26.12.11

No to both “conditional” and “with commerce friendly nature” censorship!




We as people of art and culture, who are not agreeing with those statements with similar contents regarding the censorship debate, made by Turkish branch of International Association of Art Critics (AICA) and Turkish National Committee of the International Plastic Arts Association (UNESCO AIAP) the same day,

Comprehend the justification of İstanbul Modern's chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu, the refusal of the work of art with it's given state, however following to the artist's reaction, backing to conditional acceptance propositions which are totally destroying and transmuting the artwork's given context, as a clear, rude, conditional censorship regardless of whatever the issue might have been among Bubi Hayon, his work of art “Oturak” (stool) and the establishment.

We observe that, Turkish branch of International Association of Art Critics (AICA) and Turkish National Committee of the International Plastic Arts Association (UNESCO AIAP) along with many artists who had chosen silence and mannerlessness, simply consider the behaviors of the market actors who take the “sensitivity” of the political and administrative powers, conservative bodies who has recently developed a passion for art collectorship as a threat and their interference with the artworks, as “the nature of commerce”.

Now we believe the situation is even more serious.

It would be impossible to think of Istanbul Modern and it's chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu to be totally unaware of the type of works created by these eight artists throughout their careers prior to demanding “artworks with funds originated from their exhibit and sales to be donated to the museum and their activity”.

One should make sure that, Bubi Hayon has been censored, since in his own expression “in order to underline that artwork is not tabu or anything sacret and the museums are not temples”, he has come up in front of Istanbul Modern and it's chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu with a gold and bronze composite stool, which is, in it's submitted form and context, a mature sample of continuum of his creation genre, well known to all of us.

For us, “Istanbul Modern” and “Levent Çalıkoğlu” are only the names of an establishment and it's curator who can only consider a chair exhibit-able and marketable to the collectors only with it's stool portion -ie. the submitted context- either removed or totally covered, hidden, obscured, slaughtered; as a silhouette.

For a modern art institution which is established either by private sector or government, whatever it is the amount of funds required for its activities, whoever it may address as collectors, for us, to defend the right to slaughter freedom of artistic creation or the freedom of transformation of the artistic creativity progress, furthermore to defend them insolently and immeasurably would be impossible.

Those artworks defined with different eligibility; not as “Acceptable”, “presentable to the collectors” or “marketable” but “selected for or considerable for exhibit” would never absolve this establishment's or it's chief curator's acts for us. (It would not change our mind even if we are reminded that “hypocrisy is within the nature of commerce”)

On the contrary, the identification definitions as “Istanbul Modern” and it's chief curator “Levent Çalıkoğlu” would remain invalid, at least for us, until an apology is made both to the modern art environment and to all artists primarily to Bubi Hayon.

We consider the whole course starting with the first moment of acceptance of the invitation, the creation of such an artwork, submission and the withdrawal and press release following to the applied fearless censorship, as Bubi Hayon's “artistical existence, activity, production”, applaud “oturak” which, surely will gain “value” day by day, for underlining an issue with serious lack of awareness in Turkish art society, and declare that until an apology is made, we are not any longer interested in participating to any artistic platform organized by Istanbul Modern, at where may be some other time, the same “Oturak” (stool) is to be exhibited, by the same or a different chief curator and with it's “submitted context untouched”.

Our guiding free spirit is awareness of our existence and surely is R. Mutt's “Fountain”.

Alphabetical list of signer artists, designers, musicians, illustrators, freelance or affiliated curators, directors of biennials and art institutions, art critics, art writers, art historians, art directors, art academics, art educators, art students, social scientists:

Ali Akay, Hakan Akçura, Rüçhan Şahinoğlu Altınel, Fırat Arapoğlu, Burak Arıkan, Laleper Aytek, Bülent Barın, Şen Barkan, Bahadır Baruter, Murat Başol, Erim Bayrı, Ege Berensel, Ertan Birgül, Hüma Birgül, Hülya Botasun, Lütfiye Bozdağ, Gül Çağın, Selen Çatalyürekli, Emine Corduk, Özge Çelikaslan, Burak Delier, Özgür Demirci, Cansu Demiröz, Pelin Derviş, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Elvan Ekren, Asuman Ercan, Ceren Erdem, Fulya Erdemci, Didem Erk, Özgür Erkök, Özge Ersoy, Ekmel Ertan, Murat Ertel, Alp Esin, Deniz Gül, Genco Gülan, Ali Gürevin, Ayşe Gülay Hakyemez, Hakan Gürsoytrak, Deniz Ilgaz, Aslı Işıksal, Şule Kangüleç, Funda Karadağ, Gülfem Kessler, Selen Korkut, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Seyit Battal Kurt, Mahmut Wenda Koyuncu, Raziye Kubat, Özlem Şekercioğlu Lesport, Beral Madra, Aşık Mene, Barış Mengütay, Serpil Odabaşı, İrfan Okan, Bager Oğuz Oktay, Alev Oskay, Yeliz Oskay, Suat Öğüt, Deniz M. Örnek, Zeynep Özatalay, Şefik Özcan, Aykan Özener, Önder Özengi, Dilara Özgül, Ferhat Özgür, İz Öztat, Yavuz Parlar, Tayfun Polat, Lebriz Rona, Necla Rüzgar, Ahmet A. Sabancı, Menekşe Samancı, Esra Sarıgedik, Niyazi Selçuk, Gonca Sezer, Şebnem Somel, Başak Şenova, Damla Tamer, Zeyneb Taşcı, Faika Berat Taşkıran, Orhan Taylan, Elif Gül Tirben, Tuğba Turan, Yeşim Ustaoğlu, Tahir Ün, Merve Ünsal, Arzu Yayıntaş, Adnan Yıldız, Demet Yoruç, Binnur Berkholz Zengin

(Translator: Zeyneb Taşçı)


Basın Bülteni: Sansürün "koşullu"suna da, "doğası ticari yaşama uyanı"na da hayır!



Biz, son günlerdeki "Sansür" tartışmaları üzerine Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nin ve UNESCO-AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin aynı gün yapmış olduğu iki açıklamanın içerdiği birbirine çok benzer yorumlara katılmayan sanat ve kültür insanları olarak,

Bubi Hayon ve yapıtı "Oturak" ile İstanbul Modern arasındaki sorunun zemini ne olursa olsun, kurumun ve şef küratörü Levent Çalıkoğlu'nun, verili haliyle yapıtı kabul etmeme gerekçesini, sanatçının tepkisinin ardından da yapıtın kabul koşulu olarak verili bağlamını tümüyle yokeden, dönüştüren öneriler öne sürebilme pervasızlığını açık, kaba, koşullu bir sansür olarak görüyoruz.

Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nin ve UNESCO-AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin ve görüldüğü kadarıyla sessizliği ve tavırsızlığı seçen birçok sanatçının, siyasal ve yönetsel iktidarın, koleksiyonerliğe merak sardığı bilinen muhafazakar kesimlerin "duyarlılıklarını" tehdit olarak görüp eserlere müdahale eden piyasa aktörlerinin davranışlarına, "ticaretin doğası" deyip geçtiğini gözlemliyoruz.

Şimdi durum bizce daha da vahim bir boyuta taşınmıştır.

İstanbul Modern ve şef küratörü Levent Çalıkoğlu'nun, sekiz sanatçıdan, "tüm gelirleri müzeye ve etkinliklerine bağışlanmak üzere bir yapıt" talebinde bulunurken bu sanatçıların sanatsal kariyerleri boyunca ne tür işler ürettiğini bilmemesi sözkonusu olamaz.

Unutulmamalı ki, Bubi Hayon, verili biçim ve bağlamıyla, hepimizin bildiği yaratım çizgisinin devamı, olgun bir örneğiyle, kendi ifadesiyle "sanat yapıtının bir tabu olmadığını, kutsal olmadığını, müzelerin birer mabet olmadığını vurgulamak için" altın ve bronz karışımı bir "Oturak"la İstanbul Modern ve Levent Çalıkoğlu'nun karşısına "çıktığı için" sansürlenmiştir.

"İstanbul Modern" ve "Levent Çalıkoğlu", bizler için artık, sadece, "Oturak" yeri -yani verili bağlamı- çıkartılmış bir "koltuğu" ya da tümüyle "örtülmüş" -yani verili bağlamı saklanmış, gizlenmiş, görülmez kılınmış, katledilmiş- bir "silueti" kabul edilebilir, koleksiyonerlere sunulabilir, satılabilir bulan bir kurumun ve küratörün adıdır. 

Devlet ya da özel sektörce kurulmuş, işletilen bir "modern" sanat kurumunun kendi etkinlikleri için gereksindiği paranın miktarı ne, koleksiyoner muhatapları kim olursa olsun, sanatsal yaratım özgürlüğünü katletme hakkını, sanatsal yaratım sürecinin niteliğini dönüştürebilme özgürlüğünü -üstelik bu kadar sınırsız ve kaba bir biçimde- savunmak, bizce olanaksızdır. 

"Kabul edebileceği", "koleksiyonerlere sunulabileceği", "satabileceği" değil de "sergilemeyi seçtiği ve seçebileceği" eserlerinin niteliğinin farklı olabilmesi, bu kurumun ve şef küratörünün eylemini bizce asla aklayamaz. (Birilerinin bize "riyanın ticaretin doğası olduğunu" söyleme ihtimali de fikrimizi değiştirmeyecektir.)

Tam tersine, bu tasarrufunun özrünü tüm "modern" sanat ortamından, başta Bubi Hayon başta olmak üzere tüm sanatçılardan dilemedikçe, "İstanbul Modern" ve "Levent Çalıkoğlu" verili kimlik tanımlarının, en azından bizlere karşı hükmü kalmamıştır.

Bizler, böylesi bir daveti kabul ettiği ilk andan, böylesi bir işi ürettiği, sunduğu, kurum ve şef küratörünün pervasız koşullu sansürünün ardından geri çekip, basın açıklaması yaptığı ana kadar geçen tüm süreci Bubi Hayon'un "sanatsal varoluşu, etkinliği, eylemi, üretimi" olarak görüyor, eminiz ki her gün "değeri" artacak olan "Oturak"ı Türkiye sanat ortamında belki de farkındalığı çok gerekli olan bir durumun altını çizdiği için alkışlıyor, özrünü dilemeden ve "verili niteliğini değiştirmeden" aynı "Oturak"ı belki de bir başka gün aynı ya da farklı bir şef küratörle sergileyebilecek bir İstanbul Modern'de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz.

Bize yolgösteren özgür ruhumuz, varoluş bilincimiz ve tabii ki R. Mutt'un "pisuvar"ıdır.

Alfabetik sırayla imzacı sanatçılar, tasarımcılar, müzisyenler, çizerler, özerk ya da kurumlarda çalışan küratörler, bienal ve sanat kurum yönetmenleri, sanat eleştirmenleri, sanat yazarları, sanat tarihçileri, sanat yönetmenleri, sanat öğretim üyeleri, sanat eğitmenleri, sanat öğrencileri, sosyal bilimciler:

Ali Akay, Hakan Akçura, Rüçhan Şahinoğlu Altınel, Fırat Arapoğlu, Burak Arıkan, Laleper Aytek, Bülent Barın, Şen Barkan, Bahadır Baruter, Murat Başol, Erim Bayrı, Ege Berensel, Ertan Birgül, Hüma Birgül, Hülya Botasun, Lütfiye Bozdağ, Selen Çatalyürekli, Emine Corduk, Özge Çelikaslan, Burak Delier, Özgür Demirci, Cansu Demiröz, Pelin Derviş, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Elvan Ekren, Asuman Ercan, Ceren Erdem, Fulya Erdemci, Didem Erk, Özge Ersoy, Ekmel Ertan, Murat Ertel, Alp Esin, Deniz Gül, Genco Gülan, Ali Gürevin, Ayşe Gülay Hakyemez, Hakan Gürsoytrak, Deniz Ilgaz, Aslı Işıksal, Şule Kangüleç, Funda Karadağ, Gülfem Kessler, Selen Korkut, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Seyit Battal Kurt, Mahmut Wenda Koyuncu, Raziye Kubat, Özlem Şekercioğlu Lesport, Beral Madra, Aşık Mene, Barış Mengütay, Serpil Odabaşı, İrfan Okan, Bager Oğuz Oktay, Alev Oskay, Yeliz Oskay, Suat Öğüt, Deniz M. Örnek, Zeynep Özatalay, Şefik Özcan, Aykan Özener, Önder Özengi, Dilara Özgül, İz Öztat, Yavuz Parlar, Tayfun Polat, Lebriz Rona, Necla Rüzgar, Ahmet A. Sabancı, Menekşe Samancı, Esra Sarıgedik, Niyazi Selçuk, Gonca Sezer, Şebnem Somel, Başak Şenova, Damla Tamer, Zeyneb Taşcı, Faika Berat Taşkıran, Orhan Taylan, Elif Gül Tirben, Tuğba Turan, Yeşim Ustaoğlu, Tahir Ün, Merve Ünsal, Arzu Yayıntaş, Adnan Yıldız, Demet Yoruç, Binnur Berkholz Zengin

11.10.11

My last video "Phuket: Two sides of the islands"



44.25 min.
Two Chapter:
Invasion of the islands
Sea gypsies (Chao Lay): Broken-wing guards of the islands
Music: Rawai Sea Gypsy Village Band
Maker: Hakan Akçura
Stockholm, October 2011.

Sea Gypsies were the first people to settle in Phuket over 1000 years ago and still survive today selling fish, seashells and craft items to locals and tourists.
There were 12,000 sea gypsies in more than 30 groups across Thailand’s Andaman Coast waters.

Fishing is the sea gypsies only livelihood. Since the province began promoting tourism, sea gypsy villagers have been repeatedly threatened by hotel or resort owners who attempt to prohibit them from fishing along beach fronts where resorts are located.

Despite some publicity about their way of life in the wake of the 2004 tsunami disaster, they still live as second-class citizens and don’t have the full rights enjoyed by other Thai citizens.

Land rights issues were the biggest concern. Most sea gypsy communities are located in coastal areas and many do not have land title deeds. Some sea gypsy cemeteries are now located inside marine national parks or other areas designated for tourism purposes.



Sea gypsy Yupa Chaonam of the Phi Phi Island community said, “We are not allowed to do anything [in the surrounding area], which we are told belongs to a developer. We just want to know what is our territory and what is not. It’s as if we are a forgotten people with no public development for us.”
This video documentary is an extraordinary reverse-reading about "tourist paradise" of Phuket. I turned my camera to the invasion of the islands and their broken-wing guards, Sea gypsies.

Yeni videom "Phuket: Adaların iki yüzü"



Bu yılın Temmuz ayında Tayland'ın en büyük adası Phuket'te çektiğim kimi sahneler ve planlar, çok alışıldık olmayan bir tür video belgesele dönüştü.

Yaklaşık 45 dakikalık (44:25 dk) videom "Phuket: Adaların iki yüzü" (Phuket: Two sides of the islands) adını taşıyor ve iki bölümden oluşuyor: "Adaların istilası" (Invasion of the islands) ve "Deniz çingeneleri: Adaların kanadı kırık koruyucuları" (Sea gypsies (Chao Lay): Broken-wing guards of the islands).

Deniz çingeneleri, Phuket'e bin yılı aşkın bir süre önce -Malezya'dan- gelip de yerleşen en eski halk. O günden bu yana sadece balıkçılıkla, deniz kabukluları ya da el sanatlarını satarak geçiniyorlar. Gerçek bir avcı-toplayıcı çağdaş toplum.

Tayland'ın Andaman Denizi sahillerinde 30 ayrı gruptan oluşan 12000'e yakın deniz çingenesi yaşıyor.

El yapımı tekneleri, yüzlerce yıllık avcılık gelenekleri, gizli avlanma alanlarıyla tek geçim kaynağı balıkçılığı sürdüren deniz çingeneleri, Phuket'te gelişen turizmle, turizm "seferlerine" dahil edilen, her yeni sahil, gezi, otel alanı ve adayla bu olanakları bir bir yitiriyorlar.

Ötesi, "korunan yaşam türleri"ni pazarlamak gibi aslı olmayan suçlamalarla tutuklanıyor, dalarken soluk almalarını sağlayan hava pompalarına bağlı olan borular jet ski ataklarıyla kesiliyor.

Binlerce kurban verdikleri 2004 tsunami felaketinde birçoğu zaten sualtında kalan sahiller ve adalardaki barınaklarını, köy alanlarını teker teker yitiriyorlar.

Çoğu deniz çingene toplulukları, yerleştikleri sınırlı toprak alanlarına ilişkin hiçbir yasal hakka sahip değil. Hiçbirinin tapusu yok. Mezarlıkları ve kutsal bölgelerinin çoğu yeni oluşturulan turistik doğal deniz parklarının ve turistik "sefer" alanlarının sınırları içinde...

Phi Phi adası deniz çingenelerinden Yupa Chaonam durumun vehametini şöyle tanımlıyor: "Biz tüm bu gelişmeler karşısında düşüncesi sorulmayan, sürece dahil edilmeyen, dönüştürülen alanlara girişine izin verilmeyen unutulmuş bir toplumuz. O zaman bari hangi yaşam alanlarının hala bize ait olduğunu, hangilerinin olmadığını söylesinler."

Daha önce yazdığım gibi bu türü (tekniği, kesimi, sunumu) çok alışıldık olmayan video belgeselimin şimdilik sizle sadece tanıtım filmini ve kimi fotograflarını paylaşabiliyorum. Başvurduğum ve daha da başvuracağım bir dizi belgesel festivali, internetten videonun tümünün paylaşılıyor olmamasını koşul belirlemiş ben görmeyeli... (Edit: Yukarda da gördüğünüz, bulduğunuz, umarım seyretmeye başlayacağınız gibi, 2014 yılında videomun tümünü Youtube kanalıma ve buraya ekledim)


Sonuçta bu renkli, onurlu, neşeli ve yaşam alanlarının kapılarını kolay kolay yabancılara açmayan halkın güvenini kazandığıma çok memnunum. Videoma yaptıkları müzik -uzun kurgu saatlerinin etkisi dışında da- epeydir kulağımdan gitmiyor. İlk fırsatta çağrılarına evet diyebilmek ve o gizli adalarına varacak senelik yolculuklarından birine katılmak ise arzum.

Bu "diyalogsuz" belgeselim, "turizm cenneti Phuket"in tersten bir video-okuması. Umarım en kısa zamanda bir gösterim, sergi ya da festival eliyle tümü sizlerle buluşur.

21.5.11

"Pax Rhetorica" ya da barış aslında ne kadar yakınımızda! / "Pax Rhetorica" or how closed to us the peace actually is!




Hakan Akçura / 21.05.2011 - Stockholm

PKK önderi Abdullah Öcalan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a çağrıda bulunarak, şunu dedi: “Bana ‘Silahlı güçlerini bir yere çek ve biz demokratik anayasa çözümü üzerinden çözüm geliştireceğiz’ desin. O zaman bu savaşı durdurmuş olur.15 Haziran'a kadar bu söylediğim çerçevede bir yeşil ışık yakılmazsa, çözümün gelişeceğine dair bir bildirim yapılmazsa, beni ölmüş bilin! Artık ondan sonra yaşanacak olan başkaldırıdır, isyandır, her şey olabilir.”
(Türkiye basınından, 20-05-2011)

PKK leader Abdullah Ocalan made a call to Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, saying, “If Mr. Prime Minister say to me ‘withdraw your armed forces to somewhere else, we will bring a solution through democratic constitution‘. Then he would have stopped this war. If there are no positive messages until June 15, consider me death. Next is uprising and revolt. Everything is possible.”
(From Turkey's Press, 2011-05-20)

17.5.11

Ars retorica: Words tell the world / Les mots dénotent le monde




A video exhibition with / Une exposition vidéo avec:

Hakan Akçura

Video stills, Kurdish Lesson 1, Kurdish Lesson 2, Kurdish Lesson 3, Hakan Akçura, 2010-2011

Video still, "America", Liselot van der Heijden, Single channel video, 4 minutes, 2004

Video still, "Laboratoire Italie", Marcantonio Lunardi, Single channel video, 2:15 min, 2011

Opening the 24th may at 12 am / Vernissage le 24 mai à partir de 12h
Exhibition from the 24th may till the 2nd june 2011 / Exposition du 24 mai au 2 juin 2011

Hall the university library of Paris 8 – Saint Denis
2, Rue de la Liberté, 93526 Saint-Denis
Entrance in front of the station Saint-Denis Université – line 13
From Monday to Friday 11.30 – 19.00, on Saturday 10.00 – 17.30

Hall de la Bibliothèque universitaire de Paris 8 – Saint Denis
2, Rue de la Liberté, 93526 Saint-Denis
Entrée face au métro Saint-Denis Université – ligne 13
du lundi au vendredi de 11h30 à 19h et le samedi de 10h à 17h30

Eng:

Words tell the world. They signify the things surrounding us and represent them by names. They exist exactly because we cannot have everything near ours hands and often they become the presence of the absence of things here and now. On the other hand, words also have their own independence. For this reason, the non-sensical, absurdity and paradoxes have been born. For this reason, we can use them strategically and construct new worlds instead of expressing the real one. Writing, poetry, art and fiction in general find their source in this aspect of words.

Indeed, we agree with Jacques Rancière that we always need to turn into fiction the world in order to speak and think about it. At the same time, representing the real as our eyes see it is one thing, representing it untruthfully, turning it into fiction without represent anything real, is another. The partiality of information given by media, the lies of any kind, and the vacuity of public speeches are examples of this.

Ars retorica wants to explore the circumstances in which the independence of the world of words is exploited for demagogical objectives, the situations in which a group of words is like sand in a hand: it falls down without leaving anything behind it.

Irene Panzani

Fr:

Les mots dénotent le monde. Ils expriment ce qui nous entoure et le représentent dans la parole. Ils existent justement parce que nous ne pouvons pas avoir tout à notre porté et souvent deviennent la présence de l’absence des choses ici et maintenant. Mais les mots ont aussi leur propre indépendance. D’où le non sens, l’absurdité, les paradoxes. D’où aussi leur utilisation stratégique qui rend le discours comme une construction de mondes et non pas l’expression de la réalité : l’écriture, la poésie, la fiction, les arts du discours en générale trouvent ici leur source.

Oui, nous sommes d’accord avec Jacques Rancière que les hommes ont toujours besoin de "fictionner" le monde pour pouvoir le dire et même le penser. Pourtant, une chose est de se représenter le monde de façon subjective ; une autre chose est de le présenter à autrui faussement ou "fictionner" sans rien représenter. Des exemples de cela sont la partialité des informations données par les média, les mensonges d’Etat et la vacuité de certains discours publics.

Ars retorica veut enquêter justement les cas dans lesquels l’indépendance du monde des mots vient exploitée à des fins démagogiques, les situations où une poignée de paroles sont comme du sable dans les mains : il tombe et laisse le vide derrière.

Hakan Akçura, Kurdish Lesson 1, 2, 3 (2010 - 2011)

Dans cette série de vidéos, Hakan Akçura coupe les discours d'hommes politiques turcs, de façon à ce qu'ils parlent kurde. Leur langue est transformée en celle qu'ils ne reconnaissent pas: leurs paroles sont utulisées pour construire des phrases qu'ils n'auraient jamais prononcées.

Dans Kurdish lesson 1, le premier ministre turc Tayyip Erdoğan s'exprime à la tv. L'artiste lui fait dire: "le droit à l'éducation dans sa langue maternelle est le premier droit humain que je defends", alors qu'encore aujourd'hui le people kurde est obligé à parler Turc à l'école. Kurdish lesson 2 est le "cadeau" de Hakan Akçura au chef des affaires générales İlker Başbuğ. L'artiste modifie le discours adressé aux forces armées de terre, aériennes et maritimes. Après la modification de la vidéo, l'homme politique dit: "Nos martyres son notre honneeur. Les martyres ne meurent jamais." L'artiste est en train de trevailler sur Kurdish lesson 3, la dernière vidéo de la série. Ici, la victime sera le président de la République turque Abdullah Gül qui fait son discours au Parlement pour sa dernière année législative.

Liselot van der Heijden, America, 2004

America est une parodie du discours de George W. Bush qui présente son programme pour l'année 2004 et dans lequel il mentionne 61 fois le mot Amérique. Dans cette vidéo, tout le discours est cupé sauf le mot Amérique et les applaudissements qui le suivent ou le précèdent. Les paroles étaient bien choisies et les phrases bien construites avec un control et une manipulation astucieuses.

En s'adressant au congrès et aux citoyens américains, le discours ne contenait pas des mots tels que victimes, Osama bin Laden, palestine, Israël, responsabilité fiscale, budget équilibré, débit, salaire minimum, désoccupation.

Pourquoi utiliser 61 fois le nom Amérique? Pourquoi la nécessité d'exploiter stratégiquement des sentiments nationalistes et une unité illusoire? Quel est le message pour le reste du monde?

Marcantonio Lunardi, Laboratoire Italie, 2011

Une voix épurée, une image en moir et blanc. Ambiance aseptisée, scientifique, comme le soulignent les objets en premier plan. Les personnages de cette ce uvre sont trois petits vers qui luttent contre la gravité pour ne pas chuter dans le récipient placé sous eux. Pourtant, ils ne sont pas seuls, il y a la voix ferme et charismatique d'un homme politique qui depuis presque 20 ans est omniprésent sur la scène parlementaire italienne: Silvio Berlusconi. L'artiste n'a pas voulu montrer le visage de ce dernier. Ce qui reste sont ses mots, son discours. Le décalage entre le son et ce que l'on voit crée un court-circuit, nous aide à percevoir le sens de ce que l'homme politique prononce, tandis que les animaux deviennent, alors, une métaphore du peuple italian. Laboratoire Italie est une image forte d'un pays qui se fatigue à lutter contre une crise économique, mais surtout morale. Face à la censure et aux lois menaçamtes la liberté d'expression, l'art semble être la seule façon d'affirmer le désaccord de certains italiens.

Irene Panzani
Commissaire de l'exposition

16.5.11

Kürtçe Dersi 3 - Kurdish Lesson 3



Kurdî: Bi vê axaftina xwe ya destpêkê ku bi kurdî çêdikim, her weha dixwazim xîreta pêvajoya pêngavên nu ya ku di dîroka Komara Tirkiyê de pêk tê, bi we re parve bikim.

Türkçe: Bu açılış konuşmamın başlangıcını kürtçe yaparak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir döneme adım atacak olmamızın gururunu sizlerle paylaşmak istiyorum. 


English: By speaking kurdish at the the beginning of my opening speech I would like to share with you the pride of the historical step of Republic of Turkey on a new era.


Emine ve akıl danıştıkları sağolsun...

Diğer Kürtçe dersi videolarım:

7.3.11

Ateşin Düştüğü Yer / Where Fire Has Struck / Birîndar Bi Birîna Xwe / Կրակին Ինկած Տեղ


Ateşin Düştüğü Yer
Türkiye İnsan Hakları Vakfı 20. Yıl Sergisi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla ve ‘Sürmekte Olan Toplumsal Travmayla Baş Etme Projesi’ kapsamında Depo’da geniş katılımlı bir etkinlikler dizisi düzenleniyor.
Ateşin Düştüğü Yer, insan hakları ihlalleri konusunda toplumsal belleği canlı tutmayı ve hakikatle yüzleşme sürecine katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Gönüllülük esasında düzenlenen bu etkinlikler dizisi kapsamında bir sergi yer alacak, konu etrafında seminerler düzenlenecek, belgesel film gösterimi gerçekleştirilecek ve bir katalog yayınlanacak.
9 Mart 2011’de saat 18.30’da açılacak sergi, 10 Mart-22 Nisan 2011 tarihleri arasında izlenebilir.
Ateşin Düştüğü Yer
10 Mart-22 Nisan 2011
Tophane-İstanbul
Where Fire Has Struck
An Exhibition on the 20th Anniversary of the Human Rights Foundation of Turkey
Where Fire Has Struck is a series of events organized on the occasion of the 20th anniversary of the Human Rights Foundation of Turkey and as part of the Project ‘Dealing With Continuing Social Trauma.’
The events have been organized with the purpose of raising awareness regarding human rights violations in social memory and contributing to the process of confronting the truth. The series of events, realized on a voluntary basis, includes an exhibition, several seminars, a documentary film program and the publication of a catalogue. The exhibition opens on 9
March 2011 at 6.30 pm, and may be visited from 10 March to 22 April.
Where Fire Has Struck
10 March-22 April 2011
Tophane-Istanbul
Birîndar Bi Birîna Xwe
Pêşangeha Weqfa Mafên Mirovan A Tirkiyeyê ya Salvegera 20’emîn
Bi boneya 20’emîn salvegera Weqfa Mafên Mirovan A Tirkiyeyê û di çarçoveya “Projeya Çareserkirina Travmayên Civakî yên ku Didomin” li Depoyê em ê rêzeçalakiyên bi beşdariyeke berfireh li dar bixin. Armanca Birîndar Bi Birîna Xwe zindîhiştina bîra civakî ya der barê binpêkirinên mafên mirovan de û beşdariya pêvajoya rûbirûbûna rastiyan e. Ev çalakî li gor bidiliyê tên lidarxistin. Di çarçoveya van çalakiyan de, dê pêşangehek bê lidarxistin, dê di der barê mijarê de semîner bên lidarxistin, dê pêşandana belgefîlman pêk bê û dê pirtûkçeyek bê weşandin.
Pêşangeh dê 9’ê Adara 2011’an saet di 18.30’yan de li dar bikeve û di navbera 10’ê Adarê û 22’ê Nîsana 2011’an de vekirî be.
Birîndar Bi Birîna Xwe
10 Adar-22 Avrêl 2011
Tophane-Stenbol
Կրակին Ինկած Տեղ
Թրքական Մարդկային Իրաւունքներռւ Հաստատութեան 20. Տարւոյ ցուցահանդէս.
Թրքական մարդկային իրաւունքներու Հաստատութեան 20. տարեդարձի եւ հաւաքականութեան աղետներու դէմ պայքարելու ծրագրին փովանդակութեան ՙՏէփօ՚ի մէջ լայն տարածութեամբ գործունեութեան շարքեր տեղի կ՛ունենայ:
“Կրակին Ինկած Տեղ” նպատակն է, մարդկային իրաւունքներու խանգարման նիւթերու շուրջ հաւաքականութեան ուշադրութիւնը գրաւել, անմոռանալի դարձնել, միշտ արթուն պահել, մարդոց հանդէպ կատարուած անիրաւութիւններ.
Այս նիւթերու շուրջ ցուցահանդէսներ, հաւաքոյթներ, վաւերական շարժանկարներ, գրքոյկ մը պիտի հրատարակուի. Ձուցահանդէսը պիտի սկսի 9 Մարտ 2011, ժամը 18.30’ ին.
Կրակին Ինկած Տեղ
10 Մարտ – 22 Ապրիլ 2011
Թօփհանէ – Իսթանպուլ
Sergide yeralan işlerim / My works on exhibition


(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi / The portrait of Abdülkadir Aygan with his all three different identities or Turkeys 22 dark years)
Hakan Akçura
210.35' /, Stockholm, Haziran/June 2008


Kürtçe Dersi 1 / Kurdish Lesson 1
Hakan Akçura
28’’, Stockholm, Temmuz/July 2010


Kürtçe Dersi 2 /Kurdish Lesson 2
Hakan Akçura
22’’, Stockholm, Temmuz/July 2010



Katalog yazılarından:

"...
Kürt Sorunu ve Yansılamaları
Kürt sorunu neredeyse iki yüz yıllık bir tarihsel arka plana sahipken, bugünkü seyrini hâlâ şiddet referanslı politikaların gölgesine sıkıştırılmış biçimde sürdürüyor. Tek dil, tek vatan, tek millet, tek bayrak söyleminin egemen kılınmak istendiği siyasal zeminde, anadilde eğitim meselesi sorunun haklarla ilgili perdesini kaplayarak halen güncel politikaların ana konusu olmayı sürdürüyor. Kürtçe'nin resmî (anayasal) güvence altına alınması ve temel eğitim dili haline getirilmesi yönündeki bütün istekler yine halen tek'çi yaklaşımın penceresinden tehdit olarak algılanmaya devam ediyor. Ortada halen Kürtçe ve onun akıbetine ortaklık eden diğer dillerin kamusal ve resmî alanda değil de sadece özel alanda konuşma dili olarak kalmasını telkin eden bir yaklaşım olduğu aşikâr. Bu çatışmanın altındaki politik vurguyu çekip aldığımızda ve olayı salt dil üzerinden değerlendirdiğimizde bile, eğitimi yasak olan bir dilin nasıl yok olup gittiğini, sergi sırasında yaşanan çeviri meselesinde de yaşamış olduk. Sergi için hazırlanan basın duyurusu ve katalog metinlerinin diğer dillere (Ermenice, Kürtçe, Süryanice, Çerkezce, Arapça gibi bu coğrafya orijinli diller) çevirisi söz konusu olduğunda çeviriyi üstlenebilecek insanların azlığına ve çevirilerde birbiriyle çelişik anlamların çıktığına şahit olduk. Bu kısa tecrübe, şu soruyu gün yüzüne çıkarmıştı: Anadolu'daki kadim diller otantik/kültürel/müzelik bir çerçeve içinde mi tutulacak, yoksa kendilere hayatın her alanında etkin, yaşayan ve asla yok olmayan bir gelecek şansı tanınacak mı?
Bu soruya sergi dahilinde farklı açılardan yaklaşan sanatçılar, problemin tartışma düzeyindeki önemine işaret ediyor. Resmî ağızların dilinden meseleyi tersyüz eden Hakan Akçura, büyük emek isteyen çalışmasında sesleri kesip birleştirerek Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay eski başkanı İlker Başbuğ'a kendi seslerinden Kürtçe sloganlar attırmaktadır. Başbakan Erdoğan anadilin önemine dair bir cümle kurarken, İlker Başbuğ da “Şehitler Ölmez” demektedir. Sanatçı Akçura, “Kürtçe Dersi 1” ve “Kürtçe Dersi 2” adlı videolarında hangi dilde olursa olsun bütün kutsallıkların birbirine eşit ve benzer duygulardan beslendiğini yönetici elitlere kendi seslerinden hatırlatıyor.
..."

Acıya Göz Katmak
 - Fırat Arapoğlu Erden - Kosova Mahmut Koyuncu
"...
Kêşeya Kurdan û Olandina Wê
Kêşeya kurdan çawa ku bi qasî dused salan rabirdûyeke wê ya dîrokî heye,  rêveçûna wê ya îro di siya polîtîkayên bi şîddet de ye.  Di zemîna siyasî ya ku, gotina yek ziman, yek niştiman, yek netewe, yek ala meseleya perwerdehiya bi zimanê zikmakî  dipêçe û heta îro dibe mijara bingehîn a polîtîkayên rojane. Daxwaza bila kurdî têkeve bin ewlehiya fermî (makezagonî) û di perwerdehiyê de bibe zimanê bingehîn heta îro jî ji aliyê nêzikbûna tekparêz wekî geflêxwarin tê fêmkirin. Nêzikbûneke wisa heye ku dixwazin kurdî û zimanên di rewşa wê de, ne di qada giştî û fermî de, tenê di qadeke taybet be were axaftin. Em balbirina polîtîk ji binê vê pevçûnê derxin û bi çavê zimên li meseleyê binihêrin û binirxînin jî, me di meseleya wergera tekstên pêşangehê de jî dîtin ku zimanekî ku perwerdehiya bi wê qedexe ye, bê çawa winda dibe biçe. Dema wergera daxuyaniya çapemeniyê û tekstên katalogê li zimanên wekî ermenkî, kurdî, suryanî, çerkezî, erebî werin wergerandin hat rojevê me dît ku wergêr çi qasî kêm in û di wergeran de hin nakokî dertên. Vê tecrubeya kurt ev pirs anîbû rojevê, zimanên qedîm ên Enetolyayê dê di çarçoveya otantîk/çandî/muzeyî de de bin an jî dê derfet ji wan re werin terxankirin ku di her qadên jiyanê de çalak bin û winda nebin?
Hunermendên ku bi ruwangeyên cihê nêzî vê meseleyê bûn, bala me birin ser asta nîqaşa kêşeyê. Hakan Akçûra yê ku ji zimanê rayedarên fermî meseleyê bermeqlûb dike, di xebata xwe ya giranbiha de hin dengan li ser hev siwar dike û bi Serokwezîr R. Tayyîp Erdogan û Sererkanê kevn Îlker Başbûg sloganên kurdî dide qîrandin. Serokwezîr Erdogan hevokekê li ser girîngiya zimanê zikmakî saz dike, Îlker Başbûg jî dibêje “Şehîd Namirin”. Hunermend Akçûra bi vîdeoyên xwe yên bi navê “Dersa Kurdî 1” û “Dersa Kurdî 2” bi dengê elîtên rêveber bi xwe tîne bîra me ku bi kîjan zimanî dibe bila bibe hemû pîrozî wek hev in û ji heman kaniya hestan avê vedixwin.
..."

Ku Mirov Çavekî Bide Êşê - Fırat Arapoğlu Erden - Kosova Mahmut Koyuncu


Sergi katılımcıları /Participants
A77 Kolektifi
19 Ocak Kolektifi
Abdo
Ahmet Öğüt
Ali Bozan
anti-pop
Antonio Cosentino
Armağan Pekkaya
Arzu Aydın Deveci
Arzu Başaran
Aşkın Adan
Atıl Kunst
Aylin Kuryel
Azra Deniz Okyay
Banu Cennetoğlu
Barış Doğrusöz
Barış Eviz
BEKS
Berat Işık
Borga Kantürk
Buket Özsoy Güreli
Burak Arıkan
Burak Delier
Burak Karacan
Çağrı Saray
CANAN
Cemil Cahit Yavuz
Cengiz Tekin
Deniz Rona
Derya Sayın
Dilek Winchester
Dilşat Zulkadiroğlu
Eda Gecikmez
Elçin Ekinci
Emre Zeytinoğlu
Endam Acar
Ender Özkahraman
Erdağ Aksel
Erdal Duman
Erinç Seymen
Erkan Özgen
Erkin Gören
Esat Cavit Başak
Eşber Karayalçın
Evrim Özarslan
Extramücadele
Eyüp Öz
Fatih Pınar
Fatih Tan
Ferhat Özgür
Fikret Atay
Fulya Çetin
Gencer Yurttaş
Gülsün Karamustafa
Ha za vu zu / Hafriyat
Hakan Akçura
Hakan Gürsoytrak
Hale Tenger
Halil Altındere
Harald Naegeli
Harun Antakyalı
Helin Anahit
Huri Kiriş
İlhan Sayın
İnci Furni
İnsel İnal
İpek Duben
İrfan Önürmen
Itır Demir
Juan Botella Lucas
Kadir Çıtak
Kardelen Fincancı
Kemal Gökhan Gürses
Kemal Özen
Korkut Canpolat
Manuel Çıtak / Şebnem İşigüzel
Mehmet Ali Boran
Mehmet Çeper
Mehmet Fahracı
Mehtap Yücel
Memet Güreli
Mehmet Öğüt
Metin Üstündağ
Müge Akçakoca
Murat Akagündüz
Murat Başol
Murat Morova
Murat Tosyalı
Mürüvvet Türkyılmaz
Nalan Yırtmaç
Nancy Atakan
Nazım Ünal Yılmaz
Nazım Dikbaş
Neriman Polat
Nihan Çetinkaya
Nurcan Gündoğan
Oda Projesi
Orhan Cem Çetin
Özgür Erkök
Özlem Demirtaş
Özlem Gök
Rafet Arslan
Selçuk Fergökçe
Selda Asal
Selim Birsel
Şener Özmen
Şerif Kino
Serpil Odabaşı
Sevil Tunaboylu
Şaban Dayanan
Şevket Sönmez
Suat Öğüt
Süreyya Acar
Tan Cemal Genç
Tan Oral
Taner Güven
Tayfun Serttaş
Turgut Yüksel
Ümit Kıvanç
Vahit Tuna
Veysi Altay
Volkan Aslan
Yasemin Özcan Kaya
Yeşim Ağaoğlu
Yonca Saraçoğlu
Yücel Can
Zeren Göktan
Zeynep Özatalay
Zeyno Pekünlü

Katalog yazarları / Catalogue writers
Emre Zeytinoğlu
Erden Kosova
Eren Keskin
Fırat Arapoğlu
Mahmut Koyuncu
Murat Çelikkan
Nazan Üstündağ
Necmiye Alpay
Orhan Miroğlu
Öztürk Türkdoğan
Şebnem İşigüzel
Şebnem Korur Fincancı
Tanıl Bora
Ümit Kıvanç
Yıldırım Türker