"Ankara'da sanat adına çok önemli şeyler olur..."
Geçen hafta Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında Goethe Institute'de düzenlenen ve benim de "Sazak'ın Dikenleri" ile katıldığım "Video: BellekMekan" sergim nedeniyle uzundur gitmediğim bir kente ve çoğunu tanımadığım insanlara konuktum.
Öncelikle "Video: BellekMekan" sergisinin, kavramını oluşturuş biçimi, seçimleri ve sergileniş biçimiyle çok uzun zamandır katıldığım, içinde olmaktan haz duyduğum en nitelikli sergi olduğunu rahatlıkla yazabilirim. Sergi, çoğu aynı mekanda yapılan Festilab etkinlikleriyle eğitim ve etkileşimli üretimi de kapsayan bir zenginliğe büründü, ışıdı.
En azından Farocki, Muntadas ve eski arkadaşım Genco (Gülan) ile aynı sergide yeralmanın keyfiyle dönerim diye beklentilerimi asgaride tuttuğum yolculuğumda ne kadar çok şey öğrendiğime, ne kadar özel insanlarla tanıştığıma hala şaşkınım.

Öncelikle -artık diyebilirim ki- sevgili Ege (Berensel), engin bilgisi, inanılmaz çalışkanlığı ve olanca alçakgönüllüğü ile tam da onun yaşgününde yazdığım bu blogda adını ilk anmam gereken insan. O ve sayesinde tanıdığım arkadaşları, sinemaya, video sanatına, sanat kuramına gönül veriş biçimleriyle, İstanbul başta, dünyanın bilebildiğim tüm büyük şehirlerinde, tüm sanat çevrelerinin -aslında- hem en çok ihtiyacını duyduğu, hem de bu ihtiyacın niteliği ile yüzleşemediği için yoksayabileceği benzerine zor rastlanır bir yetkin varoluşun özneleriydi.
Sevgili Özge (Çelikaslan), FestiLAB etkinliklerinin hemen her birinin, meraklarına, bilgilerine, sayılarına hep şaşırarak baktığım katılımcılar açısından da, bizler açısından da çok verimli, çok heyecan verici geçmesini Ege'yle birlikte sağlayan bir başka benzersiz insandı benim için.
İki sıradışı insan daha tanıdım; ikisi de Alman vatandaşı, ikisini de çok kısa zamanda arkadaşım bildiğim... Zor rastlanır açıklık ve samimilikte bir kültür diplomatı olan Goethe Institute Müdürü Dr. Thomas Lier ve sergimizin ikinci küratörü, Bilkent Universitesi İletişim ve Tasarım Bölümü öğretim üyesi, sanatçı Andreas Treske. Güzel türkçeleri, aynı alçakgönüllü, neşeli, tüm karmaşası ile bu ülkeyi tanıyan, bilen varoluşları ve yanlarındaki etkileyici yolarkadaşları, eşleriyle şaşkınlık verici resimler sunup durdular bana. Hemen senli benli olduk, çok destek verdiler sergimize... Sağolsunlar.

Festival yöneticileri, Vakıf Başkanı İnci Demirkol ve Festival Başkanı Can Özgün, daha açılış gecesinde yaptığı ortak konuşmadan başlayarak festivalin bu özel video bölümünü çok önemsediklerini her an vurguladılar. Sergiye ve koşut süren etkinliklere ilişkin meraklarını hissettirdiler. Umarım, okuduğumda şaşırdığım "Adında “film” geçen herhangi bir festivalde kendine yer bulması teamüller dahilinde olmamasına rağmen geçtiğimiz yıl başlatılan “video sanatı” bölümü varlığını bu sene de sürdürmeye devam ediyor," (*) türünden yakınmaların en azından cahillik sonucu yazılabileceğinin ve çoğu uluslararası film festivali gibi, asıl bu gibi bölümleri geliştirerek, zenginleştirerek Ankara Uluslararası Film Festival'ini daha da etkin, etkileşimli, verimli, şaşırtıcı bir ilgi odağı haline getirebileceğinin de farkındadırlar.
Festilab kapsamında yaptığım sunumuma katılan ve sonrasında günler boyunca sergiye merakını ve ilgisini sürdüren katılımcılara teşekkür ederim.Sevgili Miray Atacanlı, konaklamamızın tüm sorunlarına anında çözüm bulabilmek için sık sık aç kaldı. Goethe Institute çalışanlarından Seyhan Belgin her derdimize deva buldu. Festival gönüllüleri çalışkan ve ilgiliydi; Ozan Çapraz ve arkadaşlarına teşekkür ederim.

Dün gece öğrendim ki, benden sonraki günleri Genco Gülan, Dominic Morisette, Berat İlk, Harun Farocki, Pierre Bismuth, Sandy Liberson ve Gerard Labady ile renklenen "Video: BellekMekan" sergimiz ve FestiLAB etkinliklerine Ankaralıların ilgi ve katılımının yoğunluğu sergimizin bir hafta daha uzatılmasına neden olmuş. Yeni kapanış tarihimiz 27 Mart...
"...ve pek haberiniz olamaz."
Bu Ankara yolculuğu ve gözlemi bana gösterdi ki, benzeri İstanbul'da olsa kimbilir kaç gazetecinin, basında bir "yeri" olan sanat eleştirmeninin ziyaret edeceği ve kimbilir kaç dergi ve gazetede hakkında sadece tanıtan değil, yorumlayan, tartışan yazıların da çıkabileceği bu sergi ve etkinlikler toplamına dair bu kadar sessiz ve yazısız bir medyayla karşılaşmış olmamızın nedeni, her şeyin Ankara'da olması.
Sadece bu yetiyor bu sessizliğe. Ne yazık! Ne aydınlatıcı!
Bu olumsuzluğu ve kör-sağır varoluşu aşmanın ise bence tek yolu var. Tam da izleyenlerinin, katılımcılarının ilgisinde de karşılığını bulan Ankara Uluslararası Film Festivali'nin bu nitelik farkını, değerini daha da yükseltmek. Belki de hiç hedef küçültmeden Türkiye'nin ilk uluslararası video ve performans festivalinin, etkileşimli yan etkinliklerinin kentinin de Ankara olmasını sağlamak.
Kendi adıma bu kadro ile bu hedefin de altından kalkacağına inanırım Ankara'nın. Ben hem İstanbul'da yaşayan, üreten, hem de tüm dünyaya yayılan arkadaşlarımı, tanışlarımı, tüm öneri ve katkılarımı bu süreçte Ege'nin, Özge'nin, Andreas'ın, işin dışında kalacağını sanmadığım Serhat'ın (Yalçınkaya), Thomas'ın ve aynı düşü paylaştığımıza inanmak istediğim İnci Demirkol'un, Can Özgün'ün emek ve çabaları ile ortaklaştırabilirim.(*) Özgür Şeyben: “Ankara daha iyi bir festivali hak ediyor!”, tersninja.com, 16 Mart 2010
VIDEO: SPACES OF MEMORY
Video is an art of an ability of returning the images to their givers. (Ulus Baker)
Can a link be established between the video and the art of remembering, “ars memorativa” which was pervasive in the Ancient world and during the Middle Ages then left to the oblivion as the development of press by the 18th century? It was necessary to form “an artificial memory” as the paper was a rare and expensive product in the Middle Ages (I want to remind that Spinoza had only 180 books when he died). Ars memorativa, in other words, mnemotekhne was a mandatory cultural facility in order to improve the capacity of natural memory.
The supremacy of the oral culture was penetrating through the petit techniques of the narrators. Imagine that you are illiterate or you do not have a paper and a pen during an important proceeding. The only way is to organize or reorganize your thoughts and memories in an effective way. In this respect, the performers of Ars memorativa developed a discipline in the Middle Ages which they called as “Methods of Places and Images”.
This method – roughly and succinctly – was based on this: you were constructing a building in your mind – for instance a house and you were dispersing the images that you would like to remember later on in each room of this house. By this means, even the dispersion order of the images was ensuring the associating the images. Remembering was a virtual visit to this imaginary house. Let’s call to mind an evocation of Cicero “Anomalistic locations must be defined in an idea; you have to set up the images of the things that you want to hold; than locate these images to several places. Thereat, the order of locations will follow up the order of the things, they crystallize. ‘Cos their images will directly remind the associated objects…”
We are not able to find an answer to the question that to what extent such a method can be successful in our times in which the things to be remembered surpass extremely the cognitive skills of an average person. However, it is self-evident that people in the Ancient times and the Middle Ages had problems in remembering and were obliged to lead an intellectual life in which “taking notes” were almost impossible.
Does video address less to a modern – postmodern person compare to former people? Could its feature of being a high-tech product alienate it from the world of “memory techniques”? Or could it be reinstated in order to respond to a formula of “remembering the remembrance and re-remembering”?
It is argued that video is Memory Box (Chris Marker), a Memory-Space (Muntadas, Farocki) or that video is related to a remembering gaze even it imitates the functioning of memory. Marker would say that if remembering is providing a psychic domicile to a wound free from the object, this means remembering the memories of other people is getting injured by their wounds.
Curators: Ege Berensel-Andreas Treske
Eyes of Memory: HARUN FAROCKI
FabriArbeiter verlassen die Fabrik, 36’, color and b/w, 1995
Bilder der Welt und Inschrift des Krieges, color, 75’, 1988
Erkennen und verfolgen, 58’, color and b/w, 2003.
Nicht löschbares Feuer, 25’, b/w, 1969.
In Comparision, 61’, color, 2009.
Videogramme einer Revolution, 106’, color and b/w, 1992
Wie man sieht, 72’, color and b/w, 1986.Immersion, 20’, 2 screens video installation,
Übertragung, 43’, 1 screen video installation, color and b/w, 2008.
Aufstellung, 1 screen video installation, 16’, color and b/w, 2005.
Stilleben, 56’, color, 1997
Nicht Ohne Risiko, 50’, color, 2004
Collective Memory: ANTONI MUNTADAS
Political Advertisement , 75’, 1 screen video installation, Renkli ve siyah/beyaz, 2008.
Translation: Fear/Miedo, 30’ 27’’ 1 screen video installation, Renkli ve siyah/beyaz, 2008
On Translation: Miedo/Jauf, 53’54’’, 1 screen video installation, Renkli ve siyah/beyaz, 2007
Memory of Water: GENCO GÜLAN
Tele-Rugby, 10’23’’, 1 screen video installation, color, 2003
Shopping Water, 10’06’’, 1 screen video installation, color, 2006
Suboya, 28’ 38’’, 1 screen video performance, color, 2006
Re-Moses, 60’’, 1 screen video performance, color, 2006
Denizboya, 11’ , 1 screen video performance, color, 2005
Ojingoi Hoi, 11’ 31’’, 1 screen video performance, color, 2006
Places of Memory: HAKAN AKÇURA
Thistles of Sazak, 41’ 31’’, 1 screen video installation, color, 2010
Goethe-Institut Ankara
Atatürk Bulvarı No 131
06640 Bakanlıklar - Ankara, Turkey
phone: + 90 312 4195283
fax + 90 312 4180847 info@ankara.goethe.org
Thistles of Sazak
A documentary of the art performance
Producer: Open Flux
Director: Hakan Akçura
Music: Dror Feiler
Camera: Hakan Akçura, Dror Feiler, Leyla Ferngren, Gunilla Sköld-Feiler
Edit: Hakan Akçura
41.31 min.
2010
Stockholm, Sweden
"Sazak is a mountain village located in Karaburun, Izmir on the Aegean coast of Turkey and is just one of many Greek villages forcibly evacuated in 1922.
The Greek residents of this and surrounding villages, who once grew rosica grapes in their vineyards and produced delicious wines and molasses, were considered together with the Greek army that invaded Izmir. The Greek residents were driven to the sea at the coves around Karaburun, killed and deported and the villages they left behind were plundered, although they actually had the same rights in these lands as those who remained.
Since those times, for 87 years, Sazak remained desolate, solitary and unprotected on the steep slop facing toward the islands of Lesvos and Chios, where there are still stone houses and unique silhouettes.
In August 2008, about 50 citizens from Patras, Greece, came to Karaburun, Izmir in Turkey. They were the grandchildren of those who were forced to leave the lands which they would visit after 87 years as part of the 2nd Karaburun Peninsula Greek-Turkish Friendship Days.
As they were going to the Kucukbahce village for the first dinner to meet with the local people on the evening of August 6, their bus stopped and they got out. They looked at the village of Sazak, or Sazaki as they call it, lying far away in the falling darkness of the evening.
The second dinner would be at the village of Sarpincik on the next day.
I wanted to salute them by making an art performance at the village of Sazak on August 7, i.e. on the same day as that last dinner. I posted the performance announcement on walls in the town and the surrounding villages days before:
Thistles of Sazak
I will try to clear the village of Sazak from thistles, which covers its heavy emptiness like a heartrending veil, from dawn to dusk on the Seventh of August, 2009.
Your participation is welcome at my performance.
Hakan Akçura
For me, trying to clear the covering of thistles at Sazak is a symbolic cleansing meant to open the way for rescuing the village from the lonely, derelict, unprotected state in which it has been left together with its painful past for 87 years. Also to transform it to one of the symbols of Greek-Turkish friendship, which I believe will develop ever more with each passing day.
I asked for permission, in a way, from the earlier owners of each house, who are no longer there, before clearing the thistles.
Yes, my performance was open to participation. I spread my call not only in and around Karaburun, but I also informed all the guests, Greek and Turkish alike, who met at the first dinner. Only two persons came to the performance in addition to my team; a retired philosophy teacher and his daughter from Bergama, who were spending their summer holidays in Kucukbahce.
They shared their water and fruit with me.
I would like to thank them."
Old Karaburun people / Andreas Baltas' Archive
Geçen yaz Karaburun, Sazak köyünde yaptığım "Sazak'ın Dikenleri" isimli 14 saat süren performansımın aynı isimli 42 dakika süren belgeseli 21. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen "Video: Bellekmekan" başlıklı sergide ilk kez gösterilecek. 7 Ağustos 2009 tarihinde yaptığım performansa, dostum, İsrail doğumlu İsveçli sanatçı, politik aktivist, kompozitör Dror Feiler müziğiyle katılmıştı.
11-21 Mart tarihleri arasında Alman Kültür Merkezi'nde (Goethe-Institut Ankara) sürecek sergiye videolarıyla benim dışımda Harun Farocki, Antoni Muntadas ve Genco Gülan katılacak. Serginin küratörleri Ege Berensel ve Andreas Treske.
Yine festival kapsamında düzenlenen "Festilab" başlıklı atölye etkinlikleri kapsamında 12 Mart günü saat 17:00-20:00 arası yine Alman Kültür Merkezi'nde (Goethe-Institut Ankara) kapsamlı bir sunum yaparak, katılımcıların sorularını cevaplayacağım. Katılım serbest.
Ayrıntılı bilgileri aşağıda bulacaksınız... Beklerim.
VİDEO: BELLEKMEKAN (VIDEO: SPACES OF MEMORY)
"Video, imajları onları verenlere iade edebilmenin sanatıdır."
Ulus Baker
Videonun Antik Dünya'da ve Ortaçağ'da çok yaygın olan ve 18. Yüzyıldan itibaren basın-yayının gelişmesiyle birlikte unutuluşa terkedilen "ars memorativa", yani "hatırlama zanaatıyla" bir ilişkisi yeniden oluşturulabilir mi? Kâğıdın ender bulunan, pahalı bir ürün olduğu Ortaçağlarda (Spinoza'nın ölümünde kitaplığında 180 kadar kitaptan fazlasının bulunmadığını hatırlatmak gerekir sanırım) "suni bir hafıza" oluşturmanın önemi büyüktü. Ars memorativa, başka bir deyişle mnemotekhne, doğal hafızanın güçlerini arttırmaya yönelik zorunlu bir kültür faaliyetiydi.
Sözel kültürün egemenliği hikâye-anlatıcılarının icat ettikleri, kullandıkları bu küçük tekniklerle işliyordu. Okuryazar olmadığınızı, ya da çok önemli bir takibat sırasında elinizde kalem-kâğıt bile bulunmadığını farzedin. Tek yol düşüncelerinizi ya da anılarınızı "efektif" bir şekilde her an organize ve reorganize etmenizdir. Ars memorativa uygulayıcıları bunun için Ortaçağda "Yerler ve İmajlar Metodları" adını verdikleri bir disiplin geliştirmişler.
Bu metod -kabaca ve özetleyerek anlatmak gerekirse- şuna dayanıyordu: zihninizde herhangi bir bina kuruyordunuz -mesela bir ev- ve odaların herbirine sonradan anımsamak istediğiniz imajları serpiştiriyordunuz. Bu sayede imajların serpiştirilme sırası bile birbirlerini çağrıştırmalarına olanak sağlıyordu. Hatırlamak ise hayaldeki bu binanın, bu evin sanal olarak ziyaret edilmesiydi. Cicero'nun bir hatırlatmasını analım: "Düşüncenin içinde ayrıksı yerleşimlerin tespit edilmesi gerekir; elde tutmak istediğiniz şeylerin imajlarını kurmanız gerekir; ardından bu imajları çeşitli yerlere koymak gerekir. O zaman yerlerin sırası şeylerin sırasını takip edecek, belirginleştirecektir. Çünkü imajları doğrudan şeyleri hatırlatacaktır..."
Böyle bir metod hatırlanması gereken şeylerin ortalama bir insanın zihni yeteneklerini fersah fersah aştığı günümüz dünyasında ne ölçüde başarılı olabilir, bu soruya şu anda bir cevabım bulamayız. Ancak Antikçağ ve Ortaçağ insanlarının hatırlamayla ilgili bir problemleri olduğu, "not almanın" neredeyse imkânsız olduğu bir entelektüel yaşam sürdürmek zorunda oldukları açık.
Video modern-postmodern insanla eski insana oranla daha mı az buluşuyor? Son derecede modern bir teknik olması onu "hatırlama tekniklerinin" dünyasından çoktandır uzaklaştırmış olabilir mi? Yoksa video "hatırlamanın hatırlanması ve yeniden hatırlanması" gibisinden bir formüle cevap verebilecek bir aygıt olarak yeniden kurulabilir mi?
Videonun bir bellekkutusu [Chris Marker] bir bellekmekan [Muntadas, Farocki] olduğu anımsayan bir bakışla ilişkili olduğu hatta belleğin işleyişini taklit ettiği söylendi. Marker, anımsamak, cisimden kurtulmuş yaraya psişik bir mesken sağlamaksa, o zaman öteki insanların anılarını anımsamak onların yaralarıyla yaralanmaktır diyecektir. Küratörler: Ege Berensel-Andreas Treske
GÖZBELLEK (Eyes of Memory): HARUN FAROCKI
İşçilerin Paydosu (FabriArbeiter verlassen die Fabrik), 36’, Renkli ve siyah/beyaz, 1995
Dünya İmajı ve Savaşın Yazısı (Bilder der Welt und Inschrift des Krieges), Renkli, 75’, 1988 Uzaktaki Savaş (Erkennen und verfolgen), 58’, Renkli ve siyah/beyaz, 2003.
Söndürülemez Ateş (Nicht löschbares Feuer), 25’, siyah/beyaz, 1969.
Karşılaştırma (In Comparision), 61’, Renkli, 2009.
Bir Devrimin Videogramı (Videogramme einer Revolution), 106’, Renkli ve siyah/beyaz, 1992
Gördüğünüz Gibi (Wie man sieht), 72’, Renkli ve siyah/beyaz, 1986.Tutulma (Immersion), 20’, 2 Ekranlı Video Düzenleme,
Nakil (Übertragung), 43’, 1 Ekranlı Video Düzenleme, Renkli ve siyah/beyaz, 2008.
Montaj (Aufstellung), 1 Ekranlı Video Düzenleme, 16’, Renkli ve siyah/beyaz, 2005.
Ölüdoğa (Stilleben), 56’, Renkli, 1997
Risksiz Olmaz (Nicht Ohne Risiko), 50’, Renkli, 2004
TEKBELLEK (Collective Memory): ANTONI MUNTADAS
Politik Reklam, (Political Advertisement) , 75’, 1 Ekranlı Video Düzenleme, Renkli ve siyah/beyaz, 2008.
Tercüme Üzerine: (Korkunun Tercümesi): Fear/Miedo (Translation: Fear/Miedo), 30’ 27’’ 1 Ekranlı Video Düzenleme, Renkli ve siyah/beyaz, 2008
Tercüme Üzerine: (Korkunun Tercümesi), Miedo/Jauf, (On Translation: Miedo/Jauf), 53’54’’, 1 Ekranlı Video Düzenleme, Renkli ve siyah/beyaz, 2007
SUBELLEK (Memory of Water): GENCO GÜLAN (Su Serisi)
Tele-Rugby, 10’23’’, Tek Ekranlı Video Düzenleme, Renkli, 2003
Shopping Water, 10’06’’, Tek Ekranlı Video Düzenleme, Renkli, 2006
Suboya, 28’ 38’’, Tek Ekranlı Video Performans, Renkli, 2006
Re-Moses, 60’’, Tek Ekranlı Video Performans, Renkli, 2006
Denizboya, 11’ , Tek Ekranlı Video Performans, Renkli, 2005
Ojingoi Hoi, 11’ 31’’, Tek Ekranlı Video Performans, Renkli, 2006
YERBELLEK (Places of Memory): HAKAN AKÇURA
Sazak’ın Dikenleri, 41’ 31’’, Tek Ekranlı Video Düzenleme, Renkli, 2010

FESTİLAB (FESTİVAL LABORATUVARI) ÇAĞRI METNİ
Festilab bir Video/Film Üretim Laboratuarı girişimidir. 21. Festival’den başlayarak Ankara’da yıl boyunca ses ve görüntü üretimi konusunda yurtiçinden ve yurtdışından gelecek konukların katılımıyla düzenlenecek bir dizi laboratuar-atölye çalışmasının, bir üretim bürosunun çatı-ismidir. Üretilen işleri periyodik olarak yayınlanacak bir Videozine yoluyla bağımsız dolaşımının sağlanacağı, bir dahaki festivalde gösteriminin yapılacağı bir dağıtım-gösterim ağı projesidir. Festivaller artık gösterim işlevlerinin ötesinde kendi izleyicisini yetiştirme, onu bir üreticiye dönüştürme noktasına sıçramak zorundadır. Sanatsal üretim genel olarak ayrıcalıklı bir sınıf tarafından düşünülmüş ve kurulmuş olan bir üretimi, yani ayrıcalıklı sınıf tarafından çoğunluk için düşünülmüşü sürdürmek istiyor. Festilab bunun tersine herkes tarafından herkes için yapılan bir Video/Film üretiminden yanadır ve burada sinemacı çevrenini saran kutsallaştırılmış şeylerden sıyrılırken, seyirci de artık Video/Film karşısındaki edilgen konumundan kendini kurtaracak, Video/Filmin ortak yaratıcısı, ortak sorumlusu olacaktır.
11–21 Mart 2010 tarihlerinde gerçekleştirilecek 21. Ankara Uluslararası Film Festivali çerçevesinde toplam on atölye çalışması düzenlenecektir. Pierre Bismuth, Sandy Lieberson ve Gerard Labady atölyelerine katılım sınırlıdır. Bu üç atölyeye katılmak isteyenlerin festilab@filmfestankara.org.tr e-posta adresine kısa biyografileri ile birlikte atölyelere katılım niyetlerini anlatan kısa metni 10 Mart 2010 Çarşamba gününe kadar göndermeleri gerekmektedir. Diğer yedi atölyeye katılım açık olacaktır. Bu atölyelere katılmak isteyenlerin aynı e-posta adresine isimlerini ve katılmak istedikleri atölyeyi belirtmelerini bekliyoruz.
Atölyeler Goethe Institut-Ankara’da yapılacaktır. Katılımcılara Festival sonunda sertifika verilecektir.
ATÖLYELER
HAKAN AKÇURA / OPEN FLUX ATÖLYE ÇALIŞMASI
12 Mart Cuma 17.00 – 20.00
Son beş yıldır İsveç'te yaşayan Hakan Akçura kendini şu cümlelerle tanıtıyor: "Ben bir open flux sanatçısıyım. Kaygı ve sorumlulukla yaratmaktan geri duramayan günümüz sanatçılarının sahip olmaları gerektiğine inandığım şu nitelikler, benim yaratımımın da hedefidir: 'Zamanın ruhu'na (zeitgeist) bir kez daha tanıklık etmek yani giderek daha boka batan bu yerkürede daha muhalif ve radikal olmak. Yaratımlarının mülkiyet sorunlarından daha çok, yaygın dolaşım ve paylaşımını önemsemek. Bağımsız olmak. Yol gösterici, zihin açıcı, sorunlara yeni tanımlar önerebilen bir sanatçı olmanın yanı sıra, her türlü etkileşim ve iletişime açık, gerektikçe oyun kurucu olmayı becerebilen bir sanatçı da olabilmek. Elitizm batağına da, popülizme de düşmeyen bir cesareti, özgünlüğü ve niteliği var etmeye, ötesi hep korumaya çalışmak." Atölye, yeni medyanın olanaklarını hemen her yaratımında kullanmaya çalışan sanatçının toplu sunumunu ve katılımcılarla sohbetini içerecek.
“FESTİVALLER İÇİN BEYİN JİMNASTİĞİ”
HAKAN AYTEKİN ATÖLYE ÇALIŞMASI
13 Mart 2010 / 12.00 – 14.00
Her belgesel film ve her film festivali ölçülemeyecek kadar çok iyi niyet ve özveri; ama ölçülebilecek kadar da zaaf ya da hata barındırır. Ölçülemediği için iyi niyet ve özverilerin farkına varılmazken zaaf ya da hatalar ölçülebildiği için göze batar... Ne yazık ki, belleklerde de “ölçülebilenler” kalır. Filmler ve festivaller, eski deyişle birbirinin “lâzım-ı gayr-i müfârık”ıdır… Yani biri olmadan, diğeri olmaz… Gelin görün ki, bu vazgeçilmez ikili, çoğu zaman iyi niyet ve özverinin ötesinde, zaaflarıyla anılır… Belgesel film yönetmenleri ve festival düzenleyicileri olarak bu olumsuz tabloyu aşmanın yollarını zorlayamaz mıyız? Karşılıklı olarak tartışarak, uzlaşarak, asgari ölçülerde de olsa, bir standarda ulaşamaz mıyız?
SİNEMADA SES VE MÜZİK ATÖLYESİ
UFUK ÖNEN
13 Mart 2010 / 13.30 – 16.30
Etkinliğin amacı, sinema ve görsel medyada ses ve müziğin önemine dikkat çekmek, bu konuda farkındalık yaratmak ve sinemada ses ve müzik kullanımı ile ilgili temel bilgiler vermektedir. Etkinliğin hedef kitlesi, başta yönetmenlik, yapımcılık senaristlik ve ses tasarımcılığı olmak üzere, film yapım alanında çeşitli pozisyonlarda çalışan veya çalışmayı amaçlayan profesyoneller, öğrenciler ve amatör olarak film yapımı ve çekimi ile ilgilenenlerdir. Sunum kısmında sesin ve müziğin sinema için önemine ve bunlara ek olarak ses ve müziğin kategorilerine, hikaye içi ve dışı seslere, çekim sırasında ve çekim sonrasında uygulanan kayıt ve prodüksiyon tekniklerine, müzik yazım ve yapım aşamalarına değinilecektir. Ayrıca gösterilecek film bölümleri üzerinde tartışmalar yapılacak, son olarak da katılımcıların soruları cevaplanacaktır. Etkinlik süresi (iki bölüm olmak üzere) toplam 150 dakikadır.
“HİÇ KİMSEYE ANLATAMADIĞINIZ BİR SIRRINIZ VAR MI?”
GENCO GÜLAN ATÖLYE ÇALIŞMASI
15 Mart 2010 / 14.00 – 16.00
Kavramsal sanatçı Genco Gülan "Hiç Kimseye Anlatmadığınız bir Sırrınız var mı?" sorusunu sorarak atölyesine başlayacak. Buradan yola çıkarak katılımcılar ile sanata ve hayata ilişkin görüşlerini paylaşacak, disiplinlerarası yaklaşımını aktaracak, seyircileri dinleyecek. İki bölümden oluşacak atölyede sabah yapılacak tanışmadan sonra öğleden sonra çekimlere başlanacak. Atölye katılımcıları tercihlerine göre kameraların önünde ve/veya arkasında yer alacaklar. Çekilen videolardan seçilenler, 14 Mayıs–10 Haziran, 2010 tarihleri arasında İKSV'nin düzenlediği 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Genco Gülan'ın "Cadaquez" isimli video performans projesinde kullanılacak.
DOMINIC MORISETTE İLE AFGANİSTAN GÜNLÜKLERİ
15 Mart 2010 / 16.30 – 18.30
Dominic Morisette fotoğrafçılık eğitimi aldı ve 1990’ların başında film yönetmenliğine âşık oldu. Etnologların dünya kültürlerine duyduğu saygıdan esinlenen bu müzmin sinematografçı dünyanın dört bir yanına seyahat eder ve belgeseller yapar. 2003 yılında Catherine Pappas ile beraber yönettiği, Nova Scotia balıkçıları hakkındaki “Petit Havre’ın Son Tutkunları / Les Derniers Chassuers du Petit Havre” filmi ile Jutra En İyi Belgesel Ödülü’nü aldı.
Daha sonra video ve fotoğraf atölyeleri düzenlediği ve 2004 Başkanlık seçimlerinde adaylar için basın kampanyası koordine ettiği Afganistan’da uzun yıllar kaldı. Çevre sorunlarına dair ilgisi ve seyahatleri onu Pakistan, Indus Deltası’na yöneltti. 2005 yılında ise Yemen’de atölye çalışmaları düzenledi. 2005 yılı yapımı belgesel filmi “Afganistan Günlükleri” üzerine konuşacak. Film, iki dergi (Killid ve Mursal) ve bir radyo istasyonuna sahip olan Killid Medya adlı basın grubunu konu edinmektedir. Belgesel, medya olgusunun nasıl işlediğini gözler önüne seriyor ve bunu yaparken daha iyi bir gelecek rüyası kuran bir ülkenin yeniden yapılışını betimliyor. Bu yeniden doğan toplumun başa çıkmak zorunda olduğu hayati meseleleri gösteriyor.
PIERRE BISMUTH ATÖLYE ÇALIŞMASI
16–17–18 Mart 2010 / 11.00 – 14.00
Brüksel asıllı ünlü Fransız görsel sanatçı. Kültürel ürünleri yapıbozuma uğratarak çoğu zaman "esprili" bir şekilde tekrar inşa etmesiyle tanınır. 2005'te senaristliğini yaptığı Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan) filmiyle Michel Gondry ve Charlie Kaufman ile birlikte Oscar kazanmıştır. Bismuth, atölye çalışmasında yeniden kurguladığı Hollywood filmlerini, bazı video işlerini ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind üzerine çektiği bir kısa filmi göstererek, kurgu üzerine konuşacak.
SANDY LIEBERSON ATÖLYE ÇALIŞMASI
17 Mart 2010 / 15.00 – 18.00
Amerikalı ünlü yapımcı. Yapımcısı olduğu filmler arasında; Jabberwocky (Terry Gilliam), Performance (Nicolas Roeg), The Rolling Stones Rock and Roll Circus (Michael Lindsay-Hogg) gibi filmler vardır. Ayrıca Bertolucci'nin 1900, Ridley Scott'ın Alien, Werner Herzog'un Nosferatu, Nicolas Roeg'in Bad Timing, George Lucas'ın Star Wars ve The Empire Strikes Back gibi filmlerine danışmanlık yapmıştır. Halen Londra Film Okulu ve İspanya'daki ulusal film okullarında dersler vermekte ve Berlin Film Festivali Talent Campus ile Londra Film Okulu'nda danışmanlık yapmaktadır. Sandy Lieberson film yapımı üzerine bir atölye çalışması yapacak.
“GENÇ YÖNETMENLERLE CANLANDIRMA SİNEMASI”
BERAT İLK ATÖLYE ÇALIŞMASI
18 Mart 2010 / 12.00 – 16.00
"Canlandıranlar" başlıklı projelerin üreticisi ve yöneticisi olan Berat İlk, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde 2006 yılından bu yana animasyon dersleri veriyor. Türkiye’deki canlandırma sinemasının ihtiyaçlarını ve mevcut üretim ortamını göz önüne alarak, 2008 yılında "Canlandıranlar" isimli projeler geliştirmeye başlayan İlk, bunun ilk adımı olarak Bilgi Üniversitesi’nde, "Canlandıranlar Film Atölyeleri" düzenlemeye başladı. 2009 ve 2010’da İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri çerçevesinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi VCD Bölümü ortaklığıyla "Canlandıranlar Yetenek Kampı" projesini hayata geçiriyor. 2003 ve 2004 yıllarında Kanada’da yaşayan Berat İlk, çalışmalarını Santralistanbul’daki atölyesinde sürdürüyor.
İMAJLARLA DÜŞÜNMEK: HARUN FAROCKİ'YLE ATÖLYE ÇALIŞMASI
19 Mart 2010 / 11.00 – 14.00
Harun Farocki'nin işleri bizi temsilin politikaları ve tarihiyle olan ilişkilerimizi yeniden düşünmeye kışkırtıyor. Belgeselden makale-filme, video düzenlemelerden yazıya kadar yaygınlık gösteren işlerinin gövdesi, politik bir girişim olan imaj üretimini görev edinmeyi düşünmeye bir çağrı. Bu atölye çalışması, filmcileri, sanatçıları, yazarları, felsefecileri, siyaset kuramcılarını, tarihçileri ve aktivistleri Farocki'nin işleriyle tartışmaya davet ediyor. Atölye çalışması Harun Farocki'nin katılımıyla bir günlük yoğun film izleme ve sohbetle ve Andreas Treske'nin moderatörlüğü ve sunumuyla gerçekleşecek.
GERARD LABADY ATÖLYE ÇALIŞMASI
20 Mart 2010 / 11.00 – 14.00
Fransız besteci ve ses tasarımcısı. Yüksek Müzik Konservatuar’ında (CNSM) aldığı bestecilik eğitiminin ardından araştırmalarına devam etti ve nihayetinde Müzik Araştırmaları ve Tanıtma (Connaissance et recherche musicale) merkezini kurdu ve yöneticiliğini yaptı. Ünlü yapımcılar ile yakın temas içinde geçen mesleki kariyeri gitgide “görüntü/ses” ilişkisi çevresinde yoğunlaşmaya başladı. Bunu takiben bilgisayar müziğinin yanı sıra ses ile ilgili tekniklerin öğrenilmesi ve edinilmesi gerektiğine inandı. A2, Fr3, Canal+, BBC, Gallimard, Philips, la Fabrique, Praxinos, Procidis, Antefims, les Armateurs, Folimage gibi kurumlarda ses tasarımcısı olarak çalıştı. Labady, sinemada ses kullanımı üzerine bir atölye gerçekleştirecek. Çalışma 2,5 – 3,5 saat arasında sürecek.
Goethe-Institut Ankara
Atatürk Bulvarı No 131
06640 Bakanlıklar - Ankara, Turkey
phone: + 90 312 4195283
fax + 90 312 4180847 info@ankara.goethe.org
Sazak’ın Dikenleri
Bir performansın belgeseli
Yapım: Open Flux
Yönetmen: Hakan Akçura
Müzik: Dror Feiler
Kamera: Hakan Akçura, Dror Feiler, Leyla Ferngren, Gunilla Sköld-Feiler
Kurgu: Hakan Akçura
41.31 dak.
2010
Stockholm, İsveç
Sazak, Türkiye'nin Ege kıyılarında İzmir şehrinin Karaburun ilçesinde yeralan 1922 yılında diğerleriyle birlikte zorla boşaltılan bir Rum dağ köyü.
Zamanında bağlarında lezzetli şaraplar ve pekmezler üretmek için rizaki üzümleri yetiştiren bu köyün ve çevre köylerin Rum sakinleri, aslında en az geride kalanlar kadar bu toprakların sahibi olsalar da, İzmir’i işgal eden Yunan ordusuyla bir sayıldılar, Karaburun koylarından denize dökülüp, öldürülüp, sürüldüler; arkalarından köyleri talan edildi.
O günden bu yana, yani tam 87 yıldır, yeraldığı sarp yamaçta, güçlü rüzgarlara, Midilli ve Sakız adalarına yüzü dönük, hala ayakta kalan taş evleri ve eşsiz siluetiyle ıssız, yalnız ve korumasız bekler Sazak.
2009 yılının Ağustos ayında 50 kadar Yunanistan vatandaşı Patras yakınlarından Türkiye'nin İzmir ilinin Karaburun ilçesine geldiler. Onlar 2. düzenlenen Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri kapsamında, tam 87 yıl sonra dedelerinin terketmek zorunda kaldığı toprakları ziyaret edecek olan torunlardı.
6 Ağustos akşamı, yöre sakinleriyle ilk buluşma yemeğine katılmak üzere Küçükbahçe köyüne giderken, otobüsleri durdu ve yola indiler. Basan akşam karanlığında, uzaktaki Sazak köyüne ya da onların deyişiyle Sazaki'ye baktılar.
İkinci buluşma yemeği ertesi gün Sarpıncık köyünde yapılacaktı.
Bense, o son yemekle aynı gün yani 7 Ağustos'ta Sazak köyünde bir sanat performansı gerçekleştirerek onlara “merhaba” demek istiyordum. Günler öncesinden kasabanın duvarlarına astığım ve çevre köylere dağıttığım performans duyurum şöyleydi:
“Sazak'ın dikenleri
Yedi Ağustos 2009'da, gündoğumundan günbatımına kadar,
Sazak köyünü, onun ağır boşluğunuyürek dağlayan bir örtü gibi kaplayan
devedikenlerinden temizlemeye çalışacağım.
Bu performansım katılıma açıktır.
Hakan Akçura”
Sazak'ı boylu boyunca kaplayan dikenlerden temizlemeye kalkmak, bu simgesel temizlik, benim için, köyü 87 yıldır acılı geçmişiyle birlikte terkedildiği yalnızlıktan, sahipsizlikten, korumasızlıktan kurtarmaya çalışmanın, onu her geçen gün daha da gelişeceğine inandığım Türk-Yunan dostluğunun simgelerinden biri haline getirmenin yolunu açmaya kalkışmaktı.
Dikenlerini temizleyeceğim her evden, o evin orada artık olmayan sahiplerinden kendimce izin istedim.
Evet performansım katılıma açıktı. Çağrımı sadece Karaburun ve çevresine yaygınlaştırmamış, aynı zamanda ilk buluşma yemeğinin Türkiyeli ve Yunanlı tüm konuklarına da duyurmuştum. Performansa ekibim dışında sadece iki kişi geldi. Küçükbahçe yazlıkçılarından Bergamalı emekli bir felsefe öğretmeni ile kızı. Sularını ve meyvelerini paylaştılar benimle. Onlara teşekkür ediyorum.
Hakan Akçura
Karaburun'un eski sakinleri / Andreas Baltas Arşivi
Sezin Öney
Taraf 25.02.2010
2003’te, Budapeşte’den atlayıp sık sık Belgrad’ın yolunu tutan bir arkadaşım vardı. O zamanlar Sırbistan-Karadağ olan ülkede, savaşla, Milošević yönetiminin işlediği savaş suçlarıyla hesaplaşmak gerektiğini savunan insan hakları örgütlerinin, toplumda “Batı ajanı”, “vatan haini” diye damgalandığını anlatan bir tez yazıyordu. Sırplar, kendilerini “kuşatma psikolojisi” içinde hissediyor, “bütün dünyanın kendilerine karşı bir komplo içinde olduğu” düşüncesiyle geçmişle yüzleşmeyi reddediyordu. Bugün savaş suçluları olarak uluslararası çapta haklarında arama emri olan isimler, o zaman Sırplar için “milli kahramanlar” idi. Milošević dönemine yönelik şikâyetler genelde yolsuzluk konusuna odaklıydı. O zamanlar yaşanan insan hakları ihlallerine isyan, etnik kıyımlara ilişkin bir vicdani sıkıntı duyulması pek de söz konusu değildi.
Bugün hayal etmesi güç ama o günlerde Türkiye’nin geleneksel zenofobisine rağmen, dış dünya paranoyası bu kadar tavan yapmamıştı. Öyle ki, çoğu zaman bu tezle ilgili arkadaşımla konuşurken, Sırpların durumuna acırdım.
O zamanlar, geride bıraktığım Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği yolunda emin adımlarla ilerleyen, geleceğe ümitle bakan, dinamik bir ülkeydi.
Aradan geçen yedi yıl sonucunda Sırbistan, AB yolunda son sürat ilerleyen, kendine güvenen bir ülkeye dönüştü. Türkiye ise, siyasetinden sivil toplumuna, sokaktaki insanına herkesin sürekli birbiriyle didiştiği, itiştiği, aşırı milliyetçiliğin kol gezdiği bir “Linç Cumhuriyeti”ne. (Linç Cumhuriyeti deyince, İsveç’te yaşayan sanatçı Hakan Akçura’nın 17 Ocak 2010’da Birgün’de yayımlanan ve Türkiye genelinde 1992’den beri gerçekleşen veya kalkışılan linçlerin illere göre dağılımını ve Türkiye haritasının nasıl kan kestiğini gösteren sarsıcı çalışmasını anmadan olmaz).
Salı günü Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin Türkiye genelinden ve Diyarbakır ile çevresinden gelen sivil toplum örgütlerini buluşturduğu toplantıya katılan yerel örgütler, aslında kendi dertlerini dile getirirken barış sürecinin de ne denli ciddi biçimde sekteye uğradığını ortaya koyuyordu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Sekreteri Burhan Zorooğlu’nun, “1990’lardaki konsept, farklı şekilde uygulanıyor” sözleri, maalesef, ortadaki tabloya bakılınca gayet doğru gözüküyor. İHD’nin Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey’in KCK operasyonları çerçevesinde tutuklandığını da hatırlatmak gerek.
Toplantıda, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde gözaltına alınan, mahkûm edilen çocuklar, hapishanelerdeki kötü koşullar, tedaviye muhtaç olduğu halde gerekli bakımı alamayan mahkûmları anlatan karanlık bir resmigeçit dile getirilirken, BDP İl Başkanı Mehmet Ali Aydın’ın, ifade vermeye çağrılmışken tutuklandığını sonradan öğreniyorduk. Diyarbakır’da hemen herkeste bir karamsarlık, bıkmışlık, yorgunluk vardı.
Oysa aynı gün, güzel şeyler de oluyordu. Mesela, Vali Avni Mutlu ile sivil toplum örgütleri temsilcilerinin görüşmesinde son derece olumlu, iletişime açık bir hava vardı. Mutlu, devletin dinlemeye çalışan, çözüm bulmaktan yana yüzünü yansıtırmışçasına bir tavır içersindeydi. Keza, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendisini ziyarete gelen gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcilerine özellikle dikenlerinden arındırılmamış olarak verdiği kırmızı güllerle beraber ilettiği mesaj da yapıcıydı. Baydemir, “Bu ülkede herkesin işi zor. Hükümetin de, BDP’nin de, Genelkurmay’ın da işi zor, PKK’nin de işi zor. İşi kolay olan kimse yok. Dolayısıyla, bana göre, bu işi zor olanların tümünün, aklın yolunu vicdanın yoluyla ortaklaştırması lazım” diyordu. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi gösterilerde, polise taş attıkları iddiasıyla 13 çocuk hakkında hazırlanan iddianameyi iade etmişti.
Ancak, Diyarbakır’da genel olarak olan bitene bakınca, anlaşılan o ki, Türkiye, bazı “en”lerinden vazgeçmek istemiyor. Ocak sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açıkladığı verilere göre Türkiye, 1959 ile 2009 arasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni “en çok ihlal eden ülke” oldu. 2009’da da, AİHM’in aleyhine “en çok karar verdiği” ülke olmayı başardı. Bu dönemde verilen toplam 1625 aleyhte hükmün 347’si Türkiye içindi. En çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkıydı. Aynı şekilde, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele konusunda da Türkiye’nin çarpıcı bir “başarısı” vardı.
Balyoz soruşturması çerçevesinde gözaltına alınan emekli ve muvazzaf askerlerin sayısının 49’a yükselmesi, ilk kez bu kadar ciddi “askerî” gözaltıların olması, Türkiye’nin İspanya ve Yunanistan’ın cuntacılardan kurtulma tarihini anımsatan bir sürece girdiğinin işareti sayılabilir. Ama, bu süreç, siyasi bir satranç oyununda kozların paylaşımından değil, insan haklarına duyarlılıktan kaynaklanmalı. Bunun için de, toptan bir şekilde, özellikle Kürt sorununa yönelik olarak, bir an önce insan hakları ihlallerini durdurmak gerekiyor.
Sayın Başbakanımız,
Demokratik açılım hakkında görüşmek üzere bir grup müzisyenle buluştunuz. Önümüzdeki günlerde de bazı sinemacı, tiyatrocu ve yazarla buluşacağınızdan haberdarız.
Biz de, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları dahilindeki edebiyat, müzik, tiyatro, sinema, dans, plastik sanatlar vd sanat alanlarında üretim yapan vatandaşlarız.
Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları (ÇİAÇ) hudutlarını TMK Mağduru Çocuklar'la belirlemiş farklı kesimlerden gelen insanlardan müteşekkil, kurumsal olmayan bir hak arama kampanyasıdır.
Bilginiz dahilindedir, maalesef TMK Mağduru Çocuklar'ın sayısı hızla 4 bine yaklaşıyor.
Ulusalüstü belgeler ve Türkiye'deki Çocuk Koruma Kanunu'ndaki düzenlemeler ortadayken çocuklar açısından vahim bir gelişme yaşanmış, 29.06.2006 tarih ve 5532 sayılı kanunun 8. maddesiyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 9. maddesi değiştirilmiştir.
Bu değişiklikle Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250/1 maddesinde belirtilen devlet güvenliğine, anayasal düzenin işleyişine, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı suçlar söz konusu olduğunda 15 - 18 yaş arasındaki çocukların özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasının yolu açılmış, böylece Türkiye ulusalüstü belgelere, evrensel hukuka, toplumun çocuklara karşı sorumlu olduğu ahlaki ilkelere aykırı olarak vicdanla ve akılla bağdaşmayacak bir uygulamaya geçmiştir.
Ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulu da hukuka ve adalete gölge düşürecek bir kararla, çocukların "taş atma," "zafer işareti yapma" gibi eylemlerini örgüt adına suç işlenmesi sonucu örgüt üyesi gibi cezalandırma kapsamında değerlendirmiş, hatta bu eylemlerin ayrıca örgütün propagandasını yapmak ya da polise mukavemet suçlarını oluşturduğunu kabul ederek çocukların çok ağır cezalarla karşılaşmasına neden olmuştur.
Bu çocukların çoğunun dosyasında somut delil yoktur. Ve bu çocukların büyük bölümü iyi okulların iyi öğrencileridir.
Maalesef ülkemizde pek çok sorun yaşanıyor ve gündem sürekli dolu, ancak çocukların heba olması bekletilebilecek, ertelenebilecek bir mesele değildir.
Basından bildiğimiz kadarıyla çocuklara çok düşkün bir insansınız, bu ülkenin başbakanı olarak TMK Mağduru Çocuklar sorununa da eğilmenizi ve destek vermenizi istiyoruz.
ÇİAÇ dahilindeki sanatçılar olarak sizden acil bir randevu talep ediyoruz.
ÇİAÇ içindeki farklı disiplinlerden insanlar gerek bölgede gerek akademik olarak TMK Mağduru Çocuklar'a dair birçok araştırma yaptı. Pek çok sorun saptandı ve rapor hazırlandı.
Ne ki, maalesef konu basında büyük ölçüde saptırıldı. Üstelik bu alandaki toplumsal farkındalık düzeyi çok düşük. Yaratılan nefret söylemleriyle, toplumun bazı kesimleri bu çocukları tehlikeli yaratıklar olarak görebiliyor.
Bugün TMK Mağduru Çocuklar'ın % 95'i Kürt çocuklarıdır ancak mevcut kanuni düzenleme durdukça ülkenin tüm çocukları potansiyel birer TMK Mağduru çocuktur.
Daha önce Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile yaptığımız görüşmede de bu meselenin önemini, yasal düzenlemenin gerekliliğini ama bunun tek başına yeterli olmayacağını, bu konuda ülkede geniş çaplı bir rehabilitasyon çalışması yapılması gerektiğini uzun uzun konuştuk.
Acilen çözümlenmesi gereken bu mesele hakkında sizinle buluşup fikir teatisinde bulunmak, TMK Mağduru Çocuklar'ı size bizzat anlatmak ve raporlarımızı dikkatinize sunmak istiyoruz.
Biz ÇİAÇ dahilindeki sanatçılar olarak sizden acil bir randevu talep ediyoruz.
*Bu metin Ümit Kardaş'ın hukuk danışmanlığında Mehmet Atak tarafından tasarlanmış ve yazar Yaprak Zihnioğlu tarafından kaleme alınmıştır.
Alfabetik Sanatçı İsim Listesi
A. Hicri İzgören, Açelya Akkoyun, Adil Okay, Adnan Binyazar, Adnan Özyalçıner, Ahmet Boyacıoğlu, Ahmet Cemal, Ahmet Nesin, Ahmet Mümtaz Taylan, Ahmet Ümit, Akasya Aslıtürkmen, Akgün Akova, Akif Kurtuluş, Ali Kocatepe, Ali Düşenkalkar, Ali Öz, Ali Poyrazoğlu, Ali Tarık Hatipoğlu, Alican Yücesoy, Altan Erkekli, Arda Uskan, Aret Gıcır, Arif İsmet Yılmaz, Arzu Başaran, Aslı Erdoğan, Aslı İçözü, Aslı Öngören, Asuman Çakır, Asuman Dabak, Ayça Damgacı, Ayça Şen, Ayla Algan, Atilla Özdemiroğlu, Ayda Aksel, Aydan Çelik, Aydın Bağardı, Aydın Orak, Aydın Sayman, Aydın Sevinç, Ayşe Akdeniz, Ayşe Hür, Ayşe Kalyoncu, Ayşe Karaköse, Ayşe Kilimci, Ayşe Lebriz, Ayşe Önal, Ayşe Yamaç, Ayşe Yıldırım, Ayşegül Devecioğlu, Ayşegül Güryüksel, Ayşegül İyidoğan, Ayşegül Sönmez, Ayşegül Ünsal, Ayşen Candaş, Ayşenil Şamlıoğlu, Ayşenur Kolivar, Ayten Uncuoğlu, Balım Kenter, Balkan Naci İslimyeli, Banu Fotocan, Bayram Balcı, Barış Pirhasan, Bedirhan Toprak, Behçet Çelik, Behiç Ak, Bejan Matur, Belgin Oral, Bennu Yıldırımlar, Berfin Zenderlioğlu, Beyza Gümüş, Bilal Kayabay, Bilge Contepe, Bilgin Adalı, Bora Ayanoğlu, Buket Uzuner, Burçin Oraloğlu, Bülent Başpınar, Bülent Erkmen, Can Dündar, Cem Sancar, Cem Selcen, Ceyda Düvenci, Cezmi Ersöz, Cihan Aktaş, Civan Canova, Cuma Boynukara, Cüneyd Özmen, Cüneyt Çalışkur, Cüneyt Yalaz, Çağlar Yigitoğullları, Çiğdem Gündeş, Deniz Atamtürk, Deniz Türkali, Derya Alabora, Derya Baykal, Didem Şahin, Doğan Durgun, Ece Gözmen, Edip Saner, Elif Şafak, Emine Uçak, Emre Kınay, Emre Koyuncuoğlu, Engin Yağmurdereli, Enver Ercan, Enver Sezgin, Erdağ Aksel, Erden Alkan, Erendiz Atasü, Erol Babaoğlu, Ersan Uğur Gör, Ertan Aydın, Esmeray, Esra Bezen Bilgin, Esra Çiftçi, Evin İlyasoğlu, Evrim Alataş, Evrim Altuğ, Ezel Akay, Faiz Cebiroğlu, Fatih Coşkun, Fatih Özgüven, Fatma Karanfil, Fatoş Sezer Ulusoy, Feride Çiçekoğlu, Ferhat Özgür, Ferhat Tunç, Ferhat Uludere, Feridun Andaç, Fethiye Çetin, Feyza Hepçilingirler, Feza Tansuğ, Fırat Tanış, Filiz Ali, Filiz Kutlar, Firuz Kutal, Füsun Önal, Gamze Bozo, Gonca Karapınar, Gökçe Tuncer, Gökhan Akçura, Gökhan Küçük, Gülçiçek Günel Tekin, Güler Kazmacı, Güler Yüksel İnce, Gülin Tokat, Gülsüm Cengiz, Gülsüm Soydan, Gülsün Karamustafa, Gülten Kaya, Gülüm Baltacıgil, Gülüm Dağlı, Hakan Akçura, Hakan Gürel, Halil Ergün, Halil İbrahim Özcan, Halime Kökçe, Haluk Bilginer, Haluk Ünal, Handan Börtücene, Handan Ergiydiren, Handan Öztürk, Hande Demircioğlu, Harun Tekin, Hasan Kıyafet, Hasret Birsel, Hatice Meryem, Haydar Ergülen, Hikmet Akçiçek, Hulki Aktunç, Hülya Aktaş, Hülya Karakaş, Hülya Tuncağ, Hümeyra Akbay, Hüseyin Avni Danyal, Hüseyin Karabey, Hüseyin Karaca, Hüseyin Sorgun, Işık Yenersu, Işıl Yücesoy, İdil Fırat, İhsan Kaçar, İlhami Algör, İlkay Akaya, İlyas Odman, İnan Gündoğdu, İnci Aral, İnci Eviner, İnsel İnal, İskender Savaşır, İsmail Yıldız, İpek Çalışlar, Jaklin Çelik, Julide Kural, Kaan Arslanoğlu, Kadim Laçin, Karin Karakaşlı, Kawa Nemir, Kayuş Çelikman, Kemal Sayar, Kemal Yiğitcan, Kemalettin Bal, Kenan Işık, Kerem Görsev, Kerem Kabadayı, Kerem Kurdoğlu, Kezban Arca Batıbeki, Kutluğ Ataman, Laçin Ceylan, Lale Mansur, Latife Tekin, Lemi Bilgin, Levent Soy, Levent Ülgen, Leyla İpekçi, Macit Koper, Mahir Günşiray, Mario Levi, Mazlum Çimen, Mehmet Açar, Mehmet Atak, Mehmet Çağlarer, Mehmet Ergen, Mehmet Esatoğlu, Mehmet Güler, Mehmet Güreli, Mehmet Murat Somer, Mehmet Sander, Mehmet Teoman, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Mehtap Bayrı, Melek Özman, Melisa Gürpınar, Meltem Ahıska, Memet Ali Alabora, Meral Okay, Mercan Erzincan, Mete Sakpınar, Metin Cengiz, Metin Yoksu, Mıgırdıç Margosyan, Mihran Tomasyan, Mine Söğüt, Mine Vargı, Miraz Bezar, Mirza Metin, Murat Batgı, Murat Daltaban, Murat Garipağaoğlu, Murat Gülsoy, Murat Morova, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Musa Uzunlar, Mustafa Alabora, Mustafa Altıoklar, Mustafa Kaplan, Mustafa Köz, Müge İplikçi, Müslim Çelik, Naim Dilmener, Nalan Barbarosoğlu, Naz Erayda, Nazan İpşiroğlu, Nazlı Eray, Necati Abay, Nedim Saban, Nermin Bezmen, Neslihan Acu, Neslihan Yargıcı, Neşe Doğan Yüksel, Neşe Yaşin, Nevin Cangur, Nihal G. Koldaş, Nihal Gündüz, Nihat Behram, Nihat Ziyalan, Nilay Yılmaz, Nilgün Yurdalan, Nilüfer Açıkalın, Nilüfer Akbal, Nişan Şirinyan, Nur Sürer, Nurinisa Yıldırım, Nursel Duruel, Nurullah Can, Oğuzhan Akay, Oğuzhan Tercan, Ohannes Şaşkal, Okay Temiz, Olgun Şimşek, Onur Caymaz, Orhan Aydın, Orhan Kurtuldu, Orhan Miroğlu, Oruç Aruoba, Osman Şahin, Oya Baydar, Oya Coşkun, Ömer Erdem, Ömer Madra, Ömer Tuncer, Önder Çakar, Öner Erkan, Övül Avkıran, Özcan Yaman, Özdemir Nutku, Özen Yula, Özgün Bulut, Pakrat Estukyan, Pelin Batu, Pelin Durtaş, Pelin Esmer, Pınar Kür, Pınar Tümer, Ragıp İncesağır, Ragıp Savaş, Ragıp Zarakoğlu, Refik Durbaş, Reha Erdem, Reha Özcan, Reha Ruhavioğlu, Recep Yener, Reis Çelik, Roni Margulies, Ruhi Sarı, Sadık Yalsızuçanlar, Sanem Öge, Sedat Kalkavan, Sedef Ecer, Selahattin Özpalabıyıklar, Selim Demirdelen, Selim Selçuk, Sema Kaygusuz, Semih Gümüş, Semih Kaplanoğlu, Sennur Sezer, Seray Gözler, Serdar Orçin, Serhan Erözçelik, Serkan Dizman, Serpil Odabaşı, Serra Yılmaz, Sevin Okyay, Sevinç Altan, Sevinç Yalçın, Seza Paker, Sezai Sarıoğlu, Sibel Eraslan, Sibel Köse, Sina Akyol, Sumru Yavrucuk, Suna Selen, Süleyman Bulut, Şahnaz Çakıralp, Şanar Yurdatapan, Şaziye Dağyapan, Şebnem Köstem, Şehmuz Ay, Şerif Sezer, Şeyhmus Diken, Şule Albayrakoğlu, Şule Ateş, Şükriye Tutkun, Tacim Çiçek, Taha Feyizli, Tahsin Yücel, Takuhi Tovmasyan, Tamer Levent, Tarık Günersel, Tayfun Pirselimoğlu, Tekin Gönenç, Tevfik Taş, Tilbe Saran, Tuna Erdem Baykal, Tuncer Cücenoğlu, Turgay Tanülkü, Tülin Altılar, Tülin Özen, Uğur Polat, Uğur Yücel, Ulaş Özdemir, Uluç Esen, Ulvi Alacakaptan, Umur Hozatlı, Uskan Çelebi, Uygar Şirin, Ülker Uncu, Ülkü Ayvaz, Ümit Ilgin Yiğit, Ümmühan Atak, Vahap Kaya, Vedat Turkali, Vecdi Sayar, Vedat Yıldırım, Vivet Kanetti, Yağmur Atsız, Yaprak Zihnioğlu, Yasemin Göksu, Yavuz Pekmen, Yeşim Büber, Yeşim Dorman, Yeşim Koçak, Yeşim Özsoy Gülan, Yeşim Ustaoğlu, Yıldıray Şahinler, Yıldız Ramazanoğlu, Yılmaz Demiral, Yiğit Bener, Yiğit Özşener, Yusuf Çetin, Yusuf Eradam, Zaven Çiğdemoğlu, Zehra İpşiroğlu, Zekeriya Can, Zeki Coşkun, Zeynep Aliye, Zeynep Erkekli, Zeynep Oral, Zuhal Gencer
Pınar Selek için müebbet istendi
Saflık ve dürüstlük - Yıldırım TürkerYine Yargılanacak Pınar Selek'e 200 Aydından Destek
Pınar Selek sitesi
Pınar Selek'in 17 Mayıs 2006 tarihli 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne verdiği Savunması:
Hukuki dilde adı “savunma” olan bu metni çeşitli suçlamalara karşı kendimi savunmak için değil, uzun süredir yaşadığım kuşatılmaya karşı onurumu, kişiliğimi, hayatla kurduğum ilişkiyi ve özgürlük arayışımı nasıl savunduğumu anlatmak için size sunuyorum.
Evet, Mısır Çarşısı komplosu beni kuşattığından beri ben bir savunma halindeyim. Şimdi size kısaca neyi nasıl savunduğumu anlatmaya çalışacağım.
Özgür, ahlaklı, mutlu bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu, çocukluğumdan beri beni meşgul ediyordu. Bu sorulara yanıt bulmak, toplumu, kendimi anlamak ve özgürlük alanımı genişletmek için sosyoloji okudum. Bu arayışla, okul yılları boyunca, bilgi-iktidar ilişkisini, bilimin kurumsallaşma biçimini, dokunulmayan kutsallıkları, dil ve davramış kalıplarını sorgulayarak kendimce bir patika çizmeye çalıştım. Sorularıma yanıt bulmak için yoğun emek sarf edip öğrendiğim her kelimeyle boğuşunca, üniversiteyi birincilikle bitirdim.
14 Nisan 1999’da, mahkemenizde yaptığım savunmada, Flaubert’in “Sosyolog, elbette birçok hayatın içine girip çıkacak, hiç hissetmediği duyguları ve deneyleri taşıyan insanları anlamaya çalışacak” sözünden hareketle, “Birçok hayatın içine girmek istiyorum. Yani o hayatı yaşayanlarla söyleşmek, konuşmak ve öznellikler arasında ilişki kurmak” diyen Baurdieu’ye gönderme yapmıştım. İşte bu motivasyonla başlayan öğrencilik yıllarım, okul koridorlarında ya da kantinde değil, hayatın içinde geçti; hep dokunulmayanlara dokunarak, kendimce, karanlıkları aydınlatmaya çalıştım.
Doktorlar gibi, sosyologların da toplumsal yaralara el sürme kabiliyetinde olması gerektiğine inanıyordum. Travestilerin Ülker Sokak’tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı tamamlayıp bunu Yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra, “alacağımı aldım” deyip sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım. Bırakmadım da. Çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: Sokak Sanatçıları Atölyesi.
Böyle bir atölyenin cephanelik olarak tanıtılması korkunç bir şey. Hayır, asla atölyemize bomba giremezdi. Tersine, o küçücük mekanda her türlü şiddeti aşmaya, şiddetin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyorduk. Bu değerli çalışmayı, sadece benim ya da atölyedeki insanlar için değil, toplum için temize çıkarmak zorundayız. Korkunç suçlamalarla lekelenen atölyemiz bir sevgi bahçesiydi.
Toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. İlk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. Maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu. Atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. Bir de dergi çıkarttık. Yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını Misafir koyduk. Herkes, “Misafirlik öldü… Televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. Biz de, sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik.
Atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. Günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. Kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. Önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi, atölyemizde öğrendiler. Sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde, tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu.
Ve olan oldu. Tam kök salmaya başladığımız sıralarda şu meşhur komplonun içine düştüm ve baş artisti oldum. Mısır Çarşısı komplosu, öncelikle bizim çamurdaki gönül bahçemize, çöldeki kaynağımıza bir saldırıydı. Kapısı hep açık olan, giren çıkanın belli olmadığı Beyoğlu’nun orta yerindeki mekânımız bombalarla damgalanınca ve oradaki en etkin kadın, bombacı olarak sergilenince, hep tehlikelerle boğuşan insanların umutları da tuz buz oldu. Zaten sürekli şiddete uğrayan ama birlikte şiddetsiz bir var oluş deneyimini geliştiren bu insanlar, atölyemize yönelik böyle bir terör saldırısında dağılmak zorunda kaldılar. Ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti : “Bir düş ancak bu kadar sürer. Bizimki uzun sürdü. Hep bir şeyler olacak diyordum. Hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. Ama böylesini tahmin etmedim. Ben çok şey yaşadım, herşeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. En temiz şeyimizi kirlettiler. Sanki bebeğimizi öldürdüler. Ne korkunç bir hayat! Sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. Kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. Çok korktum.”
Evet, bana bunları söyleyen travesti arkadaşımın çalışma ve yaşam koşulları ölümün kıyısındaydı. Bir gece yarısı E5’te, ya da başka bir yerde, bıçak darbesiyle ölebilirdi ve oracıkta kalırdı. Buna rağmen, travesti arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı. Sadece onlar mı? Sokak Sanatçıları Atölyesinin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. Bu, onlar için hiç de kolay değildi. Sürekli kimvurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. Buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, "Pınar abla oraya tiner bile sokmazdı" dediler. Ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. Çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. Ama beni dinlemediler. Aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. Orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar.
Sevgimiz kirlenmedi ama atöylemiz dağıldı.
Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. İkincisi Sokak Sanatçıları Atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız...
Peki ya benim açımdan, neler oldu?
Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır... Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.
Ben de bu oyunun kurallarına takıldım. Açıkçası, yaptığım araştırma nedeniyle başıma çeşitli sıkıntılar gelebileceğini, belki bu nedenle huzurunuza çıkabileceğimi tahmin ediyor ve bunu göze alıyordum. Ama böyle korkunç, insanlık dışı bir komplonun içine düşeceğimi tahmin bile edemezdim.
Gözaltına alındığımda ilk önce benden, araştırmamda konuştuğum insanların ismini istediler. Yıllardır suça itilen insanlarla ilgili araştırmalar yaptığımı ve hiçbirine ait bilgileri polise vermediğimi söyleyerek istediklerini yerine getirmedim. Bu arada araştırmamı inceliyorlardı. Sonra birdenbire araştırmam yok edilerek bombaya dönüştürüldü. Araştırma yaparken militanlara yardım ettiğim, bombalarını sakladığımı iddia ettiler. Yani anti militarist bir araştırmayı bombaya dönüştürdüler. İşyerim sandıkları atölyede ve benim üzerimde patlayıcı bulunduğunu söyleyerek işkenceyi yoğunlaştılar. İnsanın kendisine yapılan işkenceyi anlatması zordur. Ama sanırım, burada söylemek zorundayım: Eliniz kesilince ya da ayağınız burkulunca bile neler hissettiğinizi düşünürseniz işkence altındaki bir insanın neler yaşadığını tahmin edersiniz. Ben, çok yoğun ve dayanılmaz bir işkence gördüm. Filistin askısından kolum çıktı, çok kötü biçimde yeniden taktılar. Hemen hemen hiç uyutulmadım. “Sünger gibi olacak” çığlıkları arasında beynime yapılan işkence, akıl hastanelerinde delilere yapılan “şok tedaviden” farksızdı. Akıllılık-delilik meselesinde bu kadar yoğunlaşan bir kadının “şok” a uğratılması çok romansı gibi durabilir ama yaşaması güç. İşkencenin en büyüğü ise, istediklerini yapmazsam, sokak çocuklarını ve travestileri alıp işkence yapacakları ve onları medyada teşhir edecekleri tehdidi oldu. Ben de bir an önce ellerinden kurtulup sağlıklı koşullarda mücadelemi vermek için, özellikle benim çevremde olan hiç kimsenin zarar görmemesi için, sadece benim aleyhime olan, araştırma yaptığım insanlara yardım ettiğimi iddia eden ama saçmalığı aşikâr olduğu için açığa çıkacağını çok iyi bildiğim bir ifadeyi imzaladım. Cezaevine getirilişimi, savcılığa çıkarılışımı hayal meyal hatırlıyorum. Ama “şunların elinden kurtulayım…” duygusu hala hatırımda. Çünkü bana yüklenen suçlamaların saçmalığı ortadaydı. Her şeyin ortaya çıkacağından emindim. Atölye benim işyerim değildi. Orada bomba bulunması imkânsızdı. Zaten kısa bir süre sonra, atölyede bulunduğu iddia edilen patlayıcıların, daha önce polisin elinde olduğu ortaya çıktı. Ama komplocular inatçıydı. Cezaevine girdikten bir ay sonra, “yakında çıkarım” diye düşünürken, televizyonda kendi görüntülerimi gördüm. Senaryo büyüyordu, ben de baş oyuncusu olmuştum. Mısır Çarşısı patlaması bombaymış, bombalayan da Pınar’mış. Ekranda kendimi izlerken, boşlukta yüzer gibi olduğumu hatırlıyorum. Sonra arka arkaya birçok suçlama geldi. Değişik insanlardan alınan ifadeler sonucu, ben cezaevindeyken gerçekleşen mafyatik bir öldürme olayından başka patlamalara kadar, birçok suç bana yıkılmaya çalışıldı. İşkence sonucu zorla ifade imzalayan insanlar, mahkemede, nasıl bir baskıya uğradıklarını anlattılar. Ama bu, karmakarışık suçlamalar dizisiyle karşı karşıya kalmamı engellemedi. Senaryonun en acıklı kısmı ise, itirafçılık trajedisi oldu. Bu insanların, dava süresince ne hale geldiğini hepimiz izledik. Bence bu sürecin en büyük mağduru onlar.
Araştırmamın yok edilmesi, bana acı verdi. Ama en kötüsü yaraya el sürmeye çalışan bir tutumun bu şekilde cezalandırılması daha sonraki teşhis ve tedavi çabalarına yönelik de bir gözdağı oldu. Benim şahsımda, bağımsız bir duruş arayışında olan kadınlara ve erkeklere bir işaret çakıldı. Sosyologlara, sosyal bilimcilere, aktivistlere parmak sallandı. Ben, bir sembol olarak seçildim.
Pekiyi nasıl direndim? Nasıl savundum kendimi?
Beni cezaevine götüren memurlar, ısrarla, yakında intihar edeceğimi, annemin de öleceğini söylüyorlardı. Dört duvarın arasına girince, bunun ne demek olduğunu çok düşündüm. Sonra arka arkaya gelişen olaylar, bu sözün arkasındaki niyeti ortaya çıkardı. Ama o sıralar ben de, annem de yaşama sarıldık. O kadar çok suçlama, o kadar çok kriminal vaka içine sürüklenmiştim ki, bunların içine dalarsam boğulacaktım. Ben de dalmadım. İlk mahkemede "Mısır Çarşısı patlaması eğer bombadan kaynaklanıyorsa bu bir insanlık suçudur. Ama benim maruz kaldığım suçlamalar da bir insanlık suçudur" dedim, tüm suçlamaları reddettim ve çalışmalarımı, cezaevinde de olsa sürdürmeye çalıştım. Mahkeme ve ilgili konuların psikolojik etkisi altına girmeden yaşamayı başardım.
İki buçuk sene kadın koğuşunda kalmak, nasıl anlatılır bilmiyorum. Kendimle çok yüzleştiğimi, ihtiyaçlarımın, yapmak istediklerimin billurlaştığını; düşünsel ve duygusal bir karmaşa ve sadeleşmeyi birlikte yaşadığımı hatırlıyorum.
Cezaevinde geçen 2,5 seneyi bir kazanıma dönüştürdüm. Orada yazdıklarımın çoğunu dışarıya çıkaramasam da, hatta akıbetlerini bilmesem de, yazmak beni biriktirdi, güçlendirdi. Geçmişte birçok filozofun, fikir insanının yaşadığı acıları biliyorum. Bazen doğrular için lanetlenmek durumunda kalıyor insan. Ve hakikat aşkına, bunu göze alabiliyor. Sayın Mahkeme Heyeti, ilk duruşmalarda, kendimi Ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınlarla özdeşleştirdiğimi hatırlar. Ama şiddet karşıtı olan, hayatını şiddete, militarizme ve tüm savaşlara karşı mücadeleye adamış bir insanın, katliam sanığı olarak topluma tanıtılması korkunç bir şey. En kötüsü de medyatik bir insan oldum çıktım. İnsanın, sürekli kendini anlatmak durumunda kalması, özgürlüğü, özgünlüğü, hakikatle kurulan ilişkiyi bozar. Benim açımdan da böyle bir bozulma oldu maalesef…
Cezaevinden çıktıktan sonra, suçluluk psikolojisiyle, “uslu kız” görüntüsü veren bir role bürünmedim. Bu davanın hayatımı etkilemesine izin vermedim. Tahliye edilir edilmez, cezaevi kapısında, barış için mücadele edeceğimi söyledim. Madem ki küçücük bir barış çabam böyle cezalandırılmıştı; o halde, bu çabayı büyütmem, her şeyden önce, kendime saygı açısından gerekliydi. Yaşamıma, başıma bu komplo gelmeden önceki arayışlarım yön verdi. Bu sefer, üzerime dolaylı ya da doğrudan tehditlerle geldiler. Şimdiye kadar hakkımda iddia ettikleri tüm suçlamaların saçmalığı, huzurunuzda ortaya çıkınca, beni bir şekilde mahkûm etme tutkusu devam etti. Milliyet gazetesindeki asparagas haberin, büyük bir acz içinde, dosyaya konması bunun son örneğidir. Oysa aynı gazetede, haberin geçersizliğini ortaya koyan ve gözden kaçtığı için, genel yayın yönetmenin dahi özür dilediği geniş bir yazı çıkmıştı. Bu tür haberlerin nasıl yapıldığını siz benden iyi biliyorsunuz. Gazete yönetiminin bile fark edip özür dilediği bu haberin hemen dosyaya girmesi, beceriksizlikle sürdürülmeye çalışılan bir komployu gözler önüne seriyor.
Ama ben, her şeye rağmen, Mısır Çarşısı komplosuna yenilmedim. Sırrım sevgiydi. Başta ailem, sonsuz bir güven ve emekle hep yanımda oldu. Babam, ilk günden itibaren, elinde piposuyla, dedektif gibi çalıştı. Kendi kızını ameliyat etmek zorunda olan cerrahların yaşadığı sıkıntının, onda da olduğunu tahmin ediyorum ama bunu hiç belli etmedi. Elini hep omuzumda hissettim. Annem, bir Cumhuriyet kadınıydı ve en çok da bu yüzden başıma gelenlerden çok fazla etkilendi. Daha önce telefon konuşmalarını dinledikleri için öleceğini söyledikleri annem, ağır kalp hastası olmasına rağmen, kızına yönelik bu korkunç saldırıya karşı kendini siper etti. Kapı kapı dolaştı ve toplumla cezaevindeki kızı arasında bir köprü oldu. Ama tahliyemden sonra kalbine yenik düştü. Fakat son mütalayı duymadığı için, acıyla değil, adalet duygusuyla aramızdan ayrıldı. Nitelikli bir işletmeci olan kardeşim ise benim için hayatını değiştirdi. Mısır Çarşısı suçlamasını duyar duymaz cezaevine geldi ve “Ben senin hukuk mücadelenin içinde olacağım. Avukatın olacağım” dedi. Gerçekten de başarılı olduğu işini bıraktı, üniversite sınavlarına girdi, kazandığı hukuk fakültesini bitirdi ve avukatım oldu. Sevginin gücü, en büyük zorluklar karşısında bile, insanı dirençli kılar. Ben bu direnci, özellikle ailem sayesinde korudum. Sadece ailem mi? Babam, verdiği hukuk mücadelesinde hiç yalnız kalmadı. 7 yıldır savunmamı yapan hukukçular, büyük bir fedakarlıkla bu komployla boğuştular ve benim hukuka olan inancımın canlı kalmasını sağladılar. Diğer yandan, başta kadın arkadaşlarım olmak üzere, çevremde bir kenetlenmeyi sürekli hissettim. Öyle bir dayanışmaya tanık oldum ki, insana dair umudum hep diri kaldı. Hocalarım, mahkemeye benimle ilgili görüşlerini yazdılar. Son duruşmadan sonra, başta Türkiye'nin en önemli sanatçı ve düşün insanları olmak üzere, binlerce kişi “Pınar Selek’in şiddet karşıtı olduğuna tanığız” diye açıklamalar yaptılar.
Sekiz yıl boyunca ayakta kalmamı sağlayan aileme, hukukçulara, dostlarıma, kadınlara ve tüm dürüst insanlara teşekkür ederim.
Ben kendimi korudum, kuşatmaya, lanetlenmeye karşı varlığımı savundum. Bu komplo beni zayıf düşürmedi ama ülkemiz açısından, tarihin tekerrürüne hizmet etti. Elimden alınan araştırma, tüm eksikleriyle birlikte, yaşadığımız sorunları, milli güvenlik siyasetinin dışında bir bakışla analiz etmenin yollarını arıyordu. Yanlışlık ya da doğruluk ayrı meseledir. Ama bir olgu eğer gerçekse, önemli olan bu gerçekliği derinlikli tanımlamaktır. "Herşey apaçık olsaydı, bilime gerek kalmazdı" sözü hiç unutulmamalıdır.. İlk bakışta gördüğümüz bir elmanın düşüşü, bilimsel açıdan baktığızda, bize ağacın kökünden, rüzgara, toprağa kadar bir çok gerçekliğe işaret eder. Son yirmi yıldır yaşadığımız şiddet ortamını da böyle ele almak zorundayız. Sorunları aşmak, onların anlaşılmasına bağlıdır, anlaşılması için ise araştırmak gerekir. Ben, iyi niyetli en küçük bir çabayla bile iyileşeceğimize inanıyorum. Ama bitiremiyoruz. Ve suyun kirlenmesini, havasız kalışımızı sadece izliyoruz.
6- 7 Eylül olayları hala aklımızda... Suç komünistlere atıldı, ülkenin her tarafında komünist tevkifatlar yapıldı. Aziz Nesin bile bu nedenle tutuklandı. Bu vahşetin o zamanki siyasal iktidar tarafından organize edildiği Yassıada mahkemelerinde anlaşıldı. Hatta bombayı atanın, Oktay Engin adında bir MİT mensubu olduğu açığa çıktı. Ama ne oldu? Solcular bir dönem susturuldular ve kendilerini savunmak durumunda bırakıldılar.
Hep öyle oldu. Muhalefet, hesap sormasın diye sürekli asılsız suçlamalarla damgalandı ve hesap vermek zorunda bırakıldı. Orhan Veli’nin dediği gibi:
Açlıktan bahsediyorsun
Demek bütün binaları yakan sensin
İstanbul’dakileri sen
Ankara’dakileri sen
Sen ne domuzsun sen... Saygılarımla...
Pınar Selek
Birgün gazetesindeki serüvenimin son eksik halkası olan "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?", Richard Hamilton'ın pop art'ı başlattığı kabul edilen efsane kolajının bir türevi...
Richard Hamilton, "Just What Is It That Makes Today's Homes So Different, So Appealing?"i (Günümüz evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?) 1956 yılında Londra'da Whitechapel Sanat Galerisi'nde açılan "This is tomorrow" (Bugün yarındır) başlıklı serginin kataloğu için yarattı. Özgün boyutları 26 x 24,8 cm. olan kolaj, serginin posterinde de kullanıldı. O günden bu yana birçok sanatçı tarafından türevleri üretildi.
Birgün gazetesine Baykuş'un bu cumartesi gününe tarihlenecek işi olarak yolladığım "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?", geçen gün yayınladığım "Al bayrak" ile benzer gerekçelerle reddedildi ve yollarımız ayrıldı.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın imzasıyla bugün 28 Şubat tarihe gömüldü.
Üretimini 3 Şubat 2009 sabahı bitirdiğim "Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?"i, EMASYA protokolünün kaldırılması nedeniyle, daha önce karar verdiğim gibi sözkonusu cumartesi değil, bugün yayınlıyorum.
Richard Hamilton'a saygı ve ülkem demokrasi mücadelesine selamımla...