30.1.09

Abdülkadir Aygan İsveç'te dün gözaltına alındı ve bugün serbest bırakıldı

7 ay önce yayınladığım "Gerçekler bilinsin yeter" isimli filmimde yaptığı 3,5 saatlik itiraflarını geçen hafta Taraf gazetesinde yayınlanan Neşe Düzel imzalı seri röportajda yineleyen eski PKK'lı, PKK itirafçısı, eski JİTEM elemanı ve JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan dün İsveç polisi tarafından gözaltına alındı ve bugün çıkarıldığı mahkemede serbest bırakıldı.

Nasname News'un iddiasına göre gözaltının nedeni TC'nin, Rahşan Anter ve Orhan Miroğlu'nun eski kişisel başvuruları üzerinden temellendirdiği "iade talebi". Mahkeme bugün durumu değerlendirdi, gözaltının uzatılmamasına karar verdi. İade talebinin ayrıca karara bağlanacağını sanıyorum. Aygan'ı avukatı Gunnar Iarsson savunuyor.

Ek:
Nasname, Aygan serbest bırakıldıktan sonra onunla kısa bir tele-röportaj yapmış, onu da yayınlamak istedim.
Aygan:
"Bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler biraraya gelmeli. Davacı olmalılar.
"

Nasname-Sayın Aygan geçmiş olsun.
Aygan- Sağolun.

Nasname-Neydi son durum? Biz anlatır mısınız? Sizi neden İsveç polisi çağırdı?
Aygan-Türkiye Cumhuriyeti devletinin iadem için resmi başvurusu varmış.

Nasname- Devletin kendisinin mi yoksa bu konuda Anter ailesinden de şikayetçi ve talepkar olan var mı?
Aygan-Rahşan Anter’in de bu konuda müracaatı varmış. Ama bizi şu nedenle aldılar. Beni adam öldürmekten, bir Partizancı/TİKKO’cuyu da banka soymaktan...

Nasname-İsmi ne? Kaç yıldan beri İsveç’te kalıyor bu kişi?
Aygan- İsmini bilmiyorum. Ama öğrenebilirim. Üç yıldan beri burda ilticacı. Ve banka soygunu iddiasıyla getirilmişti.

Nasname-Sizi neden Türkiye Devleti istemiş olabilir. İfade ise; bize daha önce verdiğiniz beyenatlarda uluslararası bir mahkemede tanıklık yapacağınızı belirtmiştiniz zaten.
Aygan- Beni Türkiye’ye konuşturmak için değil susturmak için istiyorlar. Yoksa tanıklıksa, tanıklığa varım. Ama Türkiye’ye gitmem. Türkiye bana dünyanın teminatını verse gitmem. Bu işleri bir tek ben mi yaptım! Benim üstüm olan onlarca binbaşı, yarbay, general var. Onları alsınlar. Onlar konuşsun. Diğer bir yandan adını söylediğim yüzlerce itirafçı var. Abdulhakim Güven, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Hayrettin Toga, Hüseyin Tilki... Ben burdayım. Ve konuşuyorum. Sorun konuşmam mı? Konuşunca neden suçlu oluyorum. Ben bunu anlamıyorum. Ama kim beni suçlarsa suçlasın konuşacağım. Ben PKK’nin de, Jitem’in de itirafçısıyım....

Nasname- Musa Anter ile ilgil, daha önce çeşitli girişimler vardı. Ve bunların bir kısmı neticelenmişti. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Neden bu Rahşan Anter sizinle uğraşıyor?
Aygan- Rahşan hanımın acısını anlıyorum. Buraya geldi. Bazılarını devreye soktu. Onlara güvendim. Ersin Kalkan adındaki polis muhabiriyle benim hakkımda kitap yazdılar. Onlardan ve benimle ilgili kitap yazan diier Timur Şahan ve Uğur Balık’dan da şikayetçiyim. Onlar hakkında da dava açtım. Benim üzerimden hem para kazanıyorlar hem de beni katil ilan ediyorlar. Bunlar gazeteci mi? Savcı mı? Vurguncu mu? Onu da siz karar verin.

Nasname- Bu kısa tele-röportajla belirtmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aygan- Bence bir şey daha yapılmalı. O da bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler bir araya gelmeli. Davacı olmalılar. Ayrıca Türk halkı ve Kürd halkı da şunu bilmeli. Bizi bu suça iten Öcalan ve onun PKK’sı, bir o kadar devlet ve ordunun içinde kurulan JİTEM’dir. Esas suçlu olan bunlar. Bizim de suçumuz var. Fakat bizi vurmak ve bize katil demekle bu iş sonuca ulaşmaz ki.
Ve dün olduğu gibi bugün de eski Jitem içinde benim gibi faaliyet içinde bulunmuş olanlara sesleniyorum: Sizde çıkın o gizlendiğiniz yerden. Elllerinizdeki silahları bırakın. Tetikçi olmayın. Bakın benim durumum şu anda sizin en kralınızdan iyi. İsveç hükümeti en insani yardımını yapıyor. Keşke benim böyle bir devletim olsaydı. Onun için canımı verirdim. Ne örgüt, ne devlet, bana bu güveni vermedi. Eğer ben Türkiye’de en küçük bir şey için gözaltına alınmış olsaydım, öldürülmeseydim bile en az altı ay benden haber alınmazdı. Hiç bir şey olmasaydı eşim çıldırır, çocuklarım sokaklara düşerdi. İşte devlet olmak budur. Türk devleti bari bunu gözönüne alsın.

Ek 2:
Orhan Miroğlu'nun bugün (31.01.2009) Taraf'ta yayınlanan açıklaması:
"Abdülkadir Aygan'ın Türkiye'ye iadesi konusunda kendilerinin bir talebi olmadığını belirten Orhan Miroğlu şunları söyledi: "İçişleri Bakanı Beşir Atalay, DTP Van milletvekili Özdal Uçar'ın soru önergesine verdiği yanıtta Aygan'ın İsveç'ten iadesinin istendiğini açıklamıştı. Özellikle Ergenekon ile ilgili hassas süreçte can güvenliği temel bir sorun. Ergenekon ve JİTEM bağlantısının ortaya çıktığı bu ortamda samimi itiraflarda bulunanların can güvenliği sorunu var" dedi. Aygan'ın bu koşullarda Türkiye'ye iadesinin tehlikeli olabileceğine dikkat çeken Miroğlu, Aygan'ın yaşam hakkının korunması açısından İsveç'te yargılanması gerektiğini söyledi."

19.1.09

7 ay sonra bir kez daha: "Gerçekler bilinsin yeter"

"Gerçekler bilinsin yeter"
(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)
Hakan Akçura210.35 dakika
Stockholm, Haziran 2008
Selamlar,

Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -
sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...

Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.

Videoda benım sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).


Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yıllari arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.


Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".

Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.

Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.

JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.


Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve isveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.

Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.

Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.

Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.

Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.





Bu linki, ticari olmayan kaygılarla, kişisel izlenme ve yükleme niyetiyle istediğinizce yaygınlaştırabilirsiniz.
Gazeteler, TV kanalları, haber siteleri, bu videonun akan ya da sabit görsellerini, ancak iznimle ve ismimi, eserin ismini ve yayınlandığı bu blog sitesinin linkini vererek yayınlayabilir. Aksine kullanım, cezai yaptırım nedenidir.
Tabii ki, seyredenlerin yorumlarını bu blogun en altına eklemeleri de beni çok sevindirir.

"Bu kaydı üzerindeki sis perdesi kaldırıldıkça, ne denli kirli olduğu yeniden, yeniden ortaya çıkan kirli savaşın tüm kurbanlarına, onların çocuklarına ve Kadir'in çocuklarına adıyorum."


Hakan Akçura
İsveç, Stockholm, Haziran 2008



Abdülkadir Aygan'ın verdiği resimaltı bilgileriyle, filmin sonunda yeralan fotoğraf ve belgeler:
(Önemli not: Bu fotoğraf ve belgeler sadece yanı sıra "Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com" kaynak bilgisi eksiksiz yeralırsa, yazılı, görsel ve elektronik medyada alıntılanabilir ve yayınlanabilir.)



Abdülkadir Aygan, Adana Motor Meslek Lisesi'nde arkadaşları ve öğretmenleriyle (orta sırada, soldan üçüncü). Yıl 1976.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda.



Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda arkadaşlarıyla (ayakta, soldan üçüncü).


Abdülkadir Aygan, 1990 yaz aylarında Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı karargahı Bölük Er Yatakhanesi'nde. (Önceki resimaltı A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile değiştirildi.)



"Şerif" ("Aziz Turan" / Abdülkadir Aygan) 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Grup Komutanlığı'nda. (Fotoğrafı çeken A. Cem Ersever - A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile eklendi.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Hüseyin Tilki, Fethi Çetin, Recep Tiril, İbrahim Babat, Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken Adil Timurtaş.)


JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Abdülkadir Aygan, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Fethi Çetin, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken İbrahim Babat.)



JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani ile Diyarbakır Orduevi'nde (1992-1994 yılları arasında bir tarih) 



JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ile Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)


JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ve diğer katılımcılarla Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih) 



Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) JİTEM maaş bordrosu


Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Ordu Yardımlaşma Kurumu daimi üyelik belgesi 



Hakkında Tempo dergisinde çıkan haber ve röportajın özgün tam metinleri

30.12.08

"Look what beautiful seashells!"


Recording four and five

(turkish&swedish with english subtitles)

> med svensk text

> türkçe altyazı ile

12.28 min.

Image: 04.05.2008 15:43, Stockholm Highway, Sweden

Voice: 03.05.2008 18:03, Möja Island, Sweden

Maker: Hakan Akcura, Stockholm, 2008

15.11.08

"Gerçekler bilinsin yeter" en az 5001 kere seyredildi


Videom "Gerçekler bilinsin yeter", onu yayınladığım blip.tv linki aracılığıyla bugüne değin -başından sonuna dek- en az 5001 kere seyredildi. "En az" diyorum çünkü, bu izleyicilerin büyük bir kısmı bu 3.5 saati aşan kaydı üşenmeden bilgisayarlarına indirdiler. Kaç kişi daha, kaç evde, kaç kahvede, lokalde, onlar sayesinde izledi bilemiyorum.

Videoyu yaygınlaştıran başlıca web siteleri şunlar oldu:
Nasname
Haber Diyarbakır
Ekşi Sözlük
Sol Platform Org (Forum)
Herkesin Belgeleri
İzmir İzmir Net (Forum)
Hazırlıksız Yakalandım (Kişisel blog)
Mirhan Aker (Kişisel blog)

Benim bu okuduğunuz bu blog sitem ve yayınladığım basın bülteni aracılığıyla gelenler dışındaki hemen tüm izleyicilerimin taşıyıcısı bu linkler ve üye olduğum birkaç grup oldu.

Yazılı basında sadece Tempo dergisinin cesur genç muhabirleri bu videonun varlığını ve içeriğini ellerinden geldiğince yayınladılar. O görüşmenin eksiksiz metnini de ben yayınladım. Elbette ki bu haberin ardından da gelenler olmuştur blip.tv'ye...

Yukarda saydığım tüm linklerin sahiplerine ve Tempo'ya teşekkür ediyorum.

Ben bu videoyu yayınladığımda daha Ergenekon İddianamesi yayınlanmamıştı. Ergenekon delil klasörleri avukatlara ve medyaya dağıtılmamıştı. Daha emekli albay Arif Doğan tutuklanmamış, hep varlığı inkar edilen JİTEM için “ben kurdum, Veli Küçük’e devrettim” dememişti. Sabah gazetesi çift taraflı itirafçı, eski PKK ve JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan’la buluşmamıştı. Tarih 22 Haziran 2008’di.

O günden bu yana video hakkında önce bir arkadaşım Star gazetesinde bir haber yayınlamak istedi ve başaramadı ya da vazgeçti. Expres dergisinde ve üstelik "Fırat'ın ötesinde kalan Ergenekon"u kapak yaptıkları sayıda yayınlanacağı söylenen haber bana iletildiği kadarıyla sorumlu muhabir evlendiği ve yazmaya zaman bulamadığı için yayınlanmadı. Taraf gazetesiyle birkaç hafta yazıştık. Bu yazışmalar,
"Hakan Bey, merhaba,
Ben Taraf Gazetesi'nin Yazıişleri Müdürü Eray Özer. Mailinizi okuduk. Taraf Gazetesi olarak sözünü ettiğiniz belgeselden nasıl yararlanabiliriz? 3.5 saatlik bu belgeselin içeriğine biz sayfalarımızda, eğer siz de isterseniz, yer verebiliriz."
satırlarıyla başladı, -İsveç'te yaşayan bir muhabirleri aracılığıyla Abdülkadir Aygan'a kendilerinin ulaşmak istediklerini öğrenmem dışında- hiçbir sonuca ulaşmadı.

Korsan Haber sitesinde çalışan bir başka arkadaşımın yazdığı haber ise, "böyle tehlikeli işlere bulaşmak istemeyen" yayın yönetmeni Atılgan Bayar tarafından geri çevrildi.

Yüzlerce mail aldım. Çoğu destek, yorum ve ilgi mailiydi. Hepsi beni sevindirdi.

Durum, döküm bu...


25.10.08

En iyi savunma saldırıdır

Nihayet blog dünyasına da saldırdılar.

T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği tüm "blogspot" sitelerine erişim engellendi.

Bir kez daha görülüyor ki, düşünceden korkmanın, yasaklama alışkanlık ve hırsının sonu yok.

Bir cahil yargıç, blogspot isimli şemsiyenin ne kadar açık olabileceğinden, bu kararıyla hedeflediği ya da hedeflediklerinin ne kadar ötesinde bir yaygın ağı yasakladığından habersiz cahil bir yargıç, bu kararı verebilecek güce sahip.

Hoş, cahil olmasaydı da hedeflediği ya da hedeflediklerini yasaklamanın yolunun tüm blogspot sayfalarını yasaklamakla da olanaklı olduğuna dair bir bilgisi ya da bilinci olsaydı, bu gücü kullanmaz mıydı? Eminim kullanırdı. Çünkü her resmi ya da gayrıresmi korkak gibi, "ötekilerin hayatını ve özgürlüğünü kısıtlamakla mutlu olan, doyum alan" bir resmi ideolojinin memuru, uygulayıcısı.

Önceki yasaklamalara tepkiyle gelişen "Sansüre sansür hareketi"nin yaratıcı ilk eylemlerinden olan, "herkesin kendi sitesine erişimi engellediği" o protestonun da ötesine geçmeyi becerdi devlet. Yaptığı zaten pratik olarak artık bu. O yüzden T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi yargıcı sadece hedeflediği ya da hedeflediklerini değil de beni de yasakladı diye sadece sevinebilirim. Bu durum o gerçek istek ve kararın dışavurumu çünkü.

Şimdi ne yapıyoruz?

Bu yaygın ve varlığımıza yönelik amaçlı güç kullanımına aynı sertlikle ve yaygınlıkla cevap vermenin tüm yollarını bulacak ve kullanacağız.

Henüz yasaklanmayan ve yayında olan tüm site, forum, tartışma grubu, blog, yorum sayfalarını kızgınlığımızla dolduracağız.

Sayısı giderek azalan cesur ve dürüst medya emekçileri, tv, radyo, gazete, dergi, haber sitelerinde bu tepki ve kızgınlığımızı yaygınlaştırmaya çalışacak.

Sizleri tüm bu ve benzeri anti-demokratik yasaklamaların sorumlu ve yürütücü memurlarından çok daha büyük bir küresel güce karşı çıkmaya çağırıyorum. "Jam the Echelon" yeni bir sosyal sanat projesi. Dostum, sanatçı, müzisyen, birçok uluslararası barış örgütünün yöneticisi Dror Feiler'in başlattığı bu proje, destek verecek tüm kişilerin, "Echelon" süzgeçlerine takıldığında izlenmemizi olanaklı kılan tüm sözcükleri -tüm yazışmalarımız ve telefon konuşmalarımızda- gönüllü olarak kullanmaya çağırıyor.

Neredeysek, ne yapıyorsak ve kimleysek, sarfedeceğimiz, söyleyeceğimiz ya da yazacağımız şu ya da bu kelimeyle izlenmemizi sağlayan o insafsız hükümran "büyük göz"ü ışığımızla kör yapmaya var mısınız? Ben varım...

Hepinizi bu olağanüstü eyleme katılmaya çağırıyorum.



Dror Feiler West Bank, İsrail'de, 22 Şubat 2008'de Bil'in Cuma protesto gösterisini 3. anma yıldönümünde...

14.10.08

Abimin gözüyle İsveç

Eklediğim birkaç köprü linkle Gökhan'ın geçtiğimiz pazar Star'da çıkan yazısının uzun hali...
Kendi blogundan aşırdım:

DÜŞ VE DEVRİM
Geçtiğimiz bayram tatilini Stockholm ve çevresinde geçirdim. Bu ilk İsveç gezisinin anılarını sizlerle paylaşmak istedim. Sergiler, izlenimler, övgüler ve yergiler. Bir kuzey ülkesinin sıcakkanlı yorumu. Stockholm’u bu kadar beğeneceğimi hiç sanmıyordum diyerek gireyim söze. Sevdim; çünkü biz İstanbul’da yürüyecek iki-üç kilometrelik bir güzergâh bulamazken, adamlar tüm şehri yürüyüş parkuruna çevirmişler. Üstüne üstlük dümdüz bir memleket! Dahası, siz daha yaya geçidine gelmeden otomobiller durup yol veriyorlar! Yaya olarak böylesine şımartıldığımı hiç hatırlamıyorum... Ama trafik açısından ilginç bir başka olgu daha çıktı karşıma: Bisiklet meselesi. Efendim, tüm yaya yollarının yarısını bisikletlere ayırmışlar. Tüm şehri bisiklet sırtında gezmek mümkün. Lakin bisikletliler öylesine gaddar ki, onların yoluna yanlışlıkla inmeye görün, aman demeyip hemen çarpıyorlar sırtınıza. Otomobillere değil ama bisikletlere dikkat etmekten illallah dedim! Bisikletin kitabını yazmış biri olarak, bisikletten korkacağım günlerin de geleceğini hiç düşünmemiştim açıkçası....

Övgülere devam edelim... Stockholm, aslında tüm İsveç bir büyük orman. Kentin her yeri korular,
parklarla tıkış tıkış. Bu da bizim için başka bir keyif oldu. Hele tatilin sonuna doğru Kuzey denizi adalarının en batısına, Möja adasına yaptığımız yolculuk tüm yılın doğal zenginlik kotasını doldurarak, uzun bir süre bizi idare edecek kadar keyif verdi. Dört saatlik bir gemi yolculuğundan sonra ulaşılan bu adada iki keyifli gün geçirdik. Adanın tek lokantası, Stockholm’den özel olarak gelen konukları bile ağırlayacak denli meşhur. Balıkları ve deniz mahsullerinden yapılmış spesyaliteleri çok başarılı. Zaten İsveç’te doğru dürüst yemek yemeyi bir tek burada başardık. Artık bizim cehaletimizden mi, memleketin damak zevki eksikliğinden mi geliyor bu durum, bilemem... Möja ile ilgili son bir söz daha söyleyip geçelim: 360 derece gökyüzü, olağanüstü bir ışık ve her köşede kuşburnu ağaçları!

Siyah giymiş kadınlar ülkesi
Sadece güzel şeylerden söz etmeyelim. Göze batan hadi çirkinlik demeyelim, zevksizlikler de çıktı elbette karşımıza. İsveç kadınları sanıldığının aksine hiç de çekici değil. Asık suratlı ve hepsi karalara bürünmüş. Kabanlardan elbiselere, çizmelerden çoraplara kadar siyahlar. Bir giyim mağazası Black Collection adını taşıyordu ve sadece siyah renkli elbiseler satıyordu. Her halde en muteber dükkanıdır memleketin! Bir İsveçli arkadaşım (Johan) bu “kara”lığın nedenini, ülke kadınlarının erkeklerle rekabeti iyice abartmalarına bağladı. Öylesine erkekleşiyorlar ki, ayrı bir cins olmanın güzelliği de güme gidiyor arada diye ekledi. Ben bir yerde sadece bir hafta kalarak kadınlar hakkında bir söz söyleme hakkını kimsenin edinemeyeceğini düşündüğümden susuyorum. Kadınlar açısından diğer bir ilginç gözlemim de, mutlaka
çocuklu olmaları. Kucaklar, sırtlar, arabalar yeni mahsul çocuklarla dolu. Ne de olsa tüm ülkede dokuz milyon kadar insan yaşıyor. Devletin nüfus çoğaltma politikasına destek verdikleri açık... Göz zevkimizi bozan bir diğer İsveç izlenimi de estetik düzeyin yetersizliği oldu. Reklam filmleri bir felaket! Tasarım açısından da sınıfta kalıyorlar. Ulusal Müze’nin İsveç tasarım tarihine ayrılmış bölümünü bu gözlemimizin kanıtı olarak sunuyorum.... Binalar güzel güzel olmasına da, onların farklılığı eskiliklerinden geliyor belli ki. Üçyüz, dörtyüz yıllık binalar var caddelerde. Hepsi de şıkır şıkır...

Komünist Manifesto nasıl sahnelenir?

Sanat ve kültür açısından zengin bir kent sayılabilir Stockholm. İlk olarak İsveç’te yaşayan kardeşim Hakan’ın da katıldığı bir sergiyi gezdik. “Yerdeki Yığın” adını taşıyan bu sergi değişik sanatsal çöpleri bir araya getirmiş. Hakan kendine verilmiş alanda, İsveç tarihinden gelen bir ayıbı sergiliyor. 1935 ile 1975 yılları arasında Uppsala’daki Devlet Soybiyolojisi Enstitüsü eliyle sürdürülen ”temiz olmayan ırkları zorunlu kısırlaştırma politikası”nı konu edinen bir eser bu. Çarpıcı bir çalışma. Aslında günümüzde de geçerliliğini sürdüren “göçmenlere karşı” politikanın tarihi de buralarda gizli.

Serginin yer aldığı galerinin sahibi Dror Feiler aynı zamanda bir müzisyen. Saksafon çalıyor ve bir sürü piyasada bulunmayan “collectable” album sahibi. Bana verdiği bir albümü dinledim. Free cazla minimal gürültü arasında bir noktada. Pek hoşlanmadım ama ilginç. Öteki çalışmalarını ise evlerinde otururken çaldığı kadarıyla biliyorum. Yahudi kökenlerine bağlı progressive bir caz anlayışı var. Ama Dror’un esas ünü aktivistliği. Güney Amerika gerillarından, Filistin halkının direnişine kadar burnunu sokmadığı eylem yok. Bizzat içlerine giriyor ve cephede bile saksafonunu üflüyor düşman üstüne!


Dror Feiler bir de oyuna müzik yapmış. Komünist Manifesto’nun ilk iki bölümünü sahneye koyan bir oyun bu. Galada yer yoktu. Hakan ve eşi Leyla gittiler. Dror bize de hafta içindeki gösteride yer ayırdı. Ama gala gecesi izlenimlerini alınca, oyuna gitmekten vazgeçtik. İlk yarı 1 saat 45 dakika sürmüş. Çok az eylem, bol bol söz. Söz dediğin de Manifesto’nun sahneden okunması, hem de İsveççe. Zaten soru da pek netametliydi: Komünist Manifesto nasıl sahnelenir? Herhalde böyle olabiliyor işte! Dror’un müzikleri güzelmiş denildiğine göre, belki bir gün album yaparsa o zaman dinlerim…
Benim adamım Max Ernst
Stockholm’de beni hoş bir sürpriz beklediğini ise ikinci gün farkettim. Modern Müze’de bir Max Ernst sergisi açılmıştı. Salvador Dali sergisiyle ilgili yazımı okuyanlar belki hatırlar. Gerçeküstücülük denince benim has adamım Max Ernst’dir. Bu nedenle işbu sergiyi yakalamak beni çok sevindirdi. Modern Müze, kentin en başarılı müzesi kanımca. Serginin koleksiyonları, modern sanatı tanıtmak için en nadide eserleri bünyesine katmış. Marcel Duchamp adına ne biliyorsam, hepsini burada görme şansını buldum mesela… “Düş ve Devrim” adını taşıyan ve çok başarılı bir sergileme düzeni içinde sunulan Ernst sergisi, kronolojiyi esas alan dört bölümde geziliyor. “Almanya dönemi: 1891-1922”, “Fransa yılları: 1922-1941”, “Amerika: 1941-1953” ve “Avrupa’daki son yılları: 1953-1976”. Sergide ressamın resim, kolaj, heykel ve çizimlerinden oluşan 150’yi aşkın işi sergileniyor. Hepsi birbirinden çarpıcı olan bu çalışmalar içinde kişisel tarihimde özel yeri olanlar da vardı. Bir Albert Camus kitabınının kapağına yapıştırdığım Pieta (ya da Geceleyin Devrim) önünde uzun uzun durdum. “Celebes Fil’i” adlı resim ise, vakti zamanında E Yayınlarından çıkan Elio Vittorini’nin Fil adlı kitabına yayınevi tarafından uygun görüldüğü için hafızama kazınmış. Tanıdığım bütün önemli Max Ernst’ler (ve tanımadıklarım elbette) buradaydı. İşte nedense beni hep çok etkilemiş olan “Bütün Şehir” tablosu. İşte o inanılmaz kuşlar serisi. Ve elbette hepsi birer Kafka öyküsünden fırlamış gibi insanı çarpan gravürleri. Daha once bilmediğim heykeltraş yönü de çok etkileyici Ernst’in. Özellikle Capricorne başlıklı kral ve kraliçeyi bir arada gösteren anıtsal çalışması… Sergi dolayısıyla hazırlanan kitap bilgi ve malzeme açısından doyurucu, ama kapağını Ernst görse tasarımcıları mutlaka döverdi. Öylesine sıradan ki! Max Ernst’e kilitlenirsem bu yazıyı bitiremeyeceğim.

Son bir iki not daha Stockholm’dan. Ulusal Müze hiç heyecan verici değil. Oradaki bir geçici sergi ilgimi çekti: “Zamanın Yüzleri”. Saatlerin tarihini sergilemişler. Ama bilmem sunuşu mu kötüydü, yoksa saat denilen cisimler sergilenince monoton bir hale mi geliyordu, anlamadım. Sıradan bir sergi çıkmış ortaya… Geldik, gördük, gezdik işte. Bir dahaki sefere de bıraktık bir şeyler. Velhasıl Stockholm, özellikle baharları, keşfetmek için ideal bir şehir… Benden söylemesi…

Gökhan Akçura