and even ignoring of the problem of emigrants, that is, a situation in which a large number of people is treated and considered as a – number. With his performances, Akçura does not fight the system, but tries to facilitate its work and at the same time to make it just, humane and remove its label of discrimination. With this pacifist approach, he primarily tires to acknowledge his existence and fulfil his right to free movement and equality.

Nation, that is nationalism and sport are often intertwined concepts, since sport represents a symbolic competition between nations; sports competition often reflects national conflict.

Jasminka Končić’s work [6] Product of Croatia questions national identity in the time of globalization, taking examples from the world of sports, while touching upon the phenomenon of multiculturalism/multinationalism that occurs in the world of sports. What happens when a foreign citizen decides to accept Croatian citizenship and to compete for Croatia? We mostly approve of such transactions, but incredulously watch when Croatian sportsmen leave to compete for other countries. The author observes with irony that phenomenon of national pathos and multinationalism which simultaneously appear in sports, as well as the flexible boundaries between them.

A series of photographies by Ana Lozica [7] also deals with the question of nationalism in sports, but from a somewhat different point of view. The author is fascinated with the privileged, almost exclusive media and social attention sports enjoys, especially when Croatian athletes are successful; judging by newspaper headlines, all other problems in the state seem irrelevant in comparison to sport success. With this work, she questions the role and creation of national identity within sports – how is sport actually important in that role? It is enough to remind ourselves that most people start naming successful Croatian athletes to foreigners when talking about Croatia, or when they are at least trying to locate it on the imaginary geopolitical map... (Text: Nina Pisk)

Links:
Curator Klaudio Štefančić and his assistans Sanja Horvatinčić and Nina Pisk at the opening night.

27.3.09

My new co-exhibition: "Interzone/Nation" at Zagreb

I will attend "Interzone/Nation" co-exhibition at Gallery Galženica, Zagreb, Croatia, between April 1- May 15, 2009
“Interzone: nation” is the second exhibition this year dedicated to the phenomenon of globalization. The topic of the exhibition deals with the impact of globalization processes on the projection of national identities. For instance, during the nineties, the countries of Middle and South-East Europe – which were looking for their place on the redrawn map of Europe – found themselves in a paradoxical position in which they had to denationalize their economy and nationalize their culture at the same time. The more a form of cultural practice seemed traditional and more particular, the more it was presented as a model by which other newly formed states were to follow in the process of self-identification. The following artists will point to this paradoxical position of projecting national identities: In his video work, Hakan Akçura (TR, S) will show the problems non-EU immigrants face in EU countries. A young artist from Dubrovnik working in Zagreb, who works under the art name of Id Sarup, will present himself with a video work in which he uses the television programme of the Croatian National Television (HRT) to bitterly and amusingly comment on the social state of affairs in Croatia.
Meanwhile, Ana Lozica and Jasminka Končić will use their photographs, digital montages and animated films to point to the role of sport in forming (not only) the Croatian national identity. A video work from Saša Karalić (NL, BiH) under the title “Schwabo” will deal with the hybridism of every identity, including the national one, as well as its paradoxes and contradictories.

" (...) The concept of the nation is a complex one; to try and define the notion means taking into account a wide rage of criteria such as language, culture, dissent, history, religion, etc. Such so called objective criteria can be found in many of contemporary definitions of the notion of nation, such as the following: A nation is a relatively self-sufficient and stabile national life community, stemming out of the historical development of the associating of people into communities for the purpose of survival and development, which is characterized by a uniform state territory, common economical life, specific culture and language, adequate religion, a developed collective and individual awareness of national feeling. Another element is included in this complex definition, which can be labelled as a voluntary definition of a nation, the most famous of which is that of the French philosopher Ernest Renan. In his 1882 lecture What is a nation? he concluded that the nation is a daily plebiscite, which is based on the individual's subjective criteria.

In the 21st century the problem of nation and its self-definition is not less complex; in fact, it could be argued that the question is more complicated than ever, especially when observed in the context of globalization. Globalization has not treated kindly the nation as idea, concept and social reality. The nation was associated with the backlash against irresistible historical forces, doomed to obsolescence by global postmodern culture, deprived of its institutional shell by the decline of the state, and with a questionable reputation among social scientists to boot, the nation appears to be rapidly fading into little more than a historical phenomenon. [2]

In the last couple of decades, central and south-east Europe found itself caught up between two extremities: between East and West, between capitalism and communism, between globalization as a factor of unifying and the tendency to create one's own identity. In the early nineties, countries of this area found themselves in the paradoxical position in which they were to denationalize their economies and nationalize their culture at the same time. Today, the question arises - what does globalization mean for this area, what changes will it bring, how does it affect the projection of national identity? It is certain that in the contemporary world, the problem of nation and national identity cannot be examined separately from the process of globalization. This exhibition therefore looks at the phenomenon of nation and national identity within the globalization process, as well as the problems, paradoxes and ironies arising from that correlation (...)"
(Nina Pisk)

Curators:
Ivana Hanaček, Klaudio Štefančić
Assistant curators: Sanja Horvatinčić, Nina Pisk
Interzone / Nation, exhibition April 1 – May 10, 2009.
Saša Karalić (NL, B i H)
Id Sarup (HR) Hakan Akçura (TR, S) Jasminka Končić (HR) Ana Lozica (HR)


My works at the exhibition:

1. Open Letter to Sweden Migration Board (Öppet Brev till Migrationsverket / İsveç Göçmen Bürosu'na Açık Mektup) Videoperformance (51 min.) 2006 2. Good morning (Godmorgon / Günaydın)
Videoperformance with two parts

Epilog (07.31 min.) Godmorgon (98.18. min.) 2007

Epilog (Swedish with turkish subtitle)

7.3.09

20. Ankara Uluslararası Film Festivali, Türkiye'de videonun 35 yılına dair özel bölümünde, üçü benim olmak üzere toplam 35 video gösterecek

12-22 Mart 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 20. Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl izleyicilerine "Türkiye'de videonun 35 yılından 35 video" başlıklı bir özel bölüm sunuyor.

Özel bölümün kapsadığı 35 videonun üçü benim videolarım: Saddam Hüseyin'in idamının hemen ardından yaptığım ve "G. W. Bush için kabus önerileri" alt tanımıyla internetten yaygınlaştırdığım "Mr. President let me challenge you to face his" 1 ve 2 (2006) ile yeni videolarımdan "Look, what beatiful seashells!" (2008).

Seçkide videoları yeralan diğer sanatçılar ise şunlar: Ferhat Özgür, Selda Asal, Burkay Doğan, Ahmet Öğüt, Nancy Atakan, Ali M. Demirel, Esra Ersen, Bülent Baş, Halil Altındere, Candaş Şişman, Fikret Atay, Gülsün Karamustafa, Köken Ergun, Erkan Özgen, Şener Özmen, Servet Koçyiğit, Özlem Günyol, Mustafa Kunt, Tennur Baş.


Aşağıdaki satırlar, Festival'in bizlere bu bölüme dair çağrısını yollarken kaleme aldığı açıklamasından:

"... Sinemanın büyük resmi tarihiyle karşılaştırıldığında videonun tarihi bu topraklarda da minör olanı teslim eder. Kenarda bırakılmış, yazılmaya cesaret edilmemiş, lüzum bulunmamıştır.

İşte bu nedenlerle "Türkiye'de videonun 35 yılından 35 Video" adlı programın asıl amacı kolektif bir arşivleme, retrospektif oluşturmak, gözümüzden uzak tutulan böyle bir tarihe yakından bakmak anlamına gelecektir.

Güncel sanat içerisinde üretilen videolarla, deneysel video kategorisinde üretilen videoları mecz eden, onlara birlikte bakmayı, okumayı deneyen bir toplamı ortaya çıkarmayı deneyecektir.

Bu proje çağrısı bir yandan da gözümüzün önüne gelmeyen, gözümüzün değmediği videoları toplamak ve gözönüne çıkartmayı da amaçlamaktadır. Çünkü artık üretim koşulları değişen, özgürleşen, elektronik mecralarda kolayca yayılan bir medyuma dönüşüyor video.

Başından beri bu macerayı takip eden, ev sahipliği yapan Ankara Uluslararası Film Festivali, 20.sinde bu 30 yıla tanıklık eden videolardan oluşturulacak bir seçkinin gösterimlerini yapmayı, videozine olarak arşivleyerek dağıtmayı, uluslararası video festivallerinde ve diğer yurt dışı organizasyonlarda yer alması için çaba göstermeyi amaçlamaktadır."

5.3.09

Uyarılmadığımız risklere dikkat çeken bir sergi amaçladım


Dün Hürriyet Daily News gazetesinde Vercihan Ziflioğlu'nun kaleminden, son sergim hakkında bir haber söyleşi yayınlandı. Vercihan'ın izniyle, onun sorularına verdiğim, çok az bir bölümünün yayınlanmasını sağlayabildiği cevaplarımı buraya taşımak istedim. Zihin açıcı olacağı umuduyla...

Uzun yıllar önce İsveç'e göç etmiş olmanıza karşın anlıyoruz ki içinizde ait olup olmama sorununu hâlâ derinden hissediyorsunuz. Bu durum hayatınızı nasıl etkiliyor? Kendinizden yola çıkarak genel gözlemlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? Hiçbir yere ait olamama duygusu nasıl ele geçirir insanı? Göçmenlik hayat boyu süren bir olgu mudur?

Sadece 4 yıl oldu. Sen ”uzun yıllar” deyince kalakaldım. Ne kadar uzun demek bu tartışılır bence. Göçmenlik insanın kendini değil, göçülen ülkenin o insanı konumlandırdığı yerin tarifi daha çok. İsveç’e 30 yıl önce gelen bir insanın bile kendini göçmenden saymaması mümkün değil. Göçmen yerine kullanılan kelime burada ”invandrare”. ”Yürüyerek gelenler” demek ve İsveç devleti ya da orta sınıf bir isveçli için bu yürüyüşün bitebilmesi, bir yere ”varılabilmesi”, ”buraya ait olabilmek” mümkün değil. Hatta o insanın İsveç’te doğan çocuğa bile başka bir vatanı olmasa dahi bir ”utländsk” yani ”yabancı” olduğu her an hissettirilir. Ruhunu dibine kadar genel geçer isveçliliğin ”değerlerine” satman sana birçok kapıyı açabilir; ama bilmelisin ki yine de geriye mutlaka bir ”hiç emin olamama” tedirginliği, bir ”her an kendini yeniden kanıtlama” zorunluluğu kalır. Ne gam! Onlar ve aslında göçmenler de pek farkında olmasa da, bu ülkenin şimdi neredeyse üçte birini oluşturan ”yabancılar”, 10-15 yıl içinde çoğunluk olabilir ve saf isveçliler parmakla gösterilecek hale gelebilir. Çok kısa sürede çok şey değişecek buralarda.

Neyse, konu kaydı... ”Aitlik sorunum” çok uzundur yok. Ben onu kendi ülkemde kaybettim. Sorun çok eski: Adalet, eşitlik, özgürlük. İsveç sana ister istemez özgürlüğü solutan bir ülke. Ama diğer ikisi için aynı şeyi söylemek zor. Sadece göçmenler için mi geçerli bu dediğim? Hayır. İşsizleşenler için de geçerli, kazanılmış haklarını her gün daha çok yitiren emekliler, emekçiler için de geçerli. Ama fark şu ki, hala zenginleşmemiş ya da ünü yüzünden sahiplenilmemiş bir göçmenin toplumsal yaşamın herhangi bir zemininde diğer isveçlilerle eşit şansa sahip olduğunu kimse iddia edemez. Evet, göçmenliğin bu ülkede hayat boyu sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Ama dedim ya, bence ”göçmenliğin” neredeyse bir çoğunluk tanımı olacağı günler de yakında.

Çalışmalarınıza gündelik hayatın izdüşümleri yansıyor. Örneğin sıradan bir insanın bakıp geçeceği bir uyarı etiketine bile siz anlamlar yükleyip izleyiciye farklı açılardan sunuyorsunuz. Yeni serginiz de böyle bir etiketten ilham aldı. Bize anlatabilir misiniz herhangi bir asansörde olması gereken bir etiket size nasıl bir ilham verdi?

İsveç'te hemen her asansörde olması gereken bir uyarı etiketi var, herkes bilir: "Varning för klämrisk!" Yani, ”dikkat! Sıkışma riski...” Sözkonusu ana uyarının ardından gelen iki satır der ki: "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell." Yani, ”iç kapısı ya da fotoseli olmayan asansörlerde eşya taşımak tehlikelidir”. Bu uyarının görseli olan çizim de bu tehlikenin istenmeyen sonucunu gösterir: Taşıdığı büyük çöp arabasının kenarı asansörün kat çıkıntısına sıkışan bir adamın kimi zaman boynu, kimi zaman göğsü, asansör aşağı inerken arabayla asansör tavanı arasına sıkışır (ve kırılır? ölür?) Etkileyici ve acımasız bir imgedir.

Ben bu iki satırı şöyle değiştirdim ve etiketi yeniden kurguladım: "Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod". Yani, ”ruhu açık yüreklilik ya da cesaret olmadan taşımak tehlikelidir.”

Neden? Hiç düşündünüz mü dayatılan argümanları tümden değiştirmeyi, örneğin asansörlerdeki uyarıları söküp, kurgu etiketlerinizi onların yerine yerleştirdiğinizi...

Bu ülkede ve bu kentte, en eksik olan iki şey onlar. Oysa bu kentin ve bu ülkenin insanlarına en iyi gelecek şeyler de... İşin tuhafı, örneğin Türkiye’de açık yürekli ve cesur olmanın genellikle bir bedeli vardır, hatta giderek cezası da olabilir. Bu ülkede ise sadece kişiye iç rahatlığı, zihin açıklığı, ödül ve topluma da daha açık, dinamik, daha olumluya doğru evrilen bir barış verir. Varolan sahte, içe kapanık, hatta kabız ve korkak barış görüntüsü yerine...

Dediğini düşündüm elbette. Ama onu yapmak yerine, bu serginin afişlerini yeni anlam ve kurgusuyla tasarlamak ve sonra onları kentin her yanına asmak daha uygun geldi. Açılışın ardından bu haftasonu afişlemeye çıkıyorum.

Hayatımız aslında belli belirsiz uyarı etiketleri ve jargonlarıyla dolu. Biz modern dünyanın "köleleri" miyiz? Bir "sıkışmışlık" duygusu hakim mi yaşamlarımıza? "Sıkışıklık" ve "sıkışma riski" size neleri çağrıştırıyor? Bu tanımlar size ne hissettiriyor, kendinizi kimi zaman kurallar içerisinde çırpınırken buluyor musunuz?

Benim sergim aslında, bizi bu sıkışma ve daha birçok risk konusunda da uyaran etiketlerin dışında kalan ve hiçbir uyarı levhası ya da etiket ile uyarılmadığımız risklere dikkat çeken bir sergi: Çok alıştığınız bir durum değiştiğinde sadece değişiklik bile sizi rahatsız ederken acaba bu değişimin nedenini düşünebilir ve hatta o nedeni onaylayabilir misiniz? Sizin dilinizi yetersiz konuşan bir insanı gördüğünüzde, ona anlayışla ve hoşgörüyle kendinden emin ve gücü yerinde bir evsahibi olarak bakmak yerine, onun o yetersizliğine rağmen eşitiniz ve hatta en az siz kadar evsahibi olduğunu hatırlayabilir misiniz?

Bir de şöyle bir yanı var tabii bu konunun: Geçen yıllarda arkadaşlarla bu ülkede insana verilen verilen önemin –yasalar, bu uyarılar, alınan önlemler gibi- göstergelerini tartışırken, 25 yıldır burada yaşayan birimiz, bu kadar az trafik kazası olmasını ve olanlarda da ölü ve yaralı sayısının azlığını, yaralıya ödenecek sağlık masrafını hesaplayan ve en aza indirmeye çalışan devlet politikasından bağımsız düşünmememiz gerektiğini söyledi. O zaman paranoyakça gelen bu uyarıya bugün ben de katılıyorum.

Artık, neredeyse ülkeye gelen her göçmene ücretsiz dil eğitimi veren, onlardan çoğunlukla çok uzun süren işsizlikleri boyunca, uygulamalı işyeri isveççesi kurslarını esirgemeyen devlet politikası ile bu yolla istatistiklerdeki işsiz sayısını nasıl aşağıya çekebildiklerini biliyorum. Onlardan biriydim; aylar süren bu eğitim süresince bir dizi işletmenin nasıl bedava işgücü kullandığını, son güne kadar stajyerlere işe alınma umudu verildiğini, son gün nasıl kapı dışarı edildiklerini biliyorum. Nasılsa ertesi gün yeni bir stajyerler grubu bedava işgücü olarak işe alınacaktı. Bu sistem gelişerek sürüyor İsveç’te. Bu sergideki işlerimden biri, bu ”işyeri isveççesi” sınıfındaki arkadaşlarımla İsveç kültürü ve işsizlik üzerine yaptığımız bir tartışmanın ses kaydını, seçilmiş kimi Stockholm görüntülerinın ardında akmasından oluşuyor.

Sergi tanıtım, duyuru belgelerinde yeralan bir yazım var. Çağrışımsal ve İsveç’e dönük yüzümle yazdığım. Onu aktarmak galiba en iyi cevap olacak bu soruya:

"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"

Sergide kaç çalışma yer alacak, hepsi video mu olacak? Nerede açılacak, ne zamana kadar görülebilecek?

Sergi, şimdiye kadar iki grup sergisine katıldığım Tegen 2 sanat galerisinde 27 Şubat cuma günü açılacak ve 15 Mart’a kadar sürecek.

Sergide, şu videolarım sergilenecek: Bak, ne güzel denizkabukları! (2008), İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma (2009), Catharsis (2008), Paydos vakti (2008), Hesa Fredrik (2009), Neden olmasın? (2009). Sergide ayrıca 2007 tarihli fotoğraf temelli "Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli düzenlemem yeralacak.

"Asansörler, asansörler! - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının otoportresi" isimli düzenlemem, Stockholm'de gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken bindiğim yüzlerce asansörde aynadan çektiğim kendi portrelerimden oluşuyor.

"Bak, ne güzel denizkabukları!"nda, bir çocuk ve akan yolun görüntüsü, oynayan çocukların sesleri eşliğinde iki yetişkin, bu dünyanın karanlık yüzü hakkında sohbet ediyor.

"İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma" isimli videomdan daha önce sözettim.

"Catharsis" -ki bu hafta Avustralya, Melbourne'da da "Human Emotion Project 2009" kapsamında sergilenmeye başlayacak- geçen yıl kamerama karşı rap yapan birkaç kafası kıyak coşkulu yeni göçmen gencin kaydını içeriyor. Bence bir tür tersten arınma ayininin kaydı... (Gelen bir izleyici yorumu şöyleydi: "Başka bir ülkeye gitmiş, dilsiz kalmış, kimliksiz kalmış kişilerin, o ülkeye götürdükleri dillerini 'duyulur' kılma çabaları ve bunu yaparken de kendi tınıları yerine 'rap'i kullanarak entegre olmaya çalışmaları.")

"Paydos vakti", bir başka 'kayıt" videom ve buranın en bilinir, merkezi, diğer adı "alışveriş" olan caddesi Drotninggatan'daki (Kraliçe Sokağı) sokak çalgıcılarını biraz farklı bir açıdan görüntülüyor.

Yine yeni videolarımdan "Hesa Fredrik", çok kısa (1.48 dak.) Buraların en tuhaf adeti olan, her ayın ilk pazartesi günü, saat 15:00'de çalan, herkesi olası bir hava saldırısı karşısında hazır mı tuttuğu yoksa giderek daha kayıtsız mı kıldığı tartışılır olan güçlü uyarı sirenlerinin sesini, birbiri üzerine binen iki olguya dair kaydımla birleştiriyor: Sahte brezilyalı dansözlerin sokak gösterileri ve afgan mültecilerin açlık grevi. (Bu sirenlerin argodaki adı Hesa Fredrik, yani "sesi -bağırmaktan- kısık Fredrik". Hasbelkader İsveç'in şimdiki Başbakanı ile adaş...)

Bu işler arasında en ilginci aslında "Asansörler, asansörler! - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının otoportresi". Gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken neden asansörlerde aynalara yansıyan kendinizi fotoğraflama ihtiyacı hissettiniz? Neler gördünüz o fotoğraflarda?

Yukarda sözünü ettiğimiz etiketle en sık karşılaştığım zamanlar, geceleri saat iki ile altı arasında gazete dağıtıcısı olarak çalıştığım, onları yüzlerce apartmandaki binlerce dairenin kapılarındaki posta kutu aralıklarına attığım zamanlardı. Asansörlerle en üst katlara çıkılır, gazeteler teker teker hızla atılarak zemin kata inilir. Bir sonraki apartmana koşulurdu.

O iş, buradaki yeni göçmenlerin büyük bir kısmının sanki bu ülkede yaşayabilmek için vermeleri gereken bir sınavmışçasına geçtikleri, karanlık bir koridordur. İş aslında deneyim, beden gücü ve zeka gerektirir. Ama ücreti çok azdır. Dolayısıyla göçmen işidir ve ben dahil birçok göçmen için zorludur. Deneyim, zihni, bedeni, kolu, parmakları bir tür otomatizme sokmakla ilgilidir. Çünkü her kapı aralığı, her günkü gazete farklı bir yüksekliğe sahiptir ve aynı anda iki el kullanılarak o aralığın yeterince kaldırılması, gazetenin yırtılmadan sokulması ve müşteriyi uyandırmayacak bir yumuşaklıkla kapatılması gerekir. Beden gücü, o iki ya da dört saat boyunca tüm gazeteleri dağıtabilmek işin, neredeyse koşa koşa taşınacak el arabasının ağırlığıyla başa çıkabilmeye yarar. Zeka ise, ellerdeki kitapçıklardaki gazete isimleriyle, her apartmandaki kapı arasında yapılacak eşleştirmenin, iç bahçelere açılan binalarda yolu bulabilmenin, her kapalı kapıyı açacak parola, sensörlü kilit ya da anahtarları doğru ve yerinde seçebilmekle ilintilidir. Tam bir karanlık koridor.

Terlersin sürekli, otomatın yerini bulamazsın, açılması gereken kapı açılmaz, yanlış gazete atarsın ve geri alamazsın, sıkışır da sıkışırsın yani. Sorarsın bir yandan kendine, ben bunun için mi geldim İsveç’e, avundurursun kendini alacağın üç beş kuruşla... Bilmiyorum, belgelemek istedim kendimi asansör aynalarında. Bir tür isyandı. İş zamanında, üstelik atacağın gazetelerle ilgili son hazırlıkları yapman gereken zamanda deklanşöre basmak sanki iyi geldi. İşi aksattığında vazgeçtim. Sonra yine başladım. Sürdü o aylar boyunca.

4.3.09

Hurriyet Daily News: "Immigrant artist’s fire fueled by sign in elevator"


Hürriyet Daily News & Economic Review
ISTANBUL - March 4, 2009

Immigrant artist’s fire fueled by sign in elevator
[I would prefer "Immigrant artist’s inspired by sign in elevator" actually. I have no fueled fire against signs. H.A.]
Hakan Akçura, a Turkish artist living in Sweden, has declared war against a warning sign that he saw in an elevator, reinterpreting it, hanging posters on the streets of Stockholm and opening his own personal exhibition
[I didn't declare war against a warning sign... It's only one of the nice metaphor for this exhibitions concept. H.A]

Feeling like he didn’t belong in Turkey, artist Hakan Akçura left his home country four years ago for Sweden, where he thought everything would be different. His struggles as an immigrant there have inspired the work in his new exhibition.
[I said: I haven't problem about belonging since long time ago. I have lost it when I lived in Turkey. I didn't think everything would be different in Sweden. H.A.]

An artist with the Neo Fluxus movement, Akçura is a painter, a poet, a video artist and a performer. In order to make a living in Sweden, he worked along with other immigrants as a paperboy, between the hours of 2 and 6 a.m. While they worked, there was an important rule the paperboys had to obey: They should not make noise that would disturb the residents’ sleep.

Rebelling against an imposition
[I talked about only one kind of "rebelling" in this interview: When I was making preparations for dealing out newspapers from top flat to below, I taken photographs from mirrors as self-portraits. This preperation work maid me feel like a rebell against the necessity of it. H.A.]
During this silent struggle, Akçura noticed a warning sign in the elevator of a building. It read "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell," meaning, "It is dangerous to carry stuff in the elevators that do not have inner doors and a photocell." A picture next to the sign showed a man whose handcart has become stuck to the elevator, leading him to be crushed to death.

"The cruelness of this saying and image affected me deeply," Akçura told the Hürriyet Daily News & Economic Review. "It was like an imposition that we must face every day to stick in an elevator and die."
[I didn't say anything like this... H.A.]

For his new exhibition, Akçura has reinterpreted the sign to read "Varning för klämrisk! Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod," or, "Warning: Risk for jamming! It is dangerous to carry the soul without candidness or courage." This saying provides the title of his first [third H.A.] personal exhibition, which opened in Stockholm on Feb. 27 and runs through Mar. 15. The exhibition features posters that Akçura prepared and hung on the streets of Stockholm, along with other works. The exhibition may also be viewed at
http://www.open-flux.blogspot.com.

Akçura’s exhibition consists of installations, photographs and videos. The photographic installation, titled "Elevators, elevators -or a autoportrait of the artist as anewspaper runner- 1," contains images from the artist’s early years in Stockholm. "I took these photographs of my reflections in the elevator mirrors while I was working at night," Akçura said. The videos include "An Argument on Unemployment and the Swedish culture at the Workplace Swedish at Practice Course," "Catharsis," "Rush Hour," "Hesa Fredrik," "Why Not?" and Akçura’s favorite work, "Look, what beatiful seashells!" This video, which he shot in 2008, features two adults discussing world matters in children’s voices while walking down a street.
[...while sitting near the harbour. H.A.]

"With this exhibition, I aimed to draw attention to dangers that we face despite not [being] warned," said Akçura. "When a situation that we are used to changes, can we think about the reason for this change and approve it? When we meet someone who can hardly speak our language, can we approach him with tolerance and understanding, like a confident host?"


Speaking about Sweden and the problem of immigration, Akçura referred to the Swedish word "invandrare," meaning "those who come on foot," and said: "It is impossible for this walk to end, to reach a goal and the feeling of belonging even for the Swedish state or a middle-class Swedish person."
[Wrong translation of my answer... I said: "It is impossible for this walk to end, to reach a goal and the feeling of belonging according to the Swedish state or a middle-class Swedish person." H.A.]

Vercihan Ziflioglu

22.2.09

İsveç'teki ilk kişisel sergim açılıyor: "Dikkat! Sıkışma riski..."

"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"
Hakan Akçura, 21.02.09

İsveç'te hemen her asansörde olması gereken bir uyarı etiketi vardır, çok kanıksadığımız: "Varning för klämrisk!" Yani: Dikkat! Sıkışma riski...

Aslında bu sergiyi kurgulamamın, bu uyarı etiketini yeniden kaleme almakla başladığını yazsam yalan olmaz. Sözkonusu ana uyarının ardından gelen iki satır der ki: "Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell." Yani: İç kapısı ya da fotoseli olmayan asansörlerde eşya taşımak tehlikelidir. Bu uyarının görseli olan çizim de bu tehlikenin istenmeyen sonucunu gösterir: Taşıdığı büyük çöp arabasının kenarı asansörün kat çıkıntısına sıkışan bir adamın kimi zaman boynu, kimi zaman göğsü, asansör aşağı inerken arabayla asansör tavanı arasına sıkışır (ve kırılır? ölür?) Etkileyici ve acımasız bir imgedir.

Ben bu iki satırı şöyle değiştirdim ve etiketi yeniden kurguladım: "Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod". Yani: Ruhu açık yüreklilik ya da cesaret olmadan taşımak tehlikelidir.

Her şey bu cümle ile başladı ve ben adı bu olan Stockholm'deki ilk kişisel sergimi, bundan önce iki grup sergisine katıldığım Tegen 2 galerisinde açmak üzereyim. (27 Şubat 2009) Sergi 15 Mart'a kadar açık kalacak.

Sergide, şu videolarım sergilenecek: Bak, ne güzel denizkabukları! (2008), İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma (2009), Catharsis (2008), Paydos vakti (2008), Hesa Fredrik (2009), Neden olmasın? (2009). Sergide ayrıca 2007 tarihli fotoğraf temelli "Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli iki düzenlemem yeralacak.

Aslında bu sergiye " Yeni İsveç" isimli yeni resim serimin en azından bir resmini de yetiştirmek istiyordum ama beceremedim. Yine de hala atölyedeyim ve bir sürpriz yapabilirim.

"Asansörler asansörler - ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi" isimli iki düzenlemem, Stockholm'de gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken bindiğim yüzlerce asansörde aynadan çektiğim kendi portrelerimden oluşuyor.

"Bak, ne güzel denizkabukları!"nda, bir çocuk ve akan yolun görüntüsü, oynayan çocukların sesleri eşliğinde iki yetişkin, bu dünyanın karanlık yüzü hakkında sohbet ediyor.

Yeni videolarımdan "İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma"da, benim de katıldığım, İş Bulma Kurumu'nun dili yetersiz göçmenlere sunduğu bir kurs ama aynı zamanda staj adı altında birçok işyeri için aylarca sürebilen bir ücretsiz emek haznesi de olabilen "İşyeri isveççesi" sınıfındaki arkadaşlarımla isveççe yaptığımız İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışmanın kaydını değişik zamanlarda çektiğim sıradan ve sıradışı Stockholm kent görüntüleri eşliğinde sunuyorum.

"Catharsis" -ki bu hafta Avustralya, Melbourne'da da "Human Emotion Project 2009" kapsamında sergilenmeye başlayacak- geçen yıl kamerama karşı rap yapan birkaç kafası kıyak coşkulu yeni göçmen gencin kaydını içeriyor. Bence bir tür tersten arınma ayininin kaydı... (Gelen bir izleyici -Gamze Hakverdi- yorumu şöyleydi: "Başka bir ülkeye gitmiş, dilsiz kalmış, kimliksiz kalmış kişilerin, o ülkeye götürdükleri dillerini 'duyulur' kılma çabaları ve bunu yaparken de kendi tınıları yerine 'rap'i kullanarak entegre olmaya çalışmaları.")

"Paydos vakti", bir başka 'kayıt" videom ve buranın en bilinir, merkezi, diğer adı "alışveriş" olan caddesi Drotninggatan'daki (Kraliçe Sokağı) sokak çalgıcılarını biraz farklı bir açıdan görüntülüyor.

Yine yeni videolarımdan "Hesa Fredrik", çok kısa (1.48 dak.) Buraların en tuhaf adeti olan, her ayın ilk pazartesi günü, saat 15:00'de çalan, herkesi olası bir hava saldırısı karşısında hazır mı tuttuğu yoksa giderek daha kayıtsız mı kıldığı tartışılır olan güçlü uyarı sirenlerinin sesini, birbiri üzerine binen iki olguya dair kaydımla birleştiriyor: Sahte brezilyalı dansözlerin sokak gösterileri ve afgan mültecilerin açlık grevi. (Bu sirenlerin argodaki adı Hesa Fredrik, yani "sesi -bağırmaktan- kısık Fredrik". Hasbelkader İsveç'in şimdiki Başbakanı ile adaş... )

Diğer yeni videom "Neden olmasın?" ise, sayısının bayağı kabarık olduğunu -yüz binleri bulduğunu- düşündüğüm gizli ve tabii ki diğer az sayıdaki bilinir, gürünür isveç ırkçısının kabusu olabilecek çok basit bir öneriyi, olasılığı kurguluyor: Metroların kaydedilmiş, yol yordam, durak belirtir mükemmel isveççe konuşan kadın sesinin, 25 yıldır buralarda yaşayan bir göçmenin sesiyle yer değiştirmesi. Küçük bir aksan sorunu yani sadece!
Yukardaki görseller:
1. Alışıldık "Dikkat! Sıkışma riski..." etiketi
2. Benim sergi afişi için yeniden kurgum...
3. Asansörler asansörler -ya da bir sanatçının göçmen gazete dağıtıcısı olarak otoportresi- 1
4. Hesa Fredrik'ten bir kare.

VARNING för klämrisk! / DİKKAT! Sıkışma riski...



Vernissage
fredag 27 febr. kl 17 – 20


Vi har sett den många gånger skylten med varningstexten på hissen: Varning för klämrisk. Och vi blir påminda om faran. Men också om att någon vill skydda oss. ”Från en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar”, som en definition på risk lyder.


Hakan Akcura, konstnär verksam i Sverige, med bakgrund från Turkiet, uppmärksammar denna så typiska svenska, beskyddande företeelse med förundrade ögon. Och tycks fråga hur vi ska klara av alla de vardagliga händelser och situationer där det inte finns någon varningsskylt. Att bli klämd är ett faktum tycks Hakan Akcura mena och tar oss med på en riskabel resa i Sverige och ut i världen.

TEGEN 2
Projektplats, scen och utställningsyta

Bjurholmsg. 9b
T-bana Skanstull
070-7161923
070-2855777
info@tegen2.se
Utställningen pågår t.o.m 15/3
Öppettider: fred-sönd 12-17



Begreppet risk

an unwanted event which may or may not occur.
en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.


the cause of an unwanted event which may or may not occur.
orsakar en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the probability of an unwanted event which may or may not occur
sannolikheten för en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the statistical expectation value of unwanted events which may or may not occur.
Statistiska förväntade värdet av oönskade händelser som eventuellt kan ske eller inte.

the fact that a decision is made under conditions of known probabilities (“decision under risk”)
det faktum att ett beslut fattas under förhållanden med kända sannolikheter ( "beslut under risk")


Sven Ove Hansson
(is professor in philosophy andHead of the Department of Philosophy and the History of Technology, Royal Institute of Technology, Stockholm. He is editor-in-chief of Theoria and member of the editorial board of the Journal of Philosphical Logic.)

Översättare: Leyla Ferngren

Du är välkommen att utforska begreppet risk, olika risksituationer och konsekvenser samt vad det har för betydelse för dig.

Vi lever i ett samhälle som är byggd (för trygghetsnarkomaner) på trygghet och att man försöker kartlägga alla situationer som kan innebära risk, varna för faror. Ett samhälle som kräver mer och mer av var och en att göra egna riskbedömningar av vardagliga händelser där det inte finns varningsskyltar, texter eller dylikt som kan förvarna oss om ev. risksituationer eller faror. När vi själva eller andra kommer i situationer som innebär risker:klämrisker ställs vi inför det faktum att vi måste rannsaka oss själva, våra värderingar, åsikter, fördomar likväl vi ifrågasätter andra och kräver att de ska rannsaka sig själva. Är vi verkligen lika kritiska mot oss själva som vi kan vara mot de andra? Är det något vi missar eller uppfattar felaktig? Konstnären försöker rannsaka sig vilket ger honom många sömnlösa nätter, hans tankar snurrar runt och han försöker se klart genom allt grums.

Det är en klämrisk som var och en lämnas att klara på egen hand…utan varningstexter eller manualer..


Leyla Ferngren

"Att bli klämd är ett faktum... Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt... Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen pga våra vanor... Det finns så klart inte verkstäder som skapar och servar oss med fördomar varken här, i mitt hemland eller på hela planeten. Vi är en grupp förvirrade individer som blir överraskade med att vi börjar likna våra föräldrar när vi passerar en viss ålder. Eller kanske är vi sådana som inte vet att vi kan förändra en hel kedjeprocess och så många saker genom ett enkelt nej eller ja. Älskar vi våra masker mycket? Tror vi att de välkända kanske tio-hundraåriga meddelanden som vi skickar till varandra med uppslitande blickar är så speciella och unika? Vad är det för doft som döljer sig bakom våra fräscha parfymer? När har vi senast besökt en invandrarförort? Vad lika vi är varandra...Vad unika våra kulturpersonligheter är med sina asymmetriska frisyrer och utstrålning som säger att personen i fråga är bekväm i sitt världsvana jag-har-knullat-den-här-världen attityd. Vet ni vad, det som luktar mest är vår ensamhet, ruttet som bara den... Trots att det finns så många såriga men varma händer och så många sorgsna men modiga leenden som väntar på oss. Att bli klämd är ett faktum... Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt... Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen..." 


Hakan Akçura
090221
"Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet'i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen... Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı "becermiş" rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…"


Hakan Akçura210209
Bilder/Resimler:
1- Hissar, hissar! - Eller invandrar konstnärens självporträtt som tidningsbud (Digital konstverkt med 16 bilder, 2007)
2- "Kolla, vilka fina snäckor!" (Video, 12:29 min, 2008)