14.8.09

”Sazak’ın dikenleri” ya da bir performansın hikayesi

Fotograf: Gunilla Sköld-Feiler

6 Ağustos 2009 günü, İzmir, Karaburun - Küçükbahçe (Denizgiren) yolu ve günbatımı sonrası alacakaranlığı, Patras’ın Glyfa köyünden gelen 55 yunanlının, köklerine soluk veren Sazak(i) köyünün silueti ile ilk karşılaşmasına tanık oldu. Birkaç yunan yerel yönetici ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nu temsilen kimi alt yöneticiler (Bayan Yavasoglou), Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa, aslında bu buluşmanın gerçek emek vereni, örgütleyicisi olan Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği Başkanı Prof. Dr. Zuhal Okuyan ve onun türk, yunan arkadaşları ile uzundur iki yaka arasında gidip gelenlere dair çalışan bir belgesel ekibi (yönetmen Tahsin İşbilen ve ekibi) onlara eşlik ediyordu.

Otobüslerinden indiler, 2-3 kilometre uzakta, silueti artık geceye teslim olup, kaybolmaya yüztutan ”o köye” baktılar yaklaşık 10 dakika. Genellikle sustular. Duyulan, en çok yerel politikacıların birbirleriyle konuşmalarıydı... Yaşları 25’ten aşağı olan genç yunanlıların çoğu, yıkık köye sadece şöyle bir gözatıp, giysilerine çeki düzen vererek otobüse bindiler. Sanki onlar için gelen gece, ilk buluşma yemeği, müzik ve dansın beklentisi daha öndeydi. Küçükbahçe köylüleriyle 87 yıl sonra buluşacakları için mi? Genç oldukları ve dünden çok bugüne baktıkları için mi? Bilemedim.

Oysa onların otobüslerinin hemen ardındaki arabamızdan biz yüreğimiz çarpa çarpa inmiştik yola. Ben ve dostlarım, onları, onların gözüyle Sazak’ı görmeye çalışıyor, bu 87 yıl sonra gerçekleşen olağanüstü -en azından bize göre çok- duygusal karşılaşmanın hiçbir anını kaçırmamaya çalışıyorduk. Daha sonra günler geçtikçe gözlediklerimiz, onlar adına yaşantıladığımız duyguların fazla abartılı olup olmadığını sordurtacaktı bana... Bazı şeyler birilerince artık farklı yaşanıyordu; bizim hissettiklerimizden uzak...

Geçmiş

Aynı akşamın günü oysa ben, yaklaşık 250 afişle donattığım Karaburun ilçesi ve yakınlarına, ona daha uzak, Sazak’a daha yakın köyleri de eklemiş, Parlak köyü, Badembükü’nde köylülerle buluşmuş, bir sonraki gün yapacağım performansımla ilgili onları bilgilendirmiş ve anlattıklarını dinlemiştim. Özellikle, 1925 doğumlu, Parlak köylü Softa Mustafa’nın kaygılarını dile getirişi, anlattıkları, annesinden dinlediği ya da şahsen yaşadığı öyküler unutulacak gibi değildi:



”Peki ne olacak onlar yeniden gelince? Topraklarını geri isterlerse? İstemiyorlar mı? O zaman tamam… Dostluk iyi bir şey…”

”Anneannem, Sazak’taki on türk evinden birinde yaşardı. Orada onların camileri de vardı. Evlerin tümü köyün güney cephesinde sırayla yeralır. Caminin çeperleri yuvarlaktır, bulursun dikkat edersen…”

“Aslında gavurların gitmesini türkler istemiyordu ama savaştan iki yıl önce onlar sık sık Sakız’a gidip gelmeye ve döndüklerinde de türklere kötü davranmaya başladılar.”

“Annem anlatırdı, Denizgiren’deki jandarma karakolu gavur karakoluymuş ama komutanı çok adaletliymiş. Gavurlar, bir türk ailenin koyununu çocuklarının elinden zorla çalmış. Karakol komutanı tüm köylüleri huzuruna çağırıp çocuğa sormuş ’hangisi?’ diye. Çocuk çalanları gösterince de önce bir temiz dövmüşler hırsızları, sonra bir koyunlarını aileye verip, üzerine de değerince para ödettirmişler.

“Kaçabilen gavur kaçabilmiş Sazak’tan ve diğer köylerden. Yine de ordu peşine düşüp denize varmadan ya da denizde yakaladıklarını öldürmüş. Şu koylarda, Denizgiren’de… Kaçan Sakız’a kaçmış.”

“Sazak’ta 20, bizim Parlak köyünde 20 gavur kalmış. Gençmiş komutanı bizim ordunun. Yollamış askerleri Sazak’a, toplatmış hepsini, getirtmiş köye... Arkada kuyular vardır bizim köyde. Yanyana... Onların başında, kimini öldürüp atmışlar kuyulara, kimisi de kendi atlamış. Taşla kapatmışlar üzerlerini.”

”İkinci Cihan Harbi’nde, ben Sazak’ın altında sürüleri otlatırken iki yunan subayı çıktı denizden. Girit’te direnmişler almanlara. Yenilince de kaçmışlar buraya. Biri İstanbulluydu. Mübadelede gitmiş Yunanistan’a. Vallahi benden iyiydi türkçesi. Götürdüm teslim ettim jandarmaya...”

Küçükbahçe

İlk buluşma yemeği Küçükbahçe’deydi. Davul zurnayla karşılandı yunanlılar. Sordum, tam otuz üç kadının emeği varmış yerel mutfağın birbirinden güzel örnekleriyle donattıkları masalarda. Ses sisteminin berbatlığı dışında çok şey güzeldi. Uzun bir masaya yerleştirilmişti Sazak’ın çocukları, torunları... Pek oturmadılar yerlerinde. Dansederken kaynaştı Ege’nin iki yakası en çok. Mikrofon bana da düştü, duyurdum bir sonraki gün yapacağım performansı, nedenini...



Yine de bir şeyler tuhaftı o gece. Yunanlıların kıvrak, çok hareketli, neşeli danslarına verilen cevaplar, bizim efelerimizin savaşçı, mağrur danslarıydı hep. Çalınan üç türküden ikisinde, Sazaklıların masasını çeviren ve Küçükbahçelilerden çok yazlıkçılarla dolu izleyicilerin ağır suskunluğunda, alttan alta Parlak köylü Softa Mustafa’nın ilk sorusundaki kaygıları hissetmek,”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli uyarı cümlelerini duymak mümkündü. Köylülerse, konukseverliğin en güzelini göstermek çabasındaydı hep. Belgesel ekibinin 8 koldan çalışan kamerası, bu buluşmadaki ”olması gereken” ama henüz ”istendiği kadar olmayan” duygu yoğunluğunu, sıcaklığı, zorlayarak, arayarak, her şeye rağmen bulmaya çalışarak çekme derdindeydi.

Fotograf: Elif Dumanoğlu

Sazak(i)

Ertesi sabah, duyurduğum gibi gün doğarken yürüyordum Sazak’a varan patikanın üzerinde... Elimde koca bir çanta, içinde bahçıvan makasım, azığım, suyum ve kameralarım. Uzun uzun izledim köyü dört bir tarafından o çok özel ışıkta. Arı vızıltıları giderek artmaya başladı, uzaklardaki keçi sürüsünün çanlarını duydum. Serinlik yerini hızla tüm gün bedenimi kavuracak olan sıcaklığa bırakmaya başladı. Rüzgar yamacın, yakın tepelerin, dağların, denizin, Midilli’nin, Sakız’ın kokusunu taşımaya...



En arka mahalleden başladım devedikenlerini kesmeye. Altından kalkmaya çalıştığım şeyin kapsamını ve olanaksızlığını farkedince hedefimi küçülttüm. Sadece eviçlerini temizlemeye karar verdim. Her evden kendimce iznimi isteyerek, alarak başladım performansıma. Üçüncü evde, performansıma çağrım üzerine gelen, katılan olacaksa, bulunduğum ve çukurda kalan yerden onları göremeyeceğimi, karşılayamayacağımı anladım, tırmanmaya başladım köyü.

Bu sefer en yukardan, manastırdan başladım dikenleri temizlemeye… Manastırı içinde dolaşılabilir hale getirdiğimde, dikenlerin sakladığı eski türkçe bir mermer yazıtı ve mezar soyguncularının taşların altına gömüp sakladığı kazma ve küreği ortaya çıkarmıştım.

Performansı olabildiğince kaydettim. Güneş yükseldikçe içinde kaldığım gölgesizliği, yorgunluğumu, susuzluğumu, açlığımı, güç toparlamamı, dinlenmemi, yeniden ve daha hızla işe girişmemi.

Manastır dahil toplam 9 mekanı temizleyebildim sadece dikenlerden. Yanı sıra bir kuyuyu ve bir ana sokağı… Dror (Feiler), Gunilla (Sköld-Feiler) ve Leyla (karım) akşamüstü saat beşte yanıma gelene kadar sadece iki ziyaretçim oldu: Bir önceki gece Küçükbahçe’de yaptığım duyuruyla yola koyulan Bergamalı felsefe öğretmeni bir babayla, onun ingilizce öğretmeni kızı. Sorduydum ama o yorgunluğun ardından unuttum not etmediğim isimlerini. Benimkinin iyice azaldığını öğrenince sularını ve gerek olmadığını söylesem de armutlarını paylaştılar benle. Bir de dayanışmalarını… Çok sağolsunlar. Oysa ilk duyurumun ardından en az kırk kişi “katılacağını” iletmişti performansa. Anlayacağınız her zamanki hikaye, bizim millet çok katılımcı ama sadece lafta…

Dror, köyü, toprağını, taşlarını, ışığını ve beni uzun uzun soluduktan sonra olağanüstü doğaçlama müziğiyle katıldı performansıma. Karaburun’un benzersiz doktoru ve aktivisti İbrahim Sivrikaya’nın, günlerce ona buna sorup bulduğu, Dror’a verdiği ve anladığım kadarıyla alıştığının çok dışında bir yapısı ve bir dizi teknik sorunu olan klarnetten o özel “çığlık” yükseldiğinde ruhumun biriken tüm zehri boşaldı toprağa. Asıldım bahçıvan makasıma. Performansın bu son dakikalarını Gunilla ve Leyla çekti.

Biz köyden tam ayrılırken, Sazak(i) çocukları ve torunlarının gelişinde en az bu taraftaki düzenleyiciler kadar emeği olan Andreas Baltas rehberliğinde Vartholomio Belediye Başkanı Christos Vrionis, Başkan Vekili Kostas Papadopoulos, eski bir Sazak sakininin torunu olan Nikos Gialamas’ın arayışına tanıklık etmek üzere bir gece önceki belgesel ekibi eşliğinde Sazak’a geldiler. Manastıra girdiklerinde Kostas’a hoşluk olsun diye “burayı sizin için dikenlerden temizledim,” dedim ingilizce… Beş on dakika sonra yanıma gelerek “bu kirli tarihi de temizleyebildin mi?” diye sordu, o çok akıllıca diye düşündüğü bir cümleyi ne tür bir insana yönelttiğini bilemeyen insanların cahil çiğliği ile… Yazık! Cevap vermedim.

Ayrıldık Sazak’tan. Heybetli kanat sesleri sessizliğin içinde patlayan iki büyük ve kara kartal eşlik etti bize gökyüzünde. Dror, kimsenin insan ya da traktör yollayamadığını öğrenince 30 kilograma yakın ağırlığı olan beyaz mermer yazıtı Sazak(i) ve anayol arasındaki 2 kilometrelik patikada sırtında taşımak konusunda çok ısrarcı oldu. Onları utandırmak istercesine…

Sarpıncık

7 Ağustos’un buluşma yemeği Sarpıncık’ta olacaktı. Sarpıncık’ta bizi, Dr. İbrahim ve onun bilgilendirmesiyle görevdeki son on beş gününe giren Karaburun Kaymakamı İlker Özerk Özcan karşıladı. “Size ne yazık ki Sazak’ın gerçek sahibi olan mezar soyguncularının kazma ve küreğini ve dikenler sayesinde bulamadıkları bir yazıtı, umarım bundan sonra orası korunur diye, ama çok da umutlanmadan teslim ediyorum,” dedim. Teşekkür etti ama aslında cevap vermedi.

Gece, bana göre Küçükbahçe’dekinden daha güzel geçti. Dostlarımın sıcaklığının, mikrofonda yeralan olağanüstü bir yerel klarnet ustasının, tüm konukların bir çember biçiminde yerleşmelerinin, iyileştirilmiş ses düzeninin, Sarpıncık köylülerinin davetkar danslarının, inanılmaz lezzette mezelerin ve performans sonrası çok mutlu yorgunluğumun, bir önceki gece hissettiğim ”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli cümleleri bu kez duymamamın bu duygumda payı elbette vardır.

O akşam, Nikos Gialamas’ın ne yazık ki atalarının kemiklerine çok kolaylıkla ulaştığını öğrendik.



Gelecek…

Benim, bizim için 2. Karaburun Türk-Yunan Dostluk Günleri o gece sona erdi. Karaburun ve Mordoğan’daki son iki büyük konsere biz katılmadık. Eminim onlar da güzel geçmiştir.

Şimdi yaklaşık üç saati bulan kayıtlarımdan bir performans belgeseli kurgulamaya başlayacağım. Bir iki haftaya yayınlar, paylaşırım sizlerle...

Tüm bu yolculukta beni en çok şaşırtan şey neydi bilmek isterseniz, Sazak(i) çocukları ve torunlarının, bu metnin başında okuduğunuz ve yapacağım filmde izleyeceğiniz o uzak bakışları dışında zahmet edip de Sazak(i) yoluna hiç düşmemeleri, buna kalkışmamalarıydı derim. Dünden çok yarına bakmak istemenin sonucu buysa hayatta artık, en azından o 55 insan için, ben biraz daha umutsuzum artık bu dünyanın geleceğine…

Sazak ne kadar sahipli, ne kadar sahipsiz olduğunu hiç umursamadan güçlü siluetiyle duracak hep ana kara ve adalar, iki halk, geçmiş ve gelecek, acı ve mutluluğun arasında… Ben de onunla birlikte.

13.8.09

Fear of God and Reciprocal Visits

Istanbul Off-Spaces – Independent Art Spaces in Dialogue
Fear of God and Reciprocal Visits

Irmgard Berner
© Qantara.de 2009


Istanbul's alternative artists have begun creating important niches for a dialogue on society: in independent art spaces and beyond the established art scene. Irmgard Berner visited the exhibition "Istanbul-Off-Spaces" in Berlin Kreuzberg

Bild vergrössern Parallel worlds brought together: "Special Days and Weeks - Istanbul" from the project "5533" which was founded by Nancy Atakan, Volkan Aslan and Marcus Graf in 2008 | Their names are "Hafriyat", "atilkunst" and "Apartman Project" and they are independent art spaces in Istanbul. "Hafriyat," which means "excavation," was one of the first and is still one of the most important non-commercial project spaces in Turkey. In recent years, there have been more and more of these initiatives in Istanbul, a city that previously had as good as no free market for art. The new projects are a reaction by artists and curators to the conditions of the institutionalised art world – and they are reacting with growing confidence. Artist groups are engaging in intensive dialogue, responding to the changes in Turkish society and civil rights laws. For a short time, a gallery in Berlin, the Bethanien art space in the inner-city suburb of Kreuzberg, is providing them with a very prominent platform for their projects – as part of the city's longstanding partnership with Istanbul.

The message of the "Mayhas"

Bild vergrössern "Get to the point!" - the Turkish idiom "Sadede Gel" shines in the Berlin night between the towers of the Bethanien art space | The Turkish phrase "Sadede Gel" is spelled out in lights strung between the two towers of the Bethanien building. The artists translate it as "Get to the point". The many people of Turkish origin who are the building's neighbours will be familiar with messages of this type, called "mayhas" and displayed between minarets during Ramadan in Muslim countries. Mayhas were once a powerful means of communication for religious or moral messages.

Yet, through this traditional form of communication, the artist group "atilkunst" is not only broadcasting a common saying into public space, but also launching a signal to society. And it is the ironic overture to the multiple dialogues which are taking place in the exhibition.

One aspect of the dialogue which these Turkish galleries are involved in is artists getting together in Istanbul and learning from one another. They combine their production forces and harness their collective intelligence against the artistic establishment with all its crippling constraints. Important platforms have emerged from this movement in recent years. The art itself acts as a spark that ignites a much larger engine – these spaces, small as they may be, often evolve into meeting spaces for academics, architects, urban planners, artistic initiatives and organisations.

Boldly working against the grain in a repressive climate

It's their counter-ideas for an interdisciplinary presentation of art, offering artists a chance to go against the grain in the still repressive atmosphere of the Turkish unitary state, which are now on show at the Bethanien art space.

Bild: "Kemalism is a way of worship", Poster, Hakan Akçura 2007; © Hakan Akçura

Bild vergrössern Getting away from conservative approaches to art and social taboos: the artists group Hafriyat has been organises events for ten years, among them exhibitions of creative posters | Visitors enter via a broad corridor, flanked by a cosmos of images on the subject of "fear of God". Graphic art and written messages relate to the fear which has been created among the people and used since the dawn of time in order to hold on to power. This poster collection dates from 2007 and is from the artist group "Hafriyat".

The group runs a small venue in Istanbul's harbour quarter Karaköy, tucked between car repair shops and brothels, out of reach of the conservative and commercial art scene dominated by banks and institutions. Membership fees and support from the neighbourhood pharmacies, nightclubs and production companies cover the group's running costs, helping them to maintain their independence.

Workshops and performances

The Berlin exhibition illustrates the goals of these independent initiatives and how they work – in comparison to publicly funded art spaces in Germany – using pictures, texts, videos and installations. The "Apartment Project", founded by the video artist Selda Asal in 1999, works with workshops and performances. Asal and Serdar Ateser have already worked on a music video project with pupils at a Berlin school. Their current piece in the exhibition is called "Reciprocal Visit" and involves ten Turkish artists.

The ten artists reflect on their visits to Georgia, Armenia and Iran, chosen precisely because of the political differences between them and Turkey. The film sequences reveal the explosive political background: for example, Turkish citizens are banned from entering neighbouring Armenia, and vice versa. The artists use the custom of "reciprocal visits", which has traditionally supported neighbourly relations in these countries and the Arab world, as a cultural counter-measure, thereby overcoming entry bans and border walls.

The up-and-coming group "Kurye" defines itself as a video organisation. Its concept focuses on the image, in permanent circulation and accessible everywhere and at any time.

Platforms for political content

Bild vergrössern 620 videos by 250 artists from 32 countries: The Kurye Archive puts on international festival, film series, audiovisual performances, as well as exhibitions | The group works with an archive system, organises video events on specific themes, international festivals, exhibitions – including online exhibitions – and acts as an agency. The Kurye archive now houses 620 video works by 250 artists from 32 countries; and this impressive collection continues to grow.

The other side of the dialogue behind the exhibition is the city partnership between Berlin and Istanbul, now in existence for twenty years. Berlin has worked hard at maintaining contacts with the few existing artist groups, presenting a very different picture from the usual distorted images of Turkey – a fact that can't be rated too highly.

Unlike in Berlin, Istanbul's project spaces are not launching pads for artists' careers, but spaces for action and platforms for political content, taboo subjects such as gays and lesbians or "woman and the city". And sometimes all that it takes is a shop window, as the space "Artik mekan" proves in just over two square metres, run by the artists Gonca Sezer and Yesim Agaoglu in an old tea house also in Karaköy. Artists can "get to the point" in the tiniest of spaces.

4.8.09

Sazak'ın dikenleri (Bir performans duyurusu)


Sazak ya da Sazaki...

İzmir Karaburun'da, sakinlerinin bağlarında lezzetli şaraplar ve pekmezler üretmek için rizaki üzümleri yetiştirdiği ve 1922 yılında diğerleriyle birlikte zorla boşaltılan bir rum dağ köyü. Yeni yeni öğreniyoruz ki, dillerinin türkçe olması ve hatta rumcayı bilmemeleri, Karaburun koylarından denize dökülmelerini, birçoğunun öldürülmesini, arkalarından köylerinin talan edilmesini engellememiş.

Karaburun kendimi neredeyse yerlisi saydığım ve 35 yıl önce yerleşip, sürekli gelip gittiğim bir kasaba... Defalarca yanından geçip, o çarpıcı silüetini zihnime kazımış, hikayesini öğrenmiş olsam da ancak geçen hafta ziyaret edebildim Sazak'ı. Kalakaldım. Benzerini yıllar önce Fethiye Kayaköy'de yaşadığım gibi kara bir taş çöreklendi yüreğime.

Sonra öğrendim ki, bu yıl ikincisi düzenlenecek Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri'nde Sazak sakinlerinin çok yaşlı çocukları gelecek Yunanistan, Patras yakınlarından buralara... Sayıları 50'yi aşıyor. Ben de onların da katılacağı ve komşu Sarpıncık köyünde düzenlenecek müzikli, kahkahalı ve belki bol da gözyaşlı akşam yemeğinin düzenleneceği gün bir performans yapmaya karar verdim Sazak'ta.

Geçen hafta yüzlerce fotografını, her boş evden izin isteye isteye çektiğim ilk ziyaretimde bacaklarıma dolanan ve koca köyü yürek dağlayan bir örtü gibi kaplayan Sazak'ın devedikenlerini, 7 Ağustos 2009 gündoğumundan batımına kadar temizlemeye çalışacağım.

O güne kadar ise, performans duyuru posterini kasabaya ve tüm yakın köylere Karaburun Belediyesi'nin yardımıyla yaygın dağıtıp, bu katılıma açık performansıma başka insanlar da gelecek mi diye merak edeceğim.

Sazak'a Parlak köyünün yakınlarındaki patikalardan benim adımlarımla yaklaşık yarım saat yürüyerek varılabiliyor. Haliyle istek, karar ve çaba gerekecek katılmak isteyen herkese...

Kendi kaderlerine ve aslında mezar soyguncularına terkedilen, yine de zamana karşı acı öyküleriyle direnen bu köylerin üzerindeki örtünün benim ardımdan kaldırılması ve Türkiye-Yunanistan halklarının dostluğunun her gün daha da gelişmesi dileğimle...

Bu güncel sanat etkinliğim, Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği ve Karaburun Belediyesi tarafından destekleniyor.

Ek bilgiler:

2.Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri

Geçtiğimiz yıl Karaburun Şenliği kapsamında yapılan Türk-Yunan Dostluk Gecesi çok ses getirince imece usulü yapılmaya çalışılan bu etkinliğin ikincisinin bu yıl Karaburun Şenliği'nden ayrı olarak dört gün sürecek bir şekilde yapılması planlandı.. Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği'nin öncülüğünde Karaburun Belediyesi'nin katkılarıyla oluşturulan etkinliğin en önemli özelliği sanatçıların dostluk için gelip ücret istememeleri. Bu yıl aramızda mübadele ile giden Karaburunlu rumların çocuk ve torunları, Midilli ve Sakız'dan gelen konuklar ve merkezi Atina’da olan Türk-Yunan Dostluk Derneği’nin temsilcileri olacak.

Katılan gönüllü sanatçı, müzisyen ve müzik grupları:
Serap Tamay & İsmet Tezcan
Her Halukarda
Şinasi Kula
Ümit Mutlu
Ali Fuat Aydın & Cenk Güray
Yazaka (Ozan Özdemir ve arkadaşları)
Gastibelza (Fotini, Dimitris, Yves ve Dinos)
Lesbos Folk Group
Dror Feiler
Hakan Akçura

Etkinlik tarih ve yerleri (genellikle akşam saatleri):

6 Ağustos 2009, Küçükbahçe Köyü
7 Ağustos 2009, Sarpıncık Köyü
8 Ağustos 2009, Karaburun Merkez
9 Ağustos 2009, Mordoğan Merkez

Etkinliğin Facebook sayfası

Karaburun Heritage web sitesi

Karaburun.tk web sitesi

Karaburun Belediyesi web sitesi


Karaburun people of Glyfa (fotograflar)


Sazak köyünün fotografları (Hakan Akçura, 2009)

29.7.09

Zwischen Werkstatt und Bordell

Die Ausstellung "Istanbul-Off-Spaces" stellt unabhängige Gruppen und Projekträume der türkischen Kunstszene vor

Irmgard Berner

Berliner Zeitung
21.07.2009

Komm auf den Punkt - wie oft möchte man nicht diesen Satz gen Himmel schreien. Und nun leuchtet er in Großbuchstaben hoch oben zwischen den Türmen des Künstlerhauses Bethanien in den Kreuzberger Nachthimmel, und zwar auf Türkisch: "Sadede Gel". Für die türkische Nachbarschaft sind solche Botschaften geläufige Sprüche, da sie in muslimischen Ländern während des Ramadan als Lichterketten zwischen Minarette gespannt werden.

Die Künstlergruppe atilkunst aus Istanbul sendet hier aber nicht nur eines ihrer markanten "public images" in den offenen Raum, sondern setzt mit dieser traditionellen Form der Botschaftsvermittlung ein gesellschaftspolitisches Signal. Und gibt den spielerischen Auftakt zum Dialog in der Ausstellung "Istanbul-Off-Spaces" im Kunstraum Kreuzberg. Atilkunst ist eine von vierzehn Gruppen und unabhängigen Kunsträumen, denen hier eine äußerst aufschlussreiche Plattform geboten wird.

Die eine Seite des Dialoges dieser Off-Spaces beruht darauf, dass Künstler in Istanbul sich zusammentun und gegenseitig voneinander lernen. Sie bündeln ihre Produktionskräfte und setzen die Kollektiv-Vernunft gegen das bis zur Verzweiflung lähmende Kunst-Establishment ein. Die so entstandenen Projekträume haben sich in den letzten Jahren zu wichtigen Orten des gesellschaftlichen Diskurses herausgebildet. Der Auftritt der Kunst wirkt dabei wie eine Initialzündung. Denn diese Räume, so klein sie auch sein mögen, werden oft zu einem Treffpunkt für Wissenschaftler, künstlerische Initiativen und Organisationen.

In Bethanien zeigen sie nun ihre Gegenentwürfe für eine interdisziplinäre Kunstpräsentation, die mutige Reibungsflächen in einem nach wie vor repressiven Klima einer sich als Einheitsstaat definierenden Türkei bieten. Schon im breiten Flur durchläuft man einen Bilderkosmos zum Thema "Gottesfurcht". Grafiken und Schriftbilder weisen darin auf die seit Menschengedenken zum Machterhalt produzierte Angst hin. Diese Plakatsammlung von 2007 stammt von der Künstlergruppe Hafriyat, die in einem kleinen Ladenlokal im Istanbuler Hafenviertel Karaköy - jenseits des kommerziellen Dunstkreises der konservativen, von Banken und Institutionen getragenen, offiziellen Kunstszene - zwischen Autowerkstätten und Bordellen ihren Raum betreibt. Die laufenden Kosten kann die Gruppe dank der Mitgliedsbeiträge und engagierten Unterstützung aus der Nachbarschaft wie Apotheken, Nachtlokalen und Produktionsfirmen bestreiten und so ihre Unabhängigkeit bewahren.

Wie diese unabhängigen Initiativen der Off-Kunst arbeiten, welche Ziele sie verfolgen - auch im Vergleich zu geförderten Kunsträumen in Berlin - wird anhand von Bildern, Texten, Videos und Installationen nachvollziehbar. Das Apartment Project, von der Videokünstlerin Selda Asal 1999 gegründet, arbeitet auf der Basis von Workshops und Performances. Asal hat in Berlin bereits mit Schülern des Löwenstein-Gymnasiums in Neukölln ein musikalisches Videoprojekt entwickelt. Ihre aktuelle Arbeit in der Ausstellung heißt "Gegenbesuch", eine Aktion, an der sich zehn türkische Künstler beteiligten. In Großprojektionen zeigen sie ihre Reisen nach Georgien, Armenien und Iran, die sie gerade wegen der heiklen Situation dieser Länder unternahmen. Die Filmsequenzen führen den brisanten Hintergrund vor Augen: türkischen Staatsbürgern ist es verboten, in ihr Nachbarland Armenien einzureisen - und umgekehrt. Die Künstler nutzten den Brauch des "Gegenbesuchs", der in diesen wie in arabischen Ländern nachbarschaftliche Beziehungen fördert, als kulturelle Gegenmaßnahme und konnten so Einreiseverbote und Grenzmauern aufheben.

Die andere Seite des Dialogs in dieser Ausstellung ist in der Städtepartnerschaft zwischen Berlin und Istanbul begründet, die bereits ihr 20-jähriges Bestehen feiert. Man kann es nicht hoch genug bewerten, dass der Austausch mit den wenigen vorhandenen Künstlergruppen gepflegt und ein anderes Bild als der übliche Zerrspiegel vom Land am Bosporus vermittelt wird. Im Unterschied zu Berlin bieten die Istanbuler Projekträume aber keine Sprungbretter für angehende Künstlerkarrieren, sondern Aktionsfreiräume und Plattformen für politische Inhalte, gesellschaftlich tabuisierte Themen wie Schwulen und Lesben oder "Frau und Stadt". Und dazu reicht schon mal ein Schaufenster, wie der Raum Artik mekan mit gerade mal zwei Quadratmetern beweist, den die Künstlerinnen Gonca Sezer und Yesim Agaoglu in einem alten Teehaus ebenfalls in Karaköy betreiben. Denn "auf den Punkt kommen" kann man auch in den winzigsten Räumen.

Kunstraum Kreuzberg/Bethanien, Mariannenplatz 2 (Kreuzberg). Bis 16. August, täglich 12-19 Uhr.

28.7.09

Furchtlose Gegenorte

Bethanien zeigt Arbeiten freier Istanbuler Kunstprojekte

Von Jana Findeisen

Neues Deutschland, 16.07.2009

"Kemalism is a way of worship", Hakan Akçura, 2007, Poster, 70x100cm.

In Istanbul ist »Gottesfurcht« schwer umstritten. Die 2007 entstandene Plakatserie des Istanbuler Künstlerkollektivs »Hafriyat«, derzeit in der Ausstellung »Istanbul Off-Spaces« zu sehen, wurde sowohl von islamischer als auch staatlicher Seite zur Provokation erklärt. Noch vor Ausstellungseröffnung warf die türkische Zeitung »Vakit« den Künstlern vor, religiöse Gefühle zu verletzen. Als handfeste Drohungen folgten, wandten sich die Künstler an die Polizei. Die wiederum sah in der Ausstellung die Würde des türkischen Staatsgründers Kemal Atatürk beschädigt. Das Beispiel veranschaulicht, unter welch heiklen Bedingungen türkische Künstler auch heute noch arbeiten.

»Hafriyat« war eines der ersten unabhängigen Künstlerkollektive in einer Stadt, in der Kunst im öffentlichen Raum lange nicht sichtbar war. »Der öffentliche Raum, und folglich auch das gesamtgesellschaftliche Leben und die Individuen, wird von Repression, Kontrolle und Diskriminierung beherrscht«, stellt die Istanbuler Kulturarbeiterin Deniz Erbas fest. Doch die unabhängige Kunstszene Istanbul emanzipiert sich mehr und mehr. Mittlerweile gibt es zahlreiche »Off-Spaces«, von Künstlergruppen eingerichtet mit dem Ziel, eine Kunst jenseits politischer, religiöser und ökonomischer Zwänge zu ermöglichen. Manche dieser Räume sind physisch, andere virtuell, wieder andere mobil. Sie können sich in gemeinsam angemieteten Läden und Wohnungen, in Blogs im Internet, oder in einem mobilen Gegenstand befinden – so hat das Mesa-Projekt einen Tisch zum Ausstellungsraum umfunktioniert.

Diese neue Istanbuler Kunstszene stellt nun im Haus Bethanien aus und sucht dabei bewusst die Auseinandersetzung mit ihrem Gastgeber: Die Gruppe atilkunst assoziiert die Türme des Bethanien mit Minaretten und verbindet sie durch eine »Mahya«, einen traditionell an Moscheen angebrachten Leuchtschriftzug. Statt eine religiöse Botschaft zu verkünden, fordert die Aufschrift »Komm zur Sache«. Selda Asal, eine der wichtigsten Figuren der Istanbuler Off-Szene, zeigt das kurz vor Ausstellungseröffnung fertiggestellte Video-Projekt »Sei ein Traum«, in dem Neuköllner Schüler über die Diskriminierung von Frauen in der islamischen Kultur rappen. Konsum und Überwachung beleuchtet Burak Arikans Installation »MyPocket«: Ein Computer sagt die Kontobewegungen des Künstlers vorher und visualisiert dessen Konsumverhalten graphisch.

Gemein ist diesen und den anderen ausgestellten Arbeiten aus den Istanbuler »Gegenorten« die starke Politisierung. Sie produzieren, in Deniz Erbas Worten, »weniger kunstimmanente oder ästhetische Ansätze als vielmehr aktionsgerichtete Organisationsformen«. Mehr als auf künstlerischer Ebene beeindrucken die Istanbuler Off-Spaces deshalb als innovative Orte des gesellschaftlichen Diskurses.

»Istanbul Off-Spaces« ist bis 16. August im Kunstraum Kreuzberg/Bethanien zu sehen.

9.7.09

Video from my ongoing co-exhibition at Berlin (Istanbul-Off-Spaces)

Videoyu izlemek için tıklayın: Konstantin Schneider, 07.07.09 Kunst-Blog.com, Copyright 2005-08. Alle Rechte vorbehalten.


ISTANBUL-OFF-SPACES

Kemalism is a form of worship

Thirteen art groups are invited to the Istanbul-Off-Spaces exhibition, and their works on show represent the increasing number and growing influence of independent non-commercial artist collectives and art spaces in Istanbul. Some of them, like Nomad, xurban_collective or Apartman Project, can draw upon many years of experience concerning international exhibitions, whereas Daralan or Kurye represent the newcomer scene. The exhibition was prompted by the 20th anniversary of the town twinning between Berlin and Istanbul celebrated this year. It is funded by the Capital Culture Fund and the Art Space Kreuzberg/Bethanien.

With their works, the artists aim to track down social and political phenomena, and by temporarily taking up residence in Kreuzberg try to initiate a lasting dialogue, especially with the local cultural scene of second and third generation so-called "post-migrants“. Selda Asal and Serdar Ateser from Apartman Project, for example, are planning on producing a music video with school classes from the Kurt Löwenstein School in Berlin Neukölln, where more than 90 percent of the pupils are from a non-German background. Also, a poster by Hakan Akçura will be on exhibition that shows a faceless Mustafa Kemal Atatürk, thereby alluding to the fact that in Islam, graphic depictions of the Prophet Mohammed’s face are commonly forbidden. A light installation on the Bethanien building, on the other hand, refers to the Mahya, an illuminated religious message hung between the minarets of a mosque.

Meanwhile these and similar works have become the subject of discussion in several Turkish publications, and outline the increasing opening of contemporary visual art and its protagonists in Istanbul, the city that is fast becoming a global arts player and will be the European Capital of Culture in 2010.

Host Stéphane Bauer from the Art Space Kreuzberg/Bethanien and Berlin-based artist Sencer Vardarman are looking forward to welcoming the following artists: 5533, Apartman Project, 2+1, Artık Mekan, Atılkunst, Daralan, Hafriyat-Karaköy, Kurye, Masa Project, Nomad, Upgrade!Istanbul, Oda Projesi and xurban_collective.

ISTANBUL-OFF-SPACES

Independent Art Spaces in Dialogue
Places for social discourse and discussions about civil society
Exhibitions – Events – Art Education

Place: Art Space Kreuzberg/Bethanien, Mariannenplatz 2, 10997 Berlin
Opening Hours: July 4 till August 16 2009, 12 – 7 p.m.
Admission: free
Opening: Friday, July 3, 7 p.m.,
Welcome Address: Dr. Franz Schulz, District Mayor Friedrichshain-Kreuzberg
Press Briefing & Preview: Friday, July 3, 11 a.m.; two artists per group will be present

Detailed information on the artists, their works on show and the independent Istanbul art scene
Download pictures

7.7.09

der Freitag: Komm zur Sache, Kunst

Ingo Arend
Off-Szene
06.07.2009 17:00


Raum ist in der kleinsten Off-Hütte. Beobachtungen zur Zivilgesellschaft in der Türkei aus Anlass einer Kreuzberger Ausstellung

Gibt es in der Türkei eine Zivilgesellschaft? Seit Jahr und Tag wird dieses Ominosum herbeigesehnt. Erst wenn politische Werte wie Toleranz die gesellschaftliche Alltagspraxis bestimmten, sei der Umbruch zu einer demokratischen, multikulturellen Gesellschaft, den Beobachter seit einem Jahrzehnt in der Türkei registrieren, von Bestand, argumentieren Politiker und Wissenschaftler. Und dann schlägt wieder die Realität zu.

Als sich im vergangenen Jahr auf Istanbuls zentralem Taksim-Platz Tausende zur 1. Mai-Kundgebung versammeln wollten, schockte die Regierung Erdogan die türkische Öffentlichkeit mit einem ungewöhnlich brutalen Polizeieinsatz. Es ist noch nicht lang her, dass ein Amtsrichter im liberalen Stadtteil Beyoglu die Schwulenorganisation Lambda verbot. Und vor wenigen Tagen wollte die AKP-dominierte Stadtverwaltung dort sogar den Alkoholausschank verbieten.

Angesichts der Schwierigkeiten, mit denen Bürgerrechtsbewegungen und Selbsthilfegruppen in dem Land am Bosporus kämpfen müssen; angesichts des Zerrbildes vom stets repressiven, kemalistischen Einheitsstaat, das von der Türkei im westeuropäischen Ausland gezeichnet wird, kann man es nicht hoch genug bewerten, dass der Dialog mit den wenigen vorhandenen Gruppen gepflegt und ein anderes Bild des Landes vermittelt wird. Ein Nährboden der türkischen Zivilgesellschaft ist die Off-Kunst. Wie sie arbeitet, welche Ziele sie verfolgt, kann man jetzt im Kunstraum Kreuzberg nachvollziehen, wo sich rund zehn Istanbuler Gruppen in einer kleinen Ausstellung präsentieren.

Auf zwei Quadratmetern

Für hiesige Verhältnisse wirkt es oft mehr als bescheiden, was sich da entwickelt hat: Der kleine Kunstraum 5533, den Nancy Volkan und Volkan Aslan in dem Verkaufsraum eines Istanbuler Einkaufszentrums im Stadtteil Unkapani zu einem „open Space“ für Lesungen, Künstlergespräche und Workshops hergerichtet haben. Oder der winzige, gerade mal zwei Quadratmeter große Raum mit Schaufenster, den die Gruppe Artik Mekan in einem alten Teehaus in Karaköy, unweit vom Goldenen Horn, zu einem Ausstellungsraum umgewidmet haben Aber in einem Land, in dem der Staat seinen Bürgern immer noch mit Misstrauen begegnet, mit Argusaugen und Maschinenpistolen den öffentlichen Raum kontrolliert, ist schon die Öffnung des kleinsten, selbstorganisierten Raumes ein Wagnis.

Bei diesen Projekten geht es oft zunächst darum, jenseits der etablierten Kunstszene um die großen „Plattformen“ der Istanbuler Banken, Garanti oder Akbank etwa, oder das neu eröffnete (privat gesponsorte) Kunstmuseum Istanbul Modern eigene Ausstellungen zu realisieren. Die aber besonders gern Tabuthemen aufgreifen. Als die Macher der Gruppe Hafriyat – was soviel heisst wie „Baustelle“ – eine Gruppenausstellung zum Thema „Gottesfurcht“ organisierten, trat die Polizei auf den Plan. Die 51 Teilnehmer hatten es gewagt, religiöse und politische Symbole wie Moscheen, Mohammed oder Atatürk ironisch zu verfremden: Einer zeigte Staatsgründer Atatürk ohne Gesicht, ein anderer die Fotomontage eines Minaretts mit Überwachungskameras.

Der Auftritt der Kunst wirkt wie eine Initialzündung. Denn diese Räume, so klein sie auch sein mögen, werden in der Folge oft zu einem Treffpunkt für Wissenschaftler und andere Initiativen und Organisationen. In den Räumen von Hafriyat in Karaköy, einem kleinen Ladenlokal zwischen Autowerkstätten, Bordellen und Hafenarbeiterkneipen, trafen sich Architekten, Stadtplaner, Soziologen und Künstler um die spanische Künstlerin Anna Sala, die in ihrem Projekt „IstanbulMap“ die Gentrifizierung und neoliberale Neuaufteilung Istanbuls dokumentierten. Danach marschierten sie los und verteilten 15.000 dieser Karten kostenlos in der Stadt.

Projekt "Gegenbesuch"

Vom urbanismuskritischen Nachbarschaftstreffpunkt der Gruppe Oda Projesi bis zur grenzüberschreitenden Volksdiplomatie reicht die Bandbreite der Istanbuler Off-Kunst. Die Gruppe Apartment Project etwa organisiert unter dem Titel „Gegenbesuch“ Reisen von Künstlern in angrenzende Länder wie Armenien oder Aserbeidschan. Dass diese Gruppen es nicht nur spielerisch meinen, kann man an der Installation ablesen, die die Gruppe atilKunst mit nach Berlin gebracht hat, die gern mit public images spielt. Sie hat den Satz "Sadede Gel" in Form von Glühbirnen zwischen die beide Türme des legendären Bethanien gehängt, wo der Kunstraum residiert. Der in der Türkei häufig benutzte Satz heißt soviel wie: "Komm zur Sache!" Jetzt sieht die einstige Besetzerhochburg wie ein Minarett aus.

Der nächtens leuchtende Spruch bringt das explizit politische Interesse auf den Punkt, dass die türkische Off-Szene der deutschen oder westeuropäischen voraus hat. Obwohl – oder weil? – sie nahezu keine öffentliche Förderung bekommen. Anders als der einladende Kunstraum Kreuzberg, der eine Einrichtung des Bezirksamtes ist, auch wenn er wie ein Off-Spot auftritt.

Wirklich vergleichbare deutsche Kunsträume wie das Kreuzberger Westgermany – Büro für postpostmoderne Kommunikation, das seit ein paar Jahren an Berlins Kottbusser Tor zu einem Geheimtipp der Off-Szene avancierte, definieren das Politische ihrer Arbeit ganz anders als die Kollegen vom Bosporus. „Unser Ziel ist es“, sagen die Berliner Künstler Ingo Gerken und Stephan Kallage, die zwei Betreiber der wunderbar ramponierten Arztpraxis an dem sozialen Brennpunkt der Stadt, „das möglich zu machen, was sonst nicht passieren würde“.

Vom Avantgardefilmabend über Elektrokonzerte bis zur Off-Performance reicht ihr ungewöhnliches Programm, das man eher als Bohème denn als Widerstand definieren würde. Das direkt Politische muss man auch im avancierten Programm des unabhängigen Projektraums Uqbar im Berliner Wedding lange suchen. „Nichtkommerziell“ zu sein ist für dessen Betreiber um die junge Kuratorin Antje Weitzel an sich schon für politisch. Und sie besteht darauf, das alles „keineswegs nur wegen dem Fun“ zu verfolgen.

Gegen die Regierung

Trotzdem leiden viele Künstler in der Türkei unter dieser (zwangsweisen) Politisierung der Kunst. Und der Perspektivverengung, die das mit sich bringt. „Die Off-Künstler in der Türkei reiben sich immer nur aggressiv an der eigenen Regierung“ beklagt der Istanbuler Medienkünstler Burak Arikan im Gespräch. „Sie sind viel weniger an tiefergehenden Fragestellungen interessiert“. An den Künstlern in Deutschland gefällt ihm deren „Gefühl dafür, was global passiert“.

Freilich kann auch Arikan nicht ganz von der Politik abstrahieren. In seinen Internet-Diagrammen visualisiert er Verbindungen zwischen dem Führungspersonal der kemalistischen Geheimorganisation Ergenekon, deren Mitglieder die Regierung Erdogan kürzlich verhaften ließ, als ihre Staatsstreich-Pläne entdeckt wurden. Und in einem seiner Werke zeigt Burkan einfach die Website, die der türkische Internet-User zu sehen bekommt, wenn er die – vom Staat gesperrte – Seite von Youtube zu sehen bekommt.

Die Keime der Zivilgesellschaft sprießen also in der Türkei. Man muss sie sich nur ansehen. Aber können sie das Land wirklich verändern? Auf diese Frage hebt Nancy Volkan von der Gruppe 5533 beschwörend die Hände zum Himmel. Die freundliche Frau mit den lockigen grauen Haaren und der dunklen Hornbrille, 1946 im amerikanischen US-Staat Virginia geboren, sieht einen Moment lang so aus, als ob sie „Um Gottes willen, nein“ antworten würde. Was man ihr nicht verdenken könnte. Istanbul hat geschätzte 15 Millionen Einwohner. Denen stehen circa 15 off-spaces wie der ihre gegenüber. Daran kann man die Schwierigkeiten dessen ermessen, was Kulturwissenschaftler gern audience building nennen. Doch dann lässt Volkan ihre Arme fallen und sagt mit bestimmtem Lächeln: „Auch die kleinste Gruppe ist wichtig.“

19.6.09

İki proje sunumu: "Geçişim" ve "Devralış"

Geçtiğimiz ocak ayının sonunda, 11. İstanbul Bienali'nin açıklanan kavramsal çerçevesinin, en çok da son paragrafının itkisi ile iki projemi içeren başvurumu İKSV'ye ve Bienal'in küratörleri olan What, How & for Whom kolektifi üyelerine yollamıştım.

O son paragraf şuydu:

Brecht bizi, kuralları hakkıyla öğrenip eleştirel yetilerimizi veya müdahale ve değişim potansiyelimizi köreltmeden nerede durduğumuzu tekrar tekrar yeniden düşünmeye, dünyayı amatör aktörlerden oluşan bir yer olarak görmeye davet ediyor. Brecht, yazar ve yönetmen olarak, tiyatronun "üretim aygıtı"nı sürekli kesip açmayı ve ortaya sermeyi, sonra da yapısını bozarak onu dönüştürmeyi hedefledi; bizi "çağdaş sanat aygıtı"nın mevcut çıkmazından kurtaracak yaklaşım da bu olsa gerek. Brecht'in ortaya koyduğu "işe yararlık" sorunu burada öncelikle sanat ile toplumsal ilişkilerin etkileşimini gözlemleme ihtiyacı anlamına geliyor. "Ortodoks sol bir konumla çağdaş sanat arasındaki çatışmanın çağdaş sanatın anlaşılmasında belirleyici bir rol oynadığı" İstanbul ve Türkiye'de, küresel neoliberalizm ve yerel etnik temelli ulusalcılığın çifte açmazından bir çıkış aramak kendini adamaya değecek tek uğraş gibi görünüyor.

Önceki gün, küratörlerin, "işlerimi sergileme olanağı bulamadıkları için üzgün olduklarını" bana ve tabii tüm seçilmeyenlere ilettikleri o zarif, matbu maillerini aldım. Sağolsunlar. Merak ve heyecanla bekleyeceğim bu bienali. Belki de yerleşik algı gereği ne yazık ki belirtmem gerekiyor ki, dinamiklerini ve henüz sonuçlarını hiç bilmediğim bu seçim sürecini sorgulamak aklımın ucundan geçmiyor.

Ama ben bu yıl, biraz yerleşik alışkanlıkların dışına çıkmak, onlara sunduğum bu iki projemi başvuru dosyasında bırakmamak, sizler tarafından da bilinmesini ve okunmasını sağlamak istiyorum. Şu ya da bu şekilde, bu giden fırsatın dışında, belki de yine yakın bir tarihte, başka bir olanaklılıkta gerçekleştirmek mümkün olabilir diye... Bunun yolu, belki de sizlerin okuması ve bilmesinden, belki de bazılarınızın sahiplenmesinden ve varsa sunabileceği olanaklardan geçiyor. Ama kim bilir, belki de gerçekten cümlenin vurgu yapılası tüm anlamlarıyla bu iki projenin "gerçekleştirilme ve sergilenme olanağı henüz yoktur" oralarda. Tam bilemiyorum.

Geçişim
Bir oda akvaryumlarla dolu.
Çerçevesi görülmeyen, zemine gömülmüş 127x71 (50") flat tv'lerin alt camlarını oluşturduğu, 127x71x71 cm. ölçülerinde akvaryumlar. İçleri su, balık ve temel akvaryum aparatlarıyla dolu.
Her birinin altındaki ekranlarda yeralan görüntü bir başka coğrafyadan...
Gerçek zamanlı, akan görüntüler... 30 - 40 metrekarelik bir toprak parçasına ya da bir mekan içine tepeden bakıyoruz her birinde. Bazen ya da hep, birkaç metre üzerlerinden gördüğümüz insanlar giriyor ekrana.
Bazıları silahlı. Bazen tartışıyorlar. Bazen dinleniyor ya da şu ya da bu işle uğraşıyorlar.
Onlar, böylesi bir projeye ve Bienal'de sergilenmeye onay vermiş dünyanın değişik yerlerindeki gerillalar, kendi deyimleriyle "özgürlük savaşçıları".
Konuklar, Bienal süresince, onların varlığına izin verdikleri kameralardan, internet aracılığıyla gerçek zamanlı sergi salonuna akacak hayatlarını izleyecekler, dinleyecekler.
Suyun kıpırtıları ve balıkların arasından...

Devralış
Bienal süresince iki sokak girintisinde aynı video oynayacak... Biri İstanbul, biri Diyarbakır'da.
İnsanlar izleyecek.
Sokak ekranının üzerinden, onların videoyu seyrederken kaydedildiklerini ve Bienal'de, izledikleri videoyla birlikte yayınlandıklarını öğrenecekler. Kameraya kendilerini ifade edebilecekler.
Bienal salonunda biz videoyu şu sırayla beş perdede izleyeceğiz:
Abdülkadir Aygan'ın itirafları (PKK dönemine dair) / sağdan çekim,
İstanbul sokak izleyicileri / soldan çekim,
Abdülkadir Aygan (bugün) / karşıdan çekim,
Diyarbakır sokak izleyicileri / sağdan çekim,
Abdülkadir Aygan'ın itirafları (JİTEM dönemine dair) / soldan çekim.
(Yukarda sözü edilen videom -"Gerçekler bilinsin yeter"- aşağıda yayındadır.)

17.6.09

ISTANBUL-OFF-SPACES: Independent Art Spaces in Dialogue /Unabhängige Kunsträume im Dialog (Berlin)

Kemalism is a form of worship

Thirteen art groups are invited to the Istanbul-Off-Spaces exhibition, and their works on show represent the increasing number and growing influence of independent non-commercial artist collectives and art spaces in Istanbul. Some of them, like Nomad, xurban_collective or Apartman Project, can draw upon many years of experience concerning international exhibitions, whereas Daralan or Kurye represent the newcomer scene. The exhibition was prompted by the 20th anniversary of the town twinning between Berlin and Istanbul celebrated this year. It is funded by the Capital Culture Fund and the Art Space Kreuzberg/Bethanien.

With their works, the artists aim to track down social and political phenomena, and by temporarily taking up residence in Kreuzberg try to initiate a lasting dialogue, especially with the local cultural scene of second and third generation so-called "post-migrants“. Selda Asal and Serdar Ateser from Apartman Project, for example, are planning on producing a music video with school classes from the Kurt Löwenstein School in Berlin Neukölln, where more than 90 percent of the pupils are from a non-German background. Also, a poster by Hakan Akçura will be on exhibition that shows a faceless Mustafa Kemal Atatürk, thereby alluding to the fact that in Islam, graphic depictions of the Prophet Mohammed’s face are commonly forbidden. A light installation on the Bethanien building, on the other hand, refers to the Mahya, an illuminated religious message hung between the minarets of a mosque.

Meanwhile these and similar works have become the subject of discussion in several Turkish publications, and outline the increasing opening of contemporary visual art and its protagonists in Istanbul, the city that is fast becoming a global arts player and will be the European Capital of Culture in 2010.

Host Stéphane Bauer from the Art Space Kreuzberg/Bethanien and Berlin-based artist Sencer Vardarman are looking forward to welcoming the following artists: 5533, Apartman Project, 2+1, Artık Mekan, Atılkunst, Daralan, Hafriyat-Karaköy, Kurye, Masa Project, Nomad, Upgrade!Istanbul, Oda Projesi and xurban_collective.

ISTANBUL-OFF-SPACES

Independent Art Spaces in Dialogue
Places for social discourse and discussions about civil society
Exhibitions – Events – Art Education

Place: Art Space Kreuzberg/Bethanien, Mariannenplatz 2, 10997 Berlin
Opening Hours: July 4 till August 16 2009, 12 – 7 p.m.
Admission: free
Opening: Friday, July 3, 7 p.m.,
Welcome Address: Dr. Franz Schulz, District Mayor Friedrichshain-Kreuzberg
Press Briefing & Preview: Friday, July 3, 11 a.m.; two artists per group will be present

Detailed information on the artists, their works on show and the independent Istanbul art scene
Download pictures

>> Deutsch

ISTANBUL-OFF-SPACES – UNABHÄNGIGE KUNSTRÄUME IM DIALOG Orte des gesellschaftlichen Diskurses und der zivilgesellschaftlichen AuseinandersetzunG

Kuratoren: Stephane Bauer, Sencer Vardarman

Künstler: 5533 , Apartman Project , 2+1 , Artik Mekan , Atilkunst , Daralan , Hafriyat-Karaköy, Kurye , Masa Project , Nomad , Upgrade!Istanbul , Oda Projesi , xurban.net

Zur Ausstellung Istanbul-Off-Spaces sind dreizehn Künstlergruppen eingeladen, die mit ihren hier gezeigten Arbeiten stellvertretend für die steigende Anzahl und wachsende Bedeutung von unabhängigen, nichtkommerziellen Künstlerkollektiven und Kunsträumen in Istanbul stehen. Einige von ihnen wie Nomad, xurban_collective oder Apartman Project verfügen bereits über langjährige internationale Ausstellungserfahrung, während Daralan oder Kurye die Nachwuchsszene vertreten. Anlass von Istanbul-Off-Spaces ist das 20-jährige Bestehen der Städtepartnerschaft Berlin-Istanbul, das in diesem Jahr gefeiert wird. Gefördert wird die Ausstellung aus Mitteln des Hauptstadtkulturfonds und des Kunstraums Kreuzberg/Bethanien.

Die Künstler wollen in ihren Arbeiten gesellschaftliche und politische Phänomene aufspüren und suchen mit ihrer vorübergehenden Verortung in Kreuzberg einen möglichst nachhaltigen Dialog vor allem mit der hiesigen kulturellen Szene der so genannten Post-Migranten der zweiten und dritten Generation. So planen Selda Asal und Serdar Ateser von Apartman Project eine Musikvideo-Produktion mit Schulklassen der Kurt-Löwenstein-Oberschule in Neukölln, deren Schüler zu über 90 Prozent nichtdeutscher Herkunft sind. Ausgestellt wird auch ein Plakat von Hakan Akçura, das einen gesichtslosen Mustafa Kemal Atatürk zeigt und damit auf das im Islam geltende Darstellungsverbot des Gesichtes des Propheten Mohammed anspielt. Eine Lichtinstallation am Gebäude von Bethanien wiederum bezieht sich auf die Mahya, eine illuminierte religiöse Botschaft, die zwischen den Minaretten einer Moschee aufgehängt wird. Diese und vergleichbare Werke sind mittlerweile Diskussionsgegenstand in verschiedenen türkischen Publikationen und illustrieren die zunehmende Öffnung der zeitgenössischen bildenden Kunst und ihrer Akteure in Istanbul, das sich mit großen Schritten auf die Rolle eines Global Art Players zu bewegt und im Jahr 2010 Europäische Kulturhauptstadt ist.

Die Gastgeber Stéphane Bauer vom Kunstraum Kreuzberg/Bethanien und der in Berlin lebende Künstler Sencer Vardarman freuen sich auf folgende Teilnehmer: 5533, Apartman Project, 2+1, Artık Mekan, Atılkunst, Daralan, Hafriyat-Karaköy, Kurye, Masa Project, Nomad, Upgrade!Istanbul, Oda Projesi und xurban_collective.

Diese Plakate Reaktionen aus der Türkei:

Eine Kunstausstellung in Istanbul gerät zwischen die Fronten von Islamismus und Kemalismus

Rana Göroglu

Berliner Zeitung, 20.11.2007

Hafriyat” heißt so viel wie “Baustelle”, aber auch “Ausgrabung”. Es ist zugleich der Name einer der ersten und bis heute wichtigsten unabhängigen Künstlergruppen der Türkei. Als sie sich vor rund zehn Jahren zusammenschloss, gab es in der Türkei so gut wie keinen freien Kunstmarkt. In diese Lücke ist “Hafriyat” gestoßen, mit dem Ziel, die Selbstzensur zu durchbrechen und jungen Künstlern eine Plattform und ein Experimentierfeld für neue Ausdrucksformen zu bieten.

Mit den Reaktionen, die ihr jüngstes Projekt, eine Posterausstellung mit dem Titel “Allah Korkusu” (Gottesfurcht), ausgelöst hat, hatte keines der zwölf “Hafriyat”-Mitglieder gerechnet. Allein aufgrund des Titels wurde sie zunächst von der islamistischen Zeitung “Vakit” angegriffen. Es gehe der Gruppe nicht um die Kunst, sondern nur darum, zu provozieren und religiöse Gefühle zu verletzen, behauptete die Zeitung am 5. November – fünf Tage vor der Ausstellungseröffnung, ohne eines der Bilder gesehen zu haben. “Zu diesem Zeitpunkt stand die Auswahl der Poster noch gar nicht fest”, sagt die Ausstellungskoordinatorin, die namentlich nicht genannt werden will.

Die schicke und ganz in weiß gehaltene, zweigeschossige “Hafriyat”-Galerie sticht mit ihrer großen Glasfront deutlich aus den sie umgebenden grauen und baufälligen Steinhäusern heraus. Sie liegt an einer viel befahrenen Straße mitten in Karaköy, einem alten Handwerker- und Hafenarbeiterviertel am Goldenen Horn. Die Koordinatorin erzählt, der Besitzer eines benachbarten Geschäftes habe sie kurz nach Erscheinen des “Vakit”-Artikels informiert, zwei bärtige Männer seien zu ihm gekommen und hätten ihm gesagt, dass die “Hafriyat-Karaköy”-Galerie bald schließen werde. Die Drohung wurde verstanden. Einige der eingeladenen Künstler zogen ihre Teilnahme an der Ausstellung bereits vor deren Eröffnung zurück.

Zwischen zwei Lagern

“In der Türkei ist es nach solchen Drohungen schon zu Übergriffen und sogar Morden gekommen. Deshalb waren wir gezwungen, uns, und vor allem die Besucher der Ausstellungseröffnung zu schützen”, so die Ausstellungskoordinatorin. Nachdem ein privater Sicherheitsdienst gesagt hatte, dass er keinen ausreichenden Schutz gewährleisten könne, wandten sich die Künstler an die Polizei. Das wurde ein Eigentor: Die Polizei nahm nun ihrerseits Anstoß an der Ausstellung – insbesondere an drei Postern, die die Würde des türkischen Staatsgründers und Gralshüter des Laizismus, Mustafa Kemal Atatürk, herabsetzen würden.

Dies könnte der Polizei zufolge auf ein Poster des Künstlers Hakan Akçura zutreffen, das Atatürk ohne Gesicht zeigt – eine Anspielung auf das Verbot, den Propheten Mohammed abzubilden. Ebenso wurde das Poster einer Frau mit Kopftuch beanstandet, die ein Atatürk-T-Shirt trägt, sowie eines, dass den Staatsgründer in verschiedenen islamischen Gebetsposen zeigt. Letzteres wurde vom Künstler inzwischen abgehängt. Dennoch prüft die Staatsanwaltschaft bei allen drei Postern, ob sie einen Gesetzesvorstoß darstellen und eine Strafanzeige nach sich ziehen werden.

Islamismus auf der einen Seite, Atatürkismus auf der anderen – das sind nicht nur die zwei großen Lager, die sich in der Türkei seit Jahren so erbittert gegenüber stehen, sondern auch zwei der größten Tabus. Es war das Ziel der Ausstellung, die damit verbundenen Mechanismen der Angst und Unterdrückung humorvoll in Frage zu stellen, sie künstlerisch zu durchbrechen – etwa mit der Parole “Verzeih mir lieber Gott, dass ich an dieser Ausstellung teilnehme!” auf einem Poster. Nun hat man beide Lager aufgebracht, wenn auch mit unterschiedlichen Werken: Der gesichtslose Atatürk, unter den der Künstler geschrieben hat, dass Kemalismus eine Form der Gottesanbetung sei, wurde von der islamistischen Zeitung “Vakit” lobend erwähnt.

Besucherinnen im Kopftuch

“Die Reaktionen auf die Ausstellung zeigen, in was für einer paranoiden Gesellschaft wir leben und wie eingeschränkt die Freiheit des Ausdrucks noch immer ist. Ich glaube, es wird noch lange dauern, bis sich das ändert und man wirklich entspannt arbeiten kann”, sagt eine der “Hafriyat”-Künstlerinnen, die anonym bleiben will. Der Maler und “Hafriyat”-Mitgründer Antonio Cosentino ist zuversichtlicher: “Es gibt Mechanismen wie den Paragraphen 301″ – er stellt Beleidigung des Türkentums unter Strafe – “die angewandt werden, um Kulturschaffende aller Art zu unterdrücken. Aber letztlich ist es niemandem gelungen, die Ausstellung zu verhindern. Und das ist das Wichtigste, denn damit haben wir unser Ziel erreicht, unsere künstlerischen Ideen zu dem Thema der Öffentlichkeit zugänglich zu machen”.

Inzwischen sind etliche Berichte über die Ausstellung in den türkischen Medien erschienen, die meisten davon sind relativ neutral ausgefallen. Nicht so in der “Vakit”, die noch einmal nachgelegt hat und die Ausstellung nicht als “dänische” sondern als “lokale Provokation” bezeichnete – was, wie zwischen den Zeilen zu lesen ist, eigentlich noch viel schlimmer sei. Der Medienrummel ist der Gruppe inzwischen über den Kopf gewachsen, auch wenn die Ausstellung dadurch einem breiteren Publikum bekannt geworden ist. So kommen jetzt auch Frauen mit Kopftuch in die Galerie, um sich die Poster anzusehen. Die meisten von ihnen, so Cosentino, hätten auf Nachfrage gesagt, dass sie sich nicht durch die Bilder verletzt fühlen.

Berlin'de "İstanbul-Off-spaces" sergisi , "Allah korkusu" ve cevaplarım...


Hafriyat-Karaköy'ün "Allah Korkusu" sergisinden seçmeler iki ayrı uluslararası sergiye taşınıyor. Bunlardan ilki, Kunstraum Kreuzberg / Bethanien'de, Berlin'de 3 temmuz 2009 tarihinde açılacak "İstanbul-Off-spaces" sergisi. (İkinci sergi, kasım ayında Paris'te İslam Kültürü Enstitüsü'nde açılacak.)

16 Ağustos'a kadar sürecek "İstanbul-Off-spaces" sergisine on iki sanatçı grubu davet edildi. Basın bülteni sergiyi şu cümlelerle tanıtıyor: "İstanbul-Off-Spaces sergisine davet edilen oniki sanatçı grubu, sergilenen eserleriyle, İstanbul’da sayıları giderek artan ve önem kazanan bağımsız, ticari olmayan sanatçı kolektifleri ve sanat mekanlarını temsil ediyorlar."

Katılımcılar, 5533, Apartman Projesi, Artık Mekan, Atılkunst, Daralan, Hafriyat-Karaköy, Kurye, Masa Projesi, Nomad & Upgrade!İstanbul, Oda Projesi ve xurban_collective.

Bülteni okumaya devam ediyoruz:

"İstanbul-Off-Spaces, Berlin ve İstanbul arasındaki kardeş şehir ilişkisinin 20. yıldönümü vesilesiyle düzenleniyor. Sergi, Hauptstadtkulturfonds (Federal Almanya Başkenti Kültür Fonu) ile Kunstraum Kreuzberg/Bethanien’in destekleriyle gerçekleştiriliyor.

Sanatçılar işlerinde, toplumsal ve politik olguların izini sürüp, Kreuzberg’deki konumlanışları sayesinde, özellikle Berlinli sanat çevreleri ile ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerle de kalıcı bir diyaloğu hedefliyorlar. Bu bağlamda, Selda Asal ve Serdar Ateşer (Apartman Projesi), yüzde 90’ı Alman kökenli olmayan öğrencilerden oluşan Neukölln’deki Kurt-Löwenstein Okulu ile birlikte gerçekleştirilecek bir müzik videosu planlıyorlar. Sergilenen çalışmalar arasında, Hafriyat-Karaköy’de gerçekleştirilen Allah Korkusu Afiş sergisinden seçmeler de yer alıyor. Atılkunst grubu ise, serginin gerçekleştirileceği ve eskiden bir Kilise Hastanesi olan Bethanien binasının kuleleri arasına 'Sadede Gel' sözlerini içeren bir Mahya gerçekleştirecek."

Sergiye "Kemalizm bir ibadet biçimidir" isimli afişimle katılacağım.


Bu vesileyle, geçtiğimiz aylarda Sabancı Üniversite Kültürel Çalışmalar Bölümü yüksek lisans öğrencisi Özden Şahin'in "Türkiye'de güzel sanatlara son on yılda yapılan sansür" konulu tez çalışması kapsamında sorduğu sorulara verdiğim cevapları, onun da izniyle yayınlıyorum:

3 No.lu Vaka Analizi: Allah Korkusu Sergisi / Hakan Akçura

1. Süreçten biraz bahsedebilir misiniz? Örneğin Vakit gazetesinin sergiyi hedef göstermesi üzerine konuyu grubunuz arasında konuşarak koruma talep etme kararını hep birlikte mi aldınız? Sergiyi korumak üzere gelen polisler posterlere baktıktan sonra nasıl bir tepki verdiler? Soruşturma açacaklarını size nasıl bildirdiler?

HA: Bu ve ardından gelen birkaç soruda, benim söz konusu sergi öncesi, sırası ve sonrası İstanbul ya da Türkiye’de olduğum varsayılmış. Oysa ben tüm bu süreçte İsveç’teydim. Öncelikle bu bilinmeli.

İkinci önemli hata ise, beni ve belki de tüm “Allah Korkusu” sergi katılımcılarını Hafriyat sanat grubu üyesi sanan vurgulamalarınızda söz konusu. Sergiye katılan sanatçılar arasında Hafriyat üyeleri elbette ki vardı ama o serginin ben de içinde olmak üzere çoğu katılımcısı, Hafriyat üyesi değildi. Dolayısıyla aslında ancak bu düzenleyici ve mekan sahibi sanat grubunun üyelerinin cevaplayabileceği birçok sorunuza cevap olarak yazacağım kimi sanılarım, bilgilenmelerim ve düşüncelerimi ise grup üyelerinin vereceği cevaplarla karşılaştırmanızda yarar olduğunu düşünüyorum.

Sergi öncesi yayınlanan ve hem sergiyi, hem de düzenleyici ve katılımcılarını hedef gösteren Vakit gazetesi haberini, Hafriyat’ın yolladığı bir bilgilendirici e-mail ile öğrendim. O e-mail konu hakkında Hafriyat’ın yaptığı basın açıklamasını da içeriyordu:

“Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde "Allah Korkusu" konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak "Küstah Sergi" başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında "sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor" iddiasında bulunuyor, "...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti" diye yazıyor, ayrıca "...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak" diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın "korku"yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, "Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri."

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada... Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy'ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.”

Vakit’in “Küstah sergi” başlıklı haberini ve Hafriyat’ın basın açıklamasını 6 Kasım 2007 günü, blog sitem “Open Flux”a taşıdım. “Daha açılmayan sergi Allah Korkusu'na Vakit'li saldırı” başlığı ve “Vakit gazetesi, benim de katılacağım 10 Kasım 2007 tarihinde açılacak olan ‘Allah Korkusu’ konulu afiş sergisini alenen hedef olarak gösterdi,” satırlarını blogumun başlığına taşıyarak…

Korumaya ilişkin kararı alan, uygulayan, masrafını karşılayan Hafriyat’tı. Benim açılış günü öncesinde, bu yönde aldıkları ve bence zorunlu ve gerekli bir savunma refleksi olan bu kararlarından hiç haberim olmadı.

Sergi açılışına gelen polislerin koruma amaçlı mı, yoksa neler olup bittiğine, bu arada onlar açısından sakıncalı bir durum olup olmadığını görmek ve gerekirse rapor etmek için mi geldiğini bilemiyorum. Belki her ikisini de kapsayan ve onlar işin alışıldık olan bir “yoklama” rutini söz konusu…

Yıllar önce Dulcinea’da “Aynalarımı İstiyorum” adlı sergimi açtığımda iki siyasi polisin uzun uzun sergilenen metinleri ve kimi görsel işleri inceleyip kendi aralarında tartıştıklarını hatırlıyorum. Türkiye’de şurasından ya da burasından verili bir sınırı aşma ihtimali olan, aşan her serginin ve etkinliğin bu biçimde siyasi polis memurlarınca incelenmesi sıradan bir durumdur. Her dernek, vakıf, parti genel kurulunun bir siyasi komiserin denetiminde yapılmasını yasal zorunluluğa bağlamış bir ülkeden sözediyoruz.

Polis memurlarının incelemelerinin ardından ne yaptıklarının en nesnel ifadesi, sanırım Hafriyat’ın hukuk danışmanının bana ilettiği açıklamada yazandı:

“Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Büro Amirliği'ne bağlı görevli memurlar, içlerinde sizinkinin de bulunduğu bazı afişler ile ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmak istediler. Buna yasal olarak hakları da var, malumunuzdur.

Fakat adli süreç henüz başlamadı. Dosya savcılık makamına henüz ulaşmadı.

Savcı bunu geri de çevirebilir, dava açılması için hazırlık soruşturmasına da başlayabilir.”

2. Sizce gazete neden bu sergiyi hedef gösterdi? Sergi açılmadan önce, sergi sırasında veya daha sonra kişisel olarak ya da grup olarak herhangi bir çevreden tehdit aldınız mı? Sergiye koruma çağırmanızın gerekçeleri nelerdir?

HA: Bence baştan Vakit gazetesi, geleneksel yobazlığı ve birçok cinayette izi olduğunu düşündüğüm, neredeyse her örneğinde “toplumda ne kadar insanı harekete geçirebildiğini bencilce sınayan” o bildik, bilinçli hedef göstericiliğiyle sadece serginin ismine kafayı takmıştı. Habere göre, o neleri içereceğini daha bizim bile bilmediğimiz sergi "sanat adı altında sövgü kültürü inşa ediyordu". Haberde şöyle denildi: "Sergiye katılan sanatçılar ürünleriyle Allah korkusunun insan üzerinde meydana getirdiği tahribatı (!) ve değişimi anlatmaya çalışacak.” [Ünlem, haberi yazanlardan…] Serginin sadece ismi bile Vakit’in bu satırları yazması işin yeterliydi. Haber şu satırlarla devam ediyordu: “Serginin içeriğine bir anlam veremediklerini belirten vatandaşlar ise, amacın sanat olmadığı görüşünde. Gazetemizi arayan okurlarımız, serginin neye ve kime hizmet edeceği konusunda endişelerini dile getirerek, bu tür girişimlerin provokasyon amaçlı olduğunu belirtiyorlar.” Bu satırlar Vakit’in benzer her haberinde rastlayabileceğimiz kodlamaları ve okurlarına iletilen mesajları içeriyor: Bu sanat değil. Allah’a dil uzatmaya kalkan bu girişim karşısında provoke olabilirsiniz. Özetle: “Saldırın!”

Onların gözünde, Muhammed’in suretinin çizilebilirliğini düşünmek ile Allah’ın adını anan ve O’na korkuyu, belli ki eleştirel bir zeminde başlığına taşıyan bir sergiyi düzenleyebilmek cesareti arasında çok fark olduğunu düşünmüyorum. Köktenci İslam’ın ve onun temsilcilerinin, kendi yasak ve tabularına ilişkin her soru, sorgulama, karşı çıkışa ne kadar kapalı olduğunu biliyorsak, Vakit’in bu tepkisine de şaşırmamak gerektiğini düşünüyorum.

“Küstah sergi” başlığının, Vakit gibi, onun açık ya da gizli bir mesajıyla en karanlık adımları vakit geçirmeden atabilecek binlerce müridi olan bir gazetede yayınlanmasının yeterli şiddette bir tehdit olduğunu düşünüyorum. Açılış günü ya da sonrasında Hafriyat’ın o çevreden ek tehditler aldığını sanmıyorum.

Çünkü açılış günü, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Büro Amirliği'ne bağlı görevli polis memurlarının, sergide, neredeyse Vakit’in Allah’ı ve Muhammed’i kadar etkili bir başka tabuya, M. Kemal Atatürk’ün imgesine dair yasağa ‘dokunulduğunu’ düşünmesi, içlerinde benimkinin de bulunduğu bazı afişler ile ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmak istemesi, verili durumu bir raydan, bence temelinde çok benzer bir diğer raya taşıdı: Kemalizmin hoşgörüsüzlüğü ve sansürüne…

Bu arada Vakit, ummadığı türde bir sergiyle karşılaşsa da açılıştan 5 gün sonra yine de aşağıdaki satırları, M. Fatih Gediman eliyle “Danimarkalı değil, yerli provokasyon” başlığı altında sergi izlenimleri niyetine yazmaktan geri durmadı.

Yine de Vakit gazetesi, ilerleyen günlerde, bu hedef gösteren karşı kampanyasını sürdürmediği gibi, yayın yönetmeninin ağzından, özellikle benim afişimden hoşlanan, sergiyi artık karşısına almadığını açıklayan bir yazı bile yazdı.

Hafriyat’ın sergiye koruma çağırmasının ise sergiyi, eserleri ve konuklarını koruma gerekliliğinden başka bir anlam taşıdığını düşünmüyorum ve yukarda da yazdığım gibi zorunlu ve gerekli buluyorum.

3. Polis sergi boyunca sergi alanında nöbet tuttu mu? Evetse, sizin isteğinizle koruma amaçlı mı beklediler yoksa sergiyi takip altında tutmak için mi? Sergide bulundukları süre içinde size ve ziyaretçilere nasıl davrandılar? Sanatçılar olarak üzerinizde psikolojik bir baskı oluştuğu söylenebilir mi?

HA: İstanbul’da süren sergi boyunca olup bitene ilişkin en sağlıklı açıklamaları Hafriyat Karaköy’den edinebilirsiniz. Bilebildiğim kadarıyla polisin nöbeti söz konusu değil. Hafriyat’ın ise sınırlı bütçesiyle sergiyi ve ziyaretçileri korumak için güvenlik elemanı tuttuğunu biliyorum. . İlerleyen günler içinde Hafriyat çok anlaşılır bir biçimde, bu masrafa bizim de katılmamızı, onlarla dayanışmamızı istemişti. Gücüm yoktu, katılamamıştım. Diğerleri ne kadar katıldı bilemiyorum.

Benim üzerimde oluşan bir psikolojik baskı yoktu ama düzenleyicilerin ve diğer katılımcılardan kimilerinin üzerinde bu baskıyı gözledim. Çok da doğaldı bu durum bence… Tabii ki ziyaretçilerin ve ziyaretçi adaylarının üzerindeki bilemediğimiz bir başka türlü baskıdan ya da tam tersine dayanışma çabasından da bahsedilebilir. Ama dedim ya, kişisel gözlemlerim yok sergiye dair.

Soruşturulma açılması söz konusu olan afişlerden birinin tasarımcısı olan Murat Başol’un sergiden çekildiğini biliyorum. Onun internette yayınladığı ve bu kararının gerekçesini açıkladığı -ve sonra nedense sildiği- metin bu tür durumların bir sanatçıda nasıl bir iç yolculukla oto sansür kararına varabileceğinin ibret verici belgelerinden biri olarak kalacak:

"Hafriyat benim için bağımsız fikirlerimi tasarımlarımı kendi irademle ifade edebildiğim bir kaç galeriden biridir Türkiye de. Bu yüzden oluşturdukları sanat hareketinin özellikle son 10 yılda yaptıklarını da incelersek artık Türk resminde de hatırı sayılır bir yere sahip olduğuna inanıyorum.

Son üç sergisinde de yer almıştım, “Allah Korkusu" temalı sergide de bulunduğum için gayet memnunum. Ne yazık ki sergi öncesi hedef gösterilmesi provokasyona açık bir sergi haline dönüştürülmeye çalışılması üzüntü verici oldu. Sergi açılışı Hafriyatın talebiyle polis güvenliği sağlanarak yapılacaktı. Ancak ziyaretçiler, elinde kamera ve telsizlerle sergiyi inceleyen polislerle beraber, açılışı yapmak zorunda kaldılar. Oysa güvenlik için başvurulmuştu emniyete. Açılıştan sonra özel olarak inceleyebilirlerdi. Kısaca hoş bir açılış olmadı. Daha sergi sırasında benim afişimin de arasında bulunduğu üç afiş hakkında sakınca görerek kimlik tespiti istediler. Ben böyle bir şey görmedim, orası bir sanat galerisi bir eylem alanı değil bizde eylemci değiliz daha ilk dakikalarda böyle bir baskı görmek oldukça üzüntü vericidir.

Afişte eleştirilen; namaz hocası gibi bir dogmanın peşinde olanlar ile bunlarla aynı mantık zinciri ile Atatürkçü olduğunu iddia eden Atatürk’ü anlayamayanlardır. Bu afişimde Atatürk’ü aşağılamak eleştirmek hakaret etmek gibi bir amaç asla güdülmemiştir. Böyle bir sonuca ulaşılması da mümkün değildir. Bugün bir korkudan iki büyük korku inşa edildi Türkiye de. Bu korkular, içinde bulunduğumuz konjonktür de emperyalist güçlerin, yeni ismiyle global sermayelerin emellerini kolaylaştıran bir bölünmüşlüğe sebep olmuştur. Kendi afişimi bazı kalıplaşmış fikirlerin tartışılmasına yol açacağını düşünerek yapmıştım. Ancak en yakınımdaki bazı insanların hatta bazı sanatçı arkadaşlarımın bile tepkilerini çekmişti, her şeye rağmen sergilenmesini istedim. Yaptığım afişin bu atmosfer içinde doğru algılanmayacağını, hassas bir dengeye sahip olduğunu ve bazı çevreler tarafından manipüle edilerek farklı alanlara taşınacağını düşünerek şimdilik işimi sergiden geri çekiyorum. Tek sebebi de budur. Artık emniyet tarafından tespiti yapılmış bir iştir. Savcılıkça sakınca görünürse dava edileceğiz.

Bugün yıpranmış bir Atatürk heykeli değiştirilirken eskiyi imha edemiyoruz. Kimsenin bilmediği bir yere gömüp akıllılık ettiğimizi düşünüyoruz. “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum” diyen Atatürk'e, asıl hakaretin bu olduğunu düşünüyorum.

Son olarak şunu söyleyebilirim “Benim müstesna olduğuma dair yasa yoktur.” diyen Atatürk’ü tabulaştırmadan efsanelerden uzak ve ne kadar akılcı gözle görürsek o kadar gerçeğe yaklaşacağımıza inanıyorum.

(Journal Entry: Mon Nov 19, 2007, 1:01 PM http://muratbasol.deviantart.com)

4. Polis eserlerinize soruşturma açacaklarını bildirirken size bir gerekçe gösterdi mi? Nasıl bir açıklama yaptı?

HA: Bu soruyu yukarda cevapladım.

5. Sizce eserinizin sakıncalı bulunmasında uygulanan normlar neydi? Sansür için belli standartlardan söz edebilir miyiz?

HA: Atatürk’e dair hemen her şeyin bir tabu olduğu, devletin tüm kurumların onun sözleri, eylemleri hakkındaki bilgilendirmelerinin ve yorumlarının tartışılmaz gerçekler olarak kabul edilmesinin kural olduğu bir “tek lidere tapınma” siyasi kültürünün çocuklarıyız hepimiz.

Ben “Kemalizm bir ibadet biçimidir” isimli afişimi “Allah korkusu” sergisinin ardından İsveç’te de sergiledim. O sergilemede, afişimin “okunabilmesinin” tek yolu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, kanunları ve yönetmelikleri içinde Atatürk’e dair olan tüm paragrafların da sergilenmesiydi. Özellikle de “Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun”un tümünün… Bunu yaptım. “Allah Korkusu” sergisinde olup bitenleri anlatan bir metni ve daha istenmeden Cumhuriyet Savcılığı’na açık mektup olarak yolladığım ifademi de ekleyerek…

Ben afişimin Kemalizm’e dair verili bir tabuya, imgesel bir başkaldırı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Radikal gazetesinin sanat eleştirmeni Ahu Antmen çok sansasyonel bularak serginin ve elbette ki afişimin karşısında konumlanmış olsa da, sansasyonalizmi amaçlamak ile ister istemez sansasyonel olmanın anlamları arasındaki farka dair kafasını açmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ya da daha dürüst olup, tam da yazdığı yazıda sorduğu sorunun devamını getirmesi gerektiğini: “Son dönemde Atatürk imgesine yönelen sanatçıların ideolojik duruşunu bilmiyorum, dahası bazılarının salt tabulara saldırmak adına bazen vur kaç işler ürettiğini de düşünüyorum, ama cevaplarını aramamız gereken bazı sorular açtıkları ortada. Bu konuları tartışınca, düşününce, Atatürk'e hakaret mi etmiş oluyoruz?” (Radikal -21.11.2007)

Yani? Atatürk’e “hakaret etmek” aslında her türlü karşı yaptırımı ve cezayı hak eden bir olgu mu? Ne zamandır sanatın sınırları “hakaretin” varlık ya da yokluğunun belirlenmesiyle çiziliyor? Ya da vur kaç işler üretmek hangi anlamda dikkate alınır, değer verilir sanatın dışında bir varoluş? Yoksa asıl olan politik sanata karşı çıkış mı?

Sorun her zaman tabii ki ideolojik. Olası sansürün, anlamlı bir tartışmaya yol açtığını, bu sergi ve sergilenen işlerle, Türkiye siyasal, ideolojik, kültürel tarihinde çok önemli bir virajın alındığını düşünüyorum.

Aynı günlerde aynı gazetenin bir başka yazarının, Ahmet İnsel’in yazısının ise gelişmeleri çok doğru bir zeminde değerlendirdiğini düşünüyorum.

6. Eseriniz hakkında soruşturma açıldıktan sonra ifade vermek üzere ne zaman savcılığa çağrıldınız? İfadenizde neler söylediniz? Daha sonra hukuki süreç nasıl gelişti, tarihleriyle beraber belirtebilir misiniz?

HA: Soruşturma açılmadı. İfadem alınmadı. Soruşturmanın açılması ihtimali üzerine bir savcılık ifadesi yazdım ve bunu hem Hafriyat’a, hem Türkiye’nin sanat ve kültür ortamına, hem de basına 12 Kasım 2007 günü, sergilenen “Kemalizm bir ibadet biçimidir” adını taşıyan afişimin görseliyle birlikte yolladım:

“Sayın Savcı,

Hafriyat Karaköy'ün düzenlediği "Allah Korkusu" sergisinin basına da açıklanan çağrı metninin üçüncü maddesinde geçen "Atatürksüzlük korkusu," yaptığım işi üzerinde temellendirdiğim korkudur.

Afiş tasarımımı, Türkiye'nin en önemli değerlerinden biri olduğunu düşündüğüm, düşünür, yazar, Prof. Murat Belge'nin gazeteci Berat Günçıkan'la yaptığı söyleşisinin şu cümlelerinden ilham alarak yaptım:

"Bizde de Cumhuriyet'le birlikte oluşan ideoloji tamamen seküler bir alternatif değildir. Kemalizm bir ibadet biçimidir. Dünya tarihinde kısa bir yer tutsa da, bu sekülarizasyon sürecine girmiş olmak, Allah'ı kaybetmiş olmak demektir..."

(Murat Belge/Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Söyleşi: Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı, Mart 2006, sayfa 15)

Bu cümleler tümüyle katıldığım cümlelerdir.

Afiş tasarımım bir soyutlamadır ve adı bu söyleşiden alıntılanmıştır: "Kemalizm bir ibadet biçimidir."

Murat Belge'nin bu sosyo-politik saptamasının gündelik siyasi yaşantıda bire bir yansımalarını gördüğümüz günler yaşamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm'dir ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve bu resmi ideolojinin takipçisi olan insanların siyasal islama karşı çıkışlarında Atatürk bir peygamber gibi anılmaktadır.

Afişim, tam da bu çelişkinin dışavurumudur. İslamın tabu kıldığı, kendi peygamberinin suretini çizdirmeme inancı, bana göre, artık tüm bu Atatürk takipçilerinin de sahip olabileceği bir inançtır. Birbirine çok karşı gibi görünen radikal islamcılar ve anti-demokratik kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranmaktadır.

Bu inançla, bu ibadet biçimiyle, Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşının başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olmaktan çok farklı bir kimliğe bürünebilmiş, saldırgan, savaş yanlısı adımlar, anti-demokratik yaptırımlar, hatta yeni bir askeri darbe ihtimali "Atatürkçülük" adına savunulabilir hale getirilmiştir.

Bir sanatçı olarak, ülkemin tek tek tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, ilgilendiğim, tartıştığım, kendi bakış açılarımı sunduğum, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim bir zemindir.

Bunu yapabileceğim ve sergileyebileceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme özgürlüğümün, bir sanatçı olarak yaratma özgürlüğümün, ötesi insanlık hakkımın doğal sonucudur.

Saygılarımla...

Hakan Akçura”

7. Hafriyat Karaköy Grubu arasında bu uygulama nasıl karşılandı? Sanatçılardan nasıl tepkiler geldi? Bir sanatçı örgütlenmesi ya da dayanışması söz konusu oldu mu?

HA: Tam bir dayanışma çemberiydi Hafriyat ve sanatçı, sanat inisiyatifi, sanat ve kültür ortamının yarattığı…

8. Daha önceden başınıza bu olaydan başka benzer bir şey gelmiş miydi? İlk kez böyle bir şeyle karşılaştıysanız hukuki destek için inisiyatifin bir yardımı oldu mu?

HA: Benim 1995 yılındaki MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü diploma projem, “Kuvva-yı Milliye, Kuvva-yı Seyyare ve Yeşil Ordu’dan düzenli orduya” başlığını taşıyordu ve özetle, ulusal kurtuluş savaşımızın resmi ideolojinin hepimize aktardığı biçimde ve nitelikte olmadığını, bizzat Genelkurmay’ın arşiv belgeleriyle gösteren ve tartışmaya açan bir neo-fluxus sunumuydu. Bizlere “Kuvva-yı Milliye” başlığını dayatan ve yeni “mermi taşıyan kadın” ve “yeni başkomutan” resimleri bekleyen sanatsal gerici ve Kemalist bölüm yönetimi, görür görmez bu sunumu yoksaydı ve diploma değerlendirmesini bile yapmadı.

Çerkez Ethem’in aslında kim olduğu, genç Sovyetler’in savaştaki desteği, Yeşil Ordu’nun başarıları ve o dahil tüm bağımsız direniş örgütlenmelerinin süreç işinde nasıl boğazlanıp yok edildiği ve örneğin İzmir’in aslında kimler tarafından yakıldığı gibi, resmi tarihin tabularını konu edinen, onları öne çıkarılıp gösterilmeyen resmi belgeler eliyle tartışan bir diploma projesinin ülkemizdeki kaderi Neş’e Erdok, Özer Kabaş, Kemal İskender gibi isimlerin içinde olduğu bir diploma jürisinin elinde, devletin diğer resmi kurumlarının elindekinden daha farklı değil yani…

9. Grubun içinden ya da öteki sanatçılardan nasıl görüşler geldi? Size eserinizi sergiden çekmeniz konusunda öneride bulunanlar oldu mu?

HA: Tam bir dayanışma örneğiydi tüm süreçte yaşananlar... Tabii ki böyle bir öneride bulunan olmadı.

10. Sergi hakkında gazetenin yayınladığı haber ve sergi üzerindeki polis baskısı ziyaretçilerin eserleri algılayışını nasıl etkilemiş olabilir? Sergiyi ziyaret edenlerle konuşma, konuyu tartışma, onlardan görüş alma fırsatınız oldu mu? Polisin varlığı seyircilerin fikir beyan etmesini engellemiş olabilir mi?

HA: Bu sorunuzun gerçek muhatabı yine Hafriyat Karaköy... Benim sanım ise, böylesi konularda algısı artık kolay kolay değişmeyecek, özgür konumlanışını, kendi duruşunu değiştirmeyecek sanatseverler ve sanat eleştirmenleri ne iyi ki çoğunlukta artık İstanbul ve Türkiye’de…

11. Sizce sansür sanatçıda yeni estetik tercihler ve formlar yaratıyor mu?

HA: Bizzat sansür kavramının kendisi, birçok karşı estetik tercih ve karşı form yaratmak için yeterli bir kışkırtıcılığa sahip, sanatçılar için… Ama sanırım sorduğunuz bu değil.

Birçok sanatçının sansür ve daha ötesi, yargılanma, cezalandırılma, işkence görme, hapsedilme ihtimaliyle kendi yaratımını çekinceyle, kısıtlamayla, korkuyla yönlendirip yönlendirmediğini soruyorsanız, bunun elbette ki çokça örneği vardır ülkemizde ve benzeri tüm özgürlük ve demokrasi sorunu olan ülkelerde…

Ama Türkiye kültürel tarihi bundan daha çok, binlerce zengin, zekice biçim ve yöntemle baskıya, sansüre her alanda karşı çıkışın örnekleriyle ve bunlara karşı devletin amansız zoru ile tanımlanabilir.

Bence bir kısım sanatçı da zaten, bu tür çelişkilerin uzağında özü gereği ‘devlet sanatçısı’ olduğu için, resmi ideolojinin içinde soluk alır. Özel bir oto sansüre bile ihtiyacı yoktur.

12. Oto sansür hakkında söylemek istedikleriniz neler? Gerek kendiniz, gerek öteki sanatçı arkadaşlarınız arasında oto sansür konusunu tartışıyor musunuz? Ya da bilinçli ya da bilinçsiz oto sansür uyguladığınızı düşünüyor musunuz?

HA: Oto sansürden baskıcı rejimlerin yürürlükte olduğu ülkelerde ve yasaklayan, cezalandıran siyasal güçlerin etkisinin baskın olduğu bir dünyada sözedebiliriz.

Yıllar önce MSÜ Güzel sanatlar Fakültesi’nde, içinde bir erkeğin diğer erkeğe dokunduğu anın tasvir edildiği bir metnin de yeraldığı bir atölye iş sunumumda hocam Adnan Çoker benim geleceğime ilişkin kendince iyiniyetli bir uyarıda bulunmuştu: “Hakan, iki şeyi bu ülkede sergileyeceğin yaratımından uzak tutman senin için iyi olur: Politika ve eşcinsellik…” Bu ve benzeri uyarıların birçok sanat eğitimi veren kurumda dün de bugün de öğrencilere yapıldığını düşünüyorum.

Ama buralara gelinceye kadar, zaten aynı kurumların önemli bir bölümünde bundan on yıl önce bile, “o okullardan ancak beş yılda bir tek bir gerçek sanatçının çıkabileceği, onun da asla kadın olmayacağı” cümlesi, kendi kadın öğrencilerini, gelecekleri hakkında verdikleri umut sözleri ile tavlayan ve onları aslında sadece seks objesi olarak gören erkek hocalar tarafından rahatlıkla sarfedilirdi.

Bugün bu okullarda durum nedir, bilmiyorum.

İslam dininin kutsallaştırdığı tüm kavramları sorgulamak, Türkiye’de özellikle kürt ulusal kimlikli bir sorununun varolduğunu veri kabul etmek, resmi ideoloji ve resmi tarihin dayattığı kavram ve –örneğin 1915’de ya da tüm kürt isyanlarında ya da on yıllardır süren kirli savaşta aslında neler olduğu hakkındaki- bilgilendirmelerinin dışında, karşısında saf tutup, yeralmak, Genelkurmay’ın ve ordunun verili konum ve işlevini sorgulamak, komünizan ya da anarşizan bir düşünsel arka plandan güç alarak üretmek, polis örgütlenmesini, devletin zor uygulamak için oluşturulmuş tüm açık ve gizli kurumlarını karşıya almak, trans, gay ve lezbiyen bir doğanın içinden ya da özgür varoluş hakkından yana üretmek…

Bunlar ilk elde aklıma gelen ve genellikle sanatçı yaratımının tabusu kılınan alanlar ülkemizde… Ne eliyle tabu kılınıyorlar? Yasalar, açık ve gizli, sivil ve resmi kolluk güçleri, cezaevleri, işkenceler, karşısında yasal bir savunma ve korunma hakkının genellikle pek olmadığı yaralama, öldürme -ve toplu yakılma, katledilme- tehditleri, bu gelişmelerin öncesinde ve süresince hedef gösteren güdümlü medya ve cahil, yobaz ya da faşist yığınlarla yayılan korku atmosferiyle.

Eşcinsel sanatçılarını, ancak gösteri dünyası içinde ve hep yanı sıra aşağılama hakkıyla kabullenmiş bir toplumdan sözediyoruz. Tüm ilerici, demokrat, bağımsızlık yanlısı, sosyalist, komünist sanatçılarının şu ya da bu kadar -bazen hayat boyu- bu tehditlerden ve cezalandırmalardan, hatta ölümlerden payını aldığı bir ülke Türkiye. Buna rağmen, kendi dönüştürücü, özgürleştirici, boyut açıcı, sorgulayıcı güçlerini kullanmak konusunda pek çekince göstermemiş yüzlerce sanatçının isminin bugün saygıyla anılabildiği, sayılabildiği bir ülke de…

Ota sansür mekanizmaları elbette ki çok yaygın. Bu ülkede, 12 Eylül diktatörleri ile ilişkisi sorgulanmamış epey sanatçı var, Ergenekon Terör Örgütü ile ilişkisi henüz sorgulanmamış olanlar da… Ama daha önemlisi, kimisi hala önemli sanat örgütlenmelerinde yönetici konumlarda yeralabilen ve oto sansürü de içerebilecek böylesi bir üretim, yaratım süreci kaygıları sarmalından muaf, özü gereği resmi ya da gizli devletin sanatçısı olmayı kendine yakıştıran azımsanmayacak sayıda sanatçı ve yorumcular da var bu ülkede…

Bugünler aslında, tam da bunlar ile diğerlerinin ayrışma günleri… İki yıldır UPSD’den onlarca insan istifa etti. Hrant’ın katliyle -ne yazık ki ve ne iyi ki- ivme kazanan bir süreç bu. Verili durum yanlıları, askeri darbe ve Ergenekon yandaşlarıyla ya da siyasal ve dinsel gericilikle mücadele etmeyi entelektüel sorumluluğu ve varoluşu gereği sürdürenler ve diğerleri arasında…

13. Bu vakayı daha çok İslam/siyasi İslam temelli sansür olarak mı, devletin resmi kurumları yoluyla yapılan Kemalist sansür olarak mı görüyorsunuz? Sizce hangi boyut daha ağır bastı?

HA: Başlangıcı itibariyle, köktenci islamın kendi yasaklarına ve tabularına, Vakit’in yobazlığı ve saldırganlığına dayanan bir sansür girişimi, kalkışması, hedef gösterimiydi olan… Gelişimi itibariyle bakarsak da aslında tam da benim afişimin dikkat çektiği gibi, Kemalist devlet kurumlarının, Vakit’in sahiplenme biçiminden hiç de farklı olmayan bir biçimde “kutsal” Atatürk imgesini korumak adına giriştikleri sansür kalkışmasıydı. Sergideki afişlerin genel niteliği yüzünden sürekli ve kalıcı olan ikinci kalkışma oldu. Kalkışma düzeyinde kalmasında, benim istenmeden yolladığım “savcılık ifadem”e, diğer yoğun tepkilere basının, bazen birinci sayfadan yer vermesinin ve Türkiye’de Atatürk’e dair kimi tabuların artık tartışılabilmesine olanak veren yeni konumlanışın etkili olduğunu düşünüyorum.

14. Genel olarak sansür, demokrasi, özgür düşünce ve sanat hakkında söylemek istedikleriniz var mı? Sansür, sizce bir ülkede demokrasinin tam anlamıyla uygulanamaması anlamına mı gelmekte?

HA: Elbette. Sansür, sorunuz içinde sayılan diğer üç kavramın varoluşuna özünden düşman olan bir uygulamadır. Sansürün var olduğu yerde ne demokrasiden, ne de özgür düşünce ve sanatın hakkınca varoluşundan ve sınırsız gelişiminden bahsedebiliriz.

15. Türkiye’de sansürün geçmişini ve bugününü ülkenin yakın tarihi bağlamında kısaca nasıl değerlendiriyorsunuz?

HA: Cumhuriyet tarihi, hedeflemediği, tamamlamadığı veya engel olduğu demokratik devrimiyle özü gereği sansürün ve sansürle savaşın her türünün tarihidir bana göre… Ötesi, ayrı bir tez konusu olabilecek kadar geniş bir yanıtı hak ediyor. Ona da şimdilik zamanım ve verebilecek önceliğim yok.

16. Elinizde bulunan hukuki yazışmaların birer kopyasını ve varsa inisiyatif tarafından sergi açılmadan önce sanat eserleri için hazırlanan çağrıyı ve sergiden sonra yapılan herhangi bir açıklamayı, basılı veya görsel materyali bu araştırma için bana iletebilir misiniz?

HA: Elimde herhangi bir hukuki yazışma yok. Yukarda okuduğunuz ve gerekirse diye savcılığa yönelik kaleme alıp basına ilettiğim metin dışında… Onun da ne kadar hukuki yazışma metni olduğu tabii ki tartışılır.

Allah Korkusu sergisinin sanatçılara ve tasarımcılara yönelik çağrı metni şuydu:

Hafriyat Karaköy, “Alternatif Seçim Afişleri”nden sonra ikinci afiş sergisini yapıyor. Sergi kavramı: “Allah Korkusu”.

Aşağıda değişik alt anlamlarını bulacağınız, farklı okumalara açık bu ürkütücü tema kişisel yorumunuzu bekliyor.

1. Bireysel olarak, vicdanın sesi anlamında Allah korkusu.

Yani ilk anlamıyla, inanç sistemi içinde kul’un Yaradan’dan korkusu.

2. Toplumsal olarak, hızla muhafazakarlaşan, islamileşen ve daha milliyetçi bir köşeye sıkışan Türkiye’de Allah korkusu.

Aysbergin yüzeye çıkan popüler kısmı “Mahalle Baskısı”.

3. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu.

Kabe / Anıtkabir

Müslümanlık / Laiklik

Hz. Muhammed / Atatürk

Kesinlikle yanlış olan yukarıdaki eşleşmeler, yanlış karşıt önermeler toplumdaki kutuplaşmayı doğru gösteriyor olabilir. Serginin açılış tarihinin de 10 Kasım olduğu düşünüldüğünde her anlamıyla Atatürk’ün ölümü toplumun bir kesimi için trajik bir korku daha yaratıyor. Allah korkusu üzerine Atatürksüzlük korkusu...

4. Küçülen dünya ve global ekonomi içinde Allah korkusu.

Yerkürede zenginlik ile akıl, fakirlik ile korku birbirine sıkı sıkıya bağlı.

Geleceği AKIL’la kuranlar. Geleceği KORKU’yla kuranlar.

Zengin ülkelerin bu dünya halinden ne tür çıkarları var?’

Vakit gazetesinin haberinin ardından Hafriyat’ın yaptığı basın açıklaması şuydu:

Hafriyat Karaköy, 10 Kasım tarihinde “Allah Korkusu” konulu afiş sergisini açıyor. 05 Kasım tarihli Vakit gazetesinde ise henüz açılmamış olan sergiyle ilgili olarak “Küstah Sergi” başlıklı bir haber yayımlandı. Vakit, yazısında “sanat adı altında, sövgü kültürü inşa ediliyor” iddiasında bulunuyor, “...sergi şimdiden halkın tepkisini çekti” diye yazıyor, ayrıca “...sergide, Allah korkusunun olumlu değil olumsuz yönleri gösterilmeye çalışılacak” diye ekliyor. El insaf, daha afişleri görmeden nereden bildiler.

Bu serginin amacı sövgü veya maneviyat dünyasına sataşmak değil; Allah korkusu kavramından hareketle, her türlü iktidarın “korku”yu kullanma şekillerini araştırmak. Sergi metninde belirtildiği gibi, “Artık ayırmamızı bekliyorlar: Müslümanı Hıristiyandan, ateisti sofudan, gizliyi açıktan. (…) Atatürkçüyü İslamcıdan, konu Cumhuriyetse birinciciyi ikinciciden, Batıcıyı Doğucudan ayır dur. Ayırmayıp arayana, şüphe duyana tahammül yok, ama şüphenin engellenmesinden beteri birinci elden bir tecrübenin önüne konulan kalıplar, isimler, sınıflandırmalar, kişinin kendini tanımasının önüne çıkan dur bakalım işaretleri.”

Vakit gazetesindeki yazının amacının sergiyi açılmadan baskı altına almak ve hedef göstermek olduğu ortada. Korku ve tehdit politikası yaratarak tartışma kabul etmeyen bir ayrımcılığa kapı aralayan bu önyargılı, gerçekten uzak ve birilerine Hafriyat Karaköy’ü hedef gösterme amaçlı haberdeki yargılar asılsız ve yalandır. Bu kışkırtıcı haberle nasıl bir hava oluşturulmak istendiğinin örneklerini daha önce gördük.

Herkesi açılışa bekliyoruz.”

Ayrıca izleyebildiğim kadarıyla Hafriyat Karaköy Sergi Koordinatörü Deniz Erbaş, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi:

"Vakit Gazetesi’nde yeni sergimiz için bu haber çıktı ama daha katılacak olan eserler bile ortaya çıkmış değil, elimizde sadece bir kaç eser var. Biz 60’a yakın katılım bekliyoruz. Yani kimse serginin içeriğini görmüş değil. Daha önce de 57 sanatçının katılımıyla bir Alternatif Seçim Afişleri Sergisi düzenlemiştik. Bu sergide siyasi grupları rahatsız edebilecek afişler vardı ama tehdit ya da tenkit almadık. Bu sergiyle ilgili de bize ulaşan bir tepki yok. Tekzip için yasal yola başvurduk."